«

»

Kas 09

Cinlerin Sultasından Korunma Yolları

   M.Fethullah Gülen-Varlığın Metafizik Boyutu

Cin ve şeytanların sultasından korunmanın tek çaresi, manevî donanım ve iç-dış bütünlüğüne ermektir. Böyle bir donanımı gerçekleştiremeyen ve böyle bir bütünlüğe eremeyenlerin bir yanları mutlaka şeytanların hakimiyeti altındadır ve o insan eksiktir. Dış ve iç bütünlüğünün manası bir anlamda kalb ve davranış birliği ile çok ciddi alakalıdır. İnsan, inandığını tam yaşadığı zaman bu vahdete kavuşmuş olur. Zaten Vâhid ve Ehad olan Allah’a (cc) kulluk da, böyle bir vahdeti gerektirmektedir. Evet, Tevhid-i kıble ve teveccüh-ü tam ile O’na yönelenler, cin ve şeytanların sultasına karşı kesinlikle muhafaza altına alınmış sayılırlar. Dual yaşayan iki yüzlüler ise, böyle bir garantiden mahrumdurlar.

Cin ve şeytanların sultasından korunmak için dilden dua eksik edilmemelidir. Kalb, Rabb’in zikriyle itminana ulaştırılırken, kafa da, hep İlâhî cilve ve tecellileri düşünmeli.. girdaba düşmekten kaçınmalı.. ve insanın tek emeli, ‘başkalarını kurtarmak’ olmalı.. olmalı ve hep taze gül kokulu bir iklim ve bir atmosfer meydana getirmelidir. ‘Gül, gül içinde biter’ felsefesiyle hareket edip, ferdî manada da daima ‘istiaze’ süllemiyle (merdiveniyle) Yüceler Yücesi’nin sığınağına ulaşma gayreti içinde bulunmalıdır. Çünkü şeytan ve habis cinler oraya giremez ve o kutsi otağa ulaşamazlar.

 

‘Eûzü’, Allah’a karşı bir yönelme ve bir dehalettir. Evet o, her şeyi, yine onun seviyesine göre terbiye eden Âlemlerin Rabbi’ne bir iltica ve bir sığınma demektir, zira O, Rabb’dir, her şeyin hakkından geldiği gibi, şerir cin ve şeytanların hakkından da gelir. Şeytanlar, sığınılması gereken her şeyden ‘Eûzü bikelimâtillâhittâmmeti min şerri mâ halak; Mahlukâtının şerrinden Allah’ın tastamam kelimelerine sığınırım.[Buhari, Enbiya: 10; Müslim, Zikir: 54-55; Dârimî, İsti’zân: 48] diyerek Rabb’e sığınan insana ulaşamaz ve ona zarar veremezler. Bu, Allah Rasulü’nün bir duasıdır ve o, sığınılması gereken her şeyden, kendi kerem ve cömertliğine şâyeste şekilde kendisini koruması ve muhafaza etmesi için Rabb’ine böyle yalvarmıştır.

Bu mevzuda diğer bir düstur da Ayet’ül-Kürsî’yi (Bakara, 2/255) okumayı ahlak edinmektir. O da İlahî bir kalkandır ve insanı cinlerin, şeytanların şerrine karşı korur ve muhafaza eder. Aslında, bu ayette anlatılan vasıflarla muttasıf o Rabb’ı Rahime yönelme, insanın his ve duygularını tatmin eder ve teminat altına alır.. alır da, artık onun gözlerine yabancı hayaller giremeyeceği gibi kalbini ve gönlünü de şeytan işgal edemez. Yeter ki o, iradesinin hakkını versin ve elinden geldiğince istikamet içinde yaşamaya gayret etsin. Ne var ki insan, her zaman bu gerilimini muhafaza edemez. Bazen geçici de olsa ufkunu gaflet bulutları sarabilir. Bu gibi durumlarda onu uyku basar ve adeta iradesi devreden çıkar. İşte o zaman insan da, uyumayan ve asla uyuklamayan Allah’a yönelir, ona sığınır.. sığınır da, artık şeytan, onun ruhuna yol bulup giremez. Zira Âyetü’l-Kürsî, koruyucu bir atmosfer gibi onun ruhunu sarmıştır ki, böyle bir mahfuz yere cin, şeytan giremez.

Ne dediğini duyarak ve sürekli içine doğru derinleşerek, derinleşip bütün beşerî hislerini aşarak Âyetü’l-Kürsî’yi vird edinip Allah’a iltica etmek, bir bakıma, ‘Ey Rabbim! Ben kendimi Sana emanet ediyorum.’ demektir ki, böyle bir iltica, dua ve yalvarış arş-ı Rahmet’e ulaşınca gök ehli o kişinin etrafını sarıp adeta onun çevresinde pervane kesilir. Hangi şeytan ve şerir cinnin haddine ki, böyle bir nur halesini aşabilsin ve ışık hüzmeleriyle sarılı bulunan nezih ruhlara dokunup onları soldurabilsin? Hayır, bu mümkün değildir. Zira onu, artık emri her şeye galip olan Rabb’i himaye etmektedir ve o, Âyetü’l-Kürsî’nin okunduğu eve cin ve şeytanın girmesine müsaade etmeyecektir.

Son olarak, cin ve şeytanların sultasından korunma için, iç ve dış bütünlüğüne kavuşulması; dilden duanın eksik olmaması ve Âyetü’l-Kürsî’nin okunmasının âdet, ahlak edinilmesi gibi bir kısım prensiplerden bahsetmiştik. Şimdi de -müsaadenizle- bu düsturları yaşıyarak onların şer ve sultalarından uzak kalabilmiş kişilerin hayatlarından misaller vermek suretiyle mevzumuzu biraz daha tavzih edelim.

1) İbn-i Ebi’d-Dünya, Urve b. Muğîre’den (Urve b. Muğîre (ra), tabiînin büyüklerinden, şanlı Sahabi ve büyük siyasi dâhi Muğîre b. Şu’be’nin oğludur.) naklediyor:

Urve (ra) diyor ki: ‘Bahçemde oturuyordum. Derken çardağın etrafını bazı karartıların sardığını gördüm. Çardağın üstünden bir ses yükseliyordu. Bu Ses: ‘Urve’nin hakkından gelecek kimse yok mu?’ diyordu. İçlerinden biri ileri atıldı ve ‘Ben varım, ben onun hakkından gelirim’ dedi. Biraz sonra mahzun, mükedder, boynu bükük geri döndü. Ona niçin bir şey yapamadığını sordular. Cevap verdi: ‘Sabah-akşam okuduğu dua ona yaklaşmama mani oldu..’

Urve b. Muğîre (ra), sabah-akşam şu duayı okuyordu: ‘Âmentü billâhi vahdehû ve kefertü bi’l-cibti ve’t-tâğûti ve’stemsektü bi’l-urveti’l-vüskâ; Vâhid ve Ehad olan Allah’a inandım. Ne kadar sanem ve put varsa hepsini inkar ettim. Ve ben, kopmayan ipe (Kur’an’a) sarıldım.’

İşte sabah-akşam bu şekilde ahd u peymanını yenileyen ve okuduklarını yaşayan insanlara, kötü niyetli cin ve şeytanların yaklaşmaları ve onlara herhangi bir zarar vermeleri mümkün değildir. Zira bu dua onların korunmaları için bir vesile teşkîl etmektedir.

Bütün insî ve cinnî şeytanların deryalar dolusu şerleri olsa dahi, bu şerlerin kendilerine ulaşamayacağı nice yüce ve yüksek kâmetler vardır! Zaten bizi teselli eden ve en kötü durumlarda, gönüllerimizde itmi’nan vesilesi olan da budur.

2) Ebu Musâ el-Eş’arî (ra) anlatıyor: ‘Hz. Ömer devrinde Basra’da vali olarak bulunuyordum. Aylar geçip gitmiş olmasına rağmen halifeden en küçük bir haber alamamıştım. Onun durumunu merak ediyordum. Cin işleriyle uğraşan birisine gittim. Cinleri vasıtasıyla bana halifeden bir haber getirmesini istedim. (Bu gaybı bilmek değildir. Cinler gayet süratli varlıklar oldukları için, çok uzak mesafelere çok kısa zamanda gidip gelebilirler ve gittikleri yerlere ait bazı haberleri normal olarak getirebilirler. Bu açıdan da buna dense dense cinleri haber toplamada kullanma denebilir.) Cinin Yemen’de olduğunu ve biraz sonra geleceğini söyledi. Derken cin geldi. Ona Ömer (ra) hakkında malumat istediğimi tekrar ettim. Acaba şimdi nerdedir ve ne yapıyordur? dedim. Cin, biraz düşündükten sonra şu cevabı verdi: ‘Vallahi biz, Ömer’in yanına sokulamaz, ondan bir haber alamayız. Çünkü o, nasiyesinde Ruhu’l-Kudüs’ten bir nur taşıyor. Onu gören şeytan dahi olsa emrine râm olur ve Ömer’e itaat eder hale gelir.’ (Evet Ömer, İslam’a girdikten sonra hiçbir şeytan ona yaklaşamamıştır.) Cin bunları söyledi ve Ömer’den herhangi bir haber getirmesinin mümkün olmadığını gayet açık bir dille itiraf etti…’

Evet biz, yeniden bir Hz. Ömer neslini, mescid, mektep ve ev üçlüsünde İslam ruhunu örgüleyen aydınlık çehre, yavru güneşler intizar ediyoruz. Gözlerimiz, ufukta, eteklerine yirminci asrın tozu, toprağı ve eracifi bulaşmamış, melek yapılı, melek Cibril karakterli insanların geleceği günü bekliyoruz. İnşaallah şeytan, onların yanına da sokulamayacak ve temizler de temiz ruhlarını kirletip bulandıramayacaktır.

Ve işte bu nesil, bütün dünyaya ümit ve güven kaynağı olacaktır. Onlar, 14 asır önceki saadet dolu günleri yeniden günümüze çekip getirecektir ki, insanlık, şayet yeni bir dirilişe erecekse işte bunlarla erecektir. Yeter ki bizler, temsil keyfiyetimizle bu işe mani olmayalım; olmayalım ve arkadan gelecek nesl-i cedid’in önünü tıkamayalım.

3) Aşere-i mübeşşere’den olan, Hz. Ömer (ra)’in, vefat edeceği anda yanında bulunanlara ‘Keşke Ebu Ubeyde hayatta olsaydı da yerime onu bırakıp Rabbimin huzuruna öyle gitseydim’ dediği, Amvas’ta vebaya yakalanarak orada şehid düşen şanlı Sahabi Ebu Ubeyde b. Cerrah (ra) ile karıştırdıkları Ebu Ubeyd’dir (ra). Ebu Ubeyd (ra), tabiînden olup genç yaşta İslam ordusunun başına kumandan olarak tayin edilmiş cesur bir askerdir.

Hz. Ömer (ra), Sasanilere karşı bir ordu göndermek istiyordu ancak, ordunun başına kumandan tayininde zorlanıyordu. Çünkü askerlerin büyük çoğunluğu Hz. Hâlid’le birlikte savaşmak istiyorlardı. Halbuki Hâlid (ra), o sıralarda Bizans’a karşı savaşıyordu. İşte bu kritik anda Ebu Ubeyd, ileriye atıldı ve bu kumandanlığı kabul edebileceğini söyledi. Onun bu davranışı Hz. Ömer’i çok sevindirmişti. İçinde pek çok Sahabenin de bulunduğu orduya bu 20-21 yaşlarındaki delikanlı kumanda edecekti. Ebu Ubeyd (ra), ordusuyla Sasanilerin üzerine yürüdü ve çok zorlu bir savaş oldu. Bir ara Kumandan atından düştü ve fillerin ayakları altında kaldı. Filler, onu çiğneyip geçerken o bütün gücüyle ric’at içindeki askerlerine şöyle sesleniyordu: ‘Askerlerim, gitmeyin, ben buradayım, ben buradayım..’ ve onları belli ölçüde de olsa geri çevirmeye muvaffak oluyordu. Ebu Ubeyd, orada şehit düşmüştü. Diğer taraftan Halife, Medine’de Ebu Ubeyd’den haber bekliyordu. Nihayet Tâif tarafından birisi geldi ve halifeye şu haberi getirdi. ‘Bir vadiden geçiyordum. Kadın-erkek, genç-ihtiyar toplanmış feryad içinde ağlıyorlar ve şöyle diyorlardı: ‘Kahramanca savaştılar. Cansiperane kavga verdiler. Allah için öldüler ve niyetlerine göre de Cenab-ı Hakk’ın huzuruna ulaştılar’ sözlerinin sonunda da, hep bir ağızdan söyledikleri ‘Vah Ebu Ubeyd, vah Ebu Ubeyd.!’ çığlıkları yükseliyordu.’

Hz. Ömer (ra), işi anlamıştı. Vadiyi dolduran ve feryad ile ağlayan Müslüman cinlerdi. İslam ordusu için gözyaşı döküyor ve şanlı kumandan için ağıt yakıyorlardı. Nitekim bir kaç gün sonra bir ulak geldi. Ve olanları bir bir halifeye nakletti. Ebu Ubeyd, fillerin ayakları altında can vererek şehit olmuştu…[ İbni Kesir, el-Bidaye, 7/28]

Evet, cin ve şeytanların şerrinden korunmak için Ebu Ubeyd şuuruna sahip olmak gerekir. Bu da, her halde cihad ruhuyla bütünleşme, dava uğruna candan cânandan geçme şuurudur ki, öyle olanlar bu amellerinin mükâfatını, cin ve şeytan iğvasına karşı korunmuş olmakla görürler. Zira cihad aşkıyla yanıp tutuşan bir insanı, ne insî ne de cinnî şeytanlar asla kandıramaz.

Cinler ve şeytanlar, insanların günahlarıyla açtıkları menfezlerden girer.. girer ve insanı çepeçevre kuşatırlar. Bu menfezler kapanmalıdır ki, onlar içeri giremesinler ve insan da, onların şerrinden korunmuş olsun.

Ehl-i keşfin müşahedesiyle cin ve şeytanların mü’minlere musallat olmaları, daha ziyade onların bazı manevi yönlerden açık ve zayıf olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu da; cünüplük, hayız, nifas halleri, abdestsizlik, su-i edep içinde gafilâne davranışlar sergileme gibi durumlardır ki, ruh bozuklukları ve fizyolojik olmayan cinnetler, ekseriyetle böyle boşlukların ardından insana ârız olurlar. Eğer bunlarda cin ve şeytanın parmağı varsa -ki vardır- onlar, mü’minin içine mutlaka, onun bir günahından yol bulup girmişlerdir.

Evet, eğer sen bir kale gibi isen, bu kalenin kapıları açık olursa ezeli düşmanın elbette o kapılardan girecek ve senin vücud kaleni teslim almaya çalışacaktır. Eğer böyle bir akibete düşmek, ma’ruz kalmak istemiyorsan, mutlaka günahlardan kaçınmalı, dikkatli bir hayat yaşamalı ve kalenin içten fethedileceğini de asla unutmamalısın…

Habis cinler ve şeytanlar, her çeşit günahı alet olarak kullanırlar. İçki, kumar ve fuhuş, onların sıkça kullandıkları aletlerdir. Bu günahları irtikab edenler, şeytan tuzağına düşmüş sayılırlar.

4) Abdullah İbn-i Abbas’ın (ra) talebelerinden Katade b. Diâme (ra) anlatıyor: ‘Şeytan, Allah tarafından tardedilip huzurdan kovulunca sordu:

Şimdi ben ne yapacağım?
Cenab-ı Hakk, hikmet diliyle cevap verdi:- Sihir yapacaksın! (İnsanları büyüleyecek, bakışlarını bulandıracak, kalb ve kafalarını dumura uğratacaksın. Böylece onların muvazene ve dengeleri bozulacak. Akılları hükmünü tam icra edemeyecek. Ve kalblerinin Allah’la olan alakası kesilecek ve te’sirsiz kalacak.)
– Ben ne okuyacağım?
– Şiir. (Yani dil dökerek, edebiyatı bu işte kullanarak, fuhşa ait kitap ve dergi neşretmeyi insanların kafasına sokarak onları büyülemeye çalışacaksın.)
– Ne yiyeceğim ben?
– Bütün murdar şeyleri. (Hem yiyecek hem de sana tabi olanlara yedireceksin. Besmelesiz etler, murdar tavuklar, doğrudan doğruya eti haram kılınmış hayvanlar, helal-haram demeden çeşitli spekülasyonlarla kazanılan ticari gelirler, faizler, rüşvetler…)
– Ben ne içeceğim?
– Sekir (sarhoşluk) veren her şeyi. (Şarap içeceksin veya şarabın adını değiştirecek, ona başka bir isim bulacak ve onu içeceksin. ‘Alkolsüz bira’ diyecek ve su yerine onu içeceksin. Diğer taraftan yeni yeni uyuşturucular icad edecek ve onları kullanacaksın. Afyon, morfin, kokain, kafein v.b… İşte sen bunları içeceksin.)
– Benim yurdum neresi?
– Hamamlar. (Haya ve edebten mahrum yıkanılan yerler, saunalar, plajlar…)
– Benim meclisim neresi?
– Çarşılar, pazarlar, sokaklar.
– Benim münadim kimdir?
– Davullar, zurnalar ve rûhî heyecan uyarmayan her şey.
– Benim silahım nedir?
– Fuhşiyât.
Evet, şeytan huzurdan kovulunca bunları soruyor ve ona Cenab-ı Hakk’tan bu cevaplar geliyor.

Madde madde bu hususları izaha gerek var mı bilemiyorum? Dünyanın haline ve hâssaten İslam aleminin yürekler acısı vaziyetine bakıldığında Katade b. Diame’nin naklettiği bu sözlerin haklılık derecesi daha iyi anlaşılacaktır. Bunun için isterseniz gözümüzün önünden filim şeridi gibi Müslümanların utandırıcı hallerini geçirebilirsiniz.. geçirin, ve düşünün, cin ve şeytanların günah menfezlerinden tâ nerelere kadar girdiğini anlamaya çalışın!. Sonra bir de yüzünüzü Batı dünyasına çevirin. İnsanların ekseriyetinin ruhen dengesiz olduklarına bakın. İntihar olaylarının her geçen gün nasıl korkunç buudlara ulaştığını görün.. görün ve ürperin.

Bugün İnsanlar, sırf düşünmemek için ne çarelere başvurmaktalar batı hayatında.. Öyleki, hiç adı sanı duyulmadık kumar çeşitlerinin sergilendiği kumar masalarında ömrünü bitirip tüketen insanlar var. Batı hayatında bunların pek çoğu kendilerinden kaçmak için bu gibi illetlere sığınmaktalar.. ve bu yerlerde başka değil ancak şeytan saltanatı hükümferma. Bu ülkelerde insanlar, bütünüyle mefistoya yenik düşmüşlerdir. Şeytan önce onların dengelerini bozmuş, sonra da yanlış çarelerle onları iyice sersemleştirmiştir. Bu da şeytanın en klasik oyunu ve en eski hilesidir. Zira Feodalizm, Kapitalizm ve Komünizmin hepsinin altında, şeytanın bu hilesi ve oyunları vardır. Evvela o, insanları tatmin olamayacakları noktalara sürüklemiş ardından da çeşitli isimler altında (işçi hareketi, proletarya diktatörlüğü vs. gibi) hortlattığı insanlara, yanlış çareler takdim etmiş ve onları büsbütün şirâzeden çıkarmıştır. Gerek Marks’ın ve gerekse Engels’in eliyle insanlığa takdim edilen çareler, hep şeytana ait birer hile ve oyundan ibarettir. Nitekim bu oyunun sona erişini bizimle beraber şimdi bütün dünya da seyretmektedir. Cin ve şeytanın bu tür iğva ve oyununa düşmemek için inanan bir dünyanın kurulması şarttır. Çünkü iman, insanlığı kurtaracak tek çaredir.

Habis Ruhların ve Cinlerin Şerrinden Korunmak İçin Ne Yapılmalı ve Ne Okunmalıdır? M.Fethullah Gülen- İnancın Gölgesinde

a. Evvelâ, Allah (celle celâluhu) ve Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile iyi münasebet kurup, İslâm’ın prensiplerine uyulmalıdır.

Bu işin birinci ve en sağlam yolu, Allah (celle celâluhu) ve Resûlü’yle (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok iyi münasebet kurmak, din-i mübin-i İslâm’ın prensiplerini hayatımıza hayat yapmak, gönülde derinleşmek ve tertemiz havamızla kendi âlemimizi yaşamaktır. Bir yandan bunları yaparken, bir yandan da habis ruhların sızabileceği hiçbir boşluk ve günah penceresi bırakmamak gerekir. Ruhta açılacak bir gedik, onların sızmasına zemin hazırlayabilir.

b. Fiilî ve kavlî dua ile Cenâb-ı Hakk’a (celle celâluhu) ilticâ edilmelidir.

Cinlerin ve habis ruhların şerlerinden korunmada ikinci önemli bir unsur, hususiyetle duanın kulluğumuzun bir parçası ve silahımız olarak dilimizden düşmemesidir. Evet, korunmamız, hâl-kâl, iç-dış, fiil-dil bütünlüğü ve birliği içinde olmalıdır.

Dua, fiilî ve kavlî olmak üzere iki şekildedir. Çiftçinin tarlayı sürmesi, tımar etmesi, ekmesi, sulaması fiilî dua; sonra da el açıp, “Yâ Rabbi, bereket ihsan eyle, rahmetini bol bol ver.” diye yalvarması da kavlî duadır. Birinci dua olmaksızın ikincinin yapılması, insana herhangi bir şey kazandırmayacaktır. Buna karşılık, sadece fiilî dua ile yetinilmesi ise, yümün ve bereketi, hele hele kulluğu eksik bırakacak ve bütün yaptığı, başında bir olmayan sıfır yığınından ibaret kalacaktır.

Diyelim ki bir mü’min, “Yâ Rabbi, mü’minleri muzaffer eyle.” diye dua eder; bu güzeldir ama, kâfi değildir. Çünkü, tek kanatla kuş uçmaz. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Bedir Savaşı öncesi eksiksiz hazırlık yapması ve sonra da bütün benliğiyle Allah’a yönelerek dua etmesi gösteriyor ki, fiilî dua yapılacak, yani, sebepler dairesinde yapılması gerekli olanlar yapılacak ve elden geldiğince sebeplere riayet edilecek, sonra da kavlî dua için eller açılacaktır.

Bunun gibi, vücudumuzda bir rahatsızlık ve hastalık hissettiğimizde hekime gitmemiz, ilaç kullanmamız birer fiilî duadır. Arkasından, şifayı verecek olan Cenâb-ı Hakk’a el açıp, şifa dilememiz de kavlî duadır. Bazen yalnız Allah’a teveccüh ve kavlî dua ile hastalıklarımız, baş ve diş ağrılarımız geçebilir ama, bazen de murad-ı ilâhî başka olur ve hekime müracaatımız istenir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Allah her derdin devasını yaratmıştır, tedavi olunuz.”[1] buyurmakla, bu fiilî duaya bizi teşvik etmektedir. Şu kadar ki, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, şifayı Allah’tan (celle celâluhu) bilerek ve bir kulluk vazifesi olarak kavlî duamızı her hâlükârda yaparız.

Ne var ki, bazen münhasıran kavlî duanın yetmediği gibi, fiilî duanın yetmediği de olur. Ve Allah (celle celâluhu), şifayı bazen iki duaya birden, bazen de sadece birine bağlar. Her şey O’nun elindedir. Niceleri vardır ki, kavlî dua nedir bilmedikleri hâlde sıhhat içinde, zevk dolu bir hayat yaşarlar; buna karşılık, ilaç kullandıkları ve duayı da bir an için olsun ağızlarından düşürmedikleri hâlde, Allah’a (celle celâluhu) gönülden bağlı insanların hayatlarını dertlerle kıvrım kıvrım sürdürdükleri görülür. Böyle durumlarda biz, duamızın kabul olmadığını sanırız. Hâlbuki kabul etmek ayrı, cevap vermek ayrıdır. Her dua işitilir ve icabet edilir fakat bu icabet, istenilenin aynen verilmesi şeklinde olabileceği gibi, tehir edilip sonra verilmesi veya dünyada verilmeyip, ahirete bırakılması şekillerinde de olabilir; tamamen, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine bağlıdır bu. Siz doktoru çağırdığınızda o, icabet eder gelir; fakat “Bana şu ilaçları ver.” dediğiniz zaman, doktor o ilaçları size aynen vermeyebilir; neyi uygun görüyorsa onu verir ve uygun görmediğini de vermez ya da daha iyisini, daha faydalısını verir. Teşbihte hata olmasın, Cenâb-ı Hak da kulun dualarını her zaman duyar, duyduğunu duyurur ve onun kalbine huzur verir; çünkü O, insana şah damarından daha yakındır. Fakat hikmetinin muktezası olarak, kulunun her istediğini vermeyebilir; bu vermeyiş, bazen kulun yararına olacağı, bazen de ileride daha faydalı şekliyle vereceği içindir. Sonra, mülkün sahibi O’dur ve mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.. lütfu da hoştur, kahrı da. O, abes iş yapmaz; her yaptığında bir değil, bin hikmet vardır.

Ayrıca kat’iyen bilinmelidir ki, dua da namaz gibi bir kulluktur; sâfiyane, hâlisane, garazsız, ivazsız, karşılıksız ve dünyada peşin bir netice beklemeden yapılmalıdır. İnsan, saf ve dupduru bir gönülle O’na teveccüh edip, rızasını aramalıdır. Ama O, bazen lütuf ve keremiyle ihsanlarda bulunup kulunu hoşnut edebilir… Bu sebeple de, hemen neticesi alınsın ve çarçabuk hedefe nail olunsun diye yapılan dualar kabul görmeyebilir; hâlis ve safî olmadıkları için, kabul noktasına yükselmeleri mümkün olmayabilir…

Peşin ücretler için ısrarla dua edilmemeli ama, Hak kapısında devam ve sebatta mutlaka ısrarlı olunmalıdır. Rabbine ilticadan bir an dûr olmamak, daima hayırlı olanı istemek, günahların yaprak gibi döküldüğü, fazilet ve insanî değerlerin ziyadeleştiği o kapıda sadakatte bulunmak, sebat etmek ve imtihanda olduğumuzu unutmayarak neticeleri ahirette beklemek, samimî kul olmanın gereğidir.

c. Nezd-i Ulûhiyette makbul kimselerin duası alınmalıdır.

Nezd-i Ulûhiyette kıymet ifade eden duası makbul kimselere müracaat edip dua etmelerini istemek, çok önemli ve yararlıdır. Nitekim, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu şekil müracaatlar çok olurdu: Ahmed İbn Hanbel, Taberanî’nin rivayetlerinde Ümm-ü Hâni (radıyallâhu anha) naklediyor: “Allah’ın Resûlü’ne mecnun bir çocuk getirildi. Efendimiz ona dokunup, “Çık ey Allah’ın düşmanı!” buyurdu; sonra, çocuğun yüzünü yıkayıp dua etti ve çocukta hiçbir şey kalmadı.”[2] Biz de, hüsnü zannımız olan böyle kimselere müracaat eder, onlardan dua dileriz. İnşâallah Cenâb-ı Hak da şifa ihsan eder.

Cinlere maruz kalındığında hemen cinlerle uğraşanlara gidecek olursak, bu bizde evhama yol açar ve kuvve-i mâneviyemizi kırabilir.. sonra, başkaları tarafından istismar da ediliriz. Ona gider iki muska, berikine gider iki muska alır ve zavallı hastayı muska hamalı hâline getiririz. Bu muskalardan bir tanesi kaybolacak olsa, hasta titremeye, korkmaya başlar ve ümitsizliğe düşer. Yani, şifa bulayım derken, daha fazla rahatsızlıklara düçar olur. Bu sebeple, dua ettirmek en iyisidir. Abdullah İbn Amr (radıyallâhu anh), çocuklarına dua öğretir, bilmeyenlerin de üzerine yazıp, kordu. Sonra, bu işe de çok bel bağlamamak lâzımdır. Zira, sahih hadis kaynaklarının rivayetine göre Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), 70 bin insanın sorgusuz-sualsiz Cennet’e gireceğini müjdelerken, bunları, pazubent bağlamayanlar, teşe’üm, tefe’ül ve muskaya itibar etmeyip Allah’a mütevekkil olanlar diye saymaktadır.[3] Onun için, hem duayı bırakmamak, hem de Allah’a (celle celâluhu) tevekkül etmek en iyisidir.

d. İnançlı psikiyatrist ve hekimlere gidilmelidir.

Bu mevzudaki diğer tavsiyemiz, materyalist ve inkârcı olmayan ve ruhlara, cinlere ve onların tesirlerine inanan ehil psikiyatrist ve hekimlerimize gidilmesidir. Fakat inanmayan ve kalb ve ruhun gıdasızlığından ve tatminsizlikten dolayı vicdan ve duyguları arasında muvazene kuramayıp düal yaşayan hekimler, habis ruhların hücumuna uğrayanları daha çok bataklığa teşvik edip, bunalımlı, stresli kimselere, “Git, kadınlarla münasebet kur, ye-iç, eğlen ve kötü düşüncelerini atmaya çalış.” demektedirler. Böyle bir tavsiye, susuzluktan yanıp kavrulmuş birisine, “Biraz daha yan” diye deniz suyu vermek gibi bir şeydir. Zaten, hastayı hasta eden, kalbinin bağırsaklarına yedirilmesi, düşünce hayatının ölüp sönmesi ve habislerle düşüp kalkmasıydı. Evet, böyle düşünen tıp da, tabip de tek gözlü sayılır; kaybettiği diğer gözünü bulunca, o da ilerde müstakim görmeye başlayacaktır…

 

e. Âyetü’l-Kürsî, Muavvizeteyn vb. dualara müracaat edilmelidir.

Evvelâ, Allah’a (celle celâluhu) sığınma, O’na dehalet etme ve himayesine girme, bu mevzuda en önemli yeri olan bir husustur. Allahü Teâlâ’nın Kur’ân’da kullarına emrettiği de budur: “Sana şeytandan (şeytanî) bir dürtü olacak olursa, hemen Allah’a sığın.”[4] yani “Eûzübillahimineşşeytânirracîm” de! Bu arada, Mü’minûn suresi 97. ve 98. âyetlerinin ezberlenip okunmasını da tavsiye edip geçelim.

Âyetü’l-Kürsî, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından bizzat tavsiye edilmiştir. Sahabi, zekât malına el uzatmak isteyen insan suretinde bir habis ruhu yakalamıştı. O habis ruh, kurtulmak için “Bırak beni, sana bizden kendini koruyacak dua öğreteyim: O, Âyetü’l-Kürsî’dir.” demişti. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, “O yalancıdır, fakat bu defa doğru söylemiş.” şeklinde tenvirde bulunmuşlardı.[5]

Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) Yahudiler tarafından sihir yapıldığında Muavvizeteyn, yani Felak ve Nâs sûreleri okunarak sihir çözülmüştü.[6]

 

Ayrıca Peygamberimiz (sav), Aişe Validemiz (ra)’in beyânıyla, sabah-akşam “üçer defa Felâk ve Nas sûrelerini okur, birbirine birleştirdiği avuçlarının içine üfler ve her defasında ellerini vücudunun erişebildiği yerlerine sürerdi.” Yine, Efendimiz (sav), sabah-akşam üçer defa “Bismillâhillezî lâ ye–durru mea’smihî şey’ün fi’l-ardı velâ fi’s-semâi ve hüve’s-Semîu’l-Alîm” derdi ki -biiznillah- felce maruz kalmamanın teminatıdır. [8] Yine, “Eûzü bi-kelimâti’llâhi’t–tâmmâti min külli şeytânin ve hâmmetin ve min külli aynin ve lâmmetin” de, tavsiye ve tecrübe edilen duâlar arasındadır.[9]

İmam-ı Gazalî’nin bu husustaki tavsiyesi, 1 kere Bismillâhirrahmânirrahîm, 10 kere Allahü Ekber, 19 defa “Lâ-yüflihu’s-sâhiru haysu etâ”[10]; ve “min şerr’in-neffâsâti fil-ukad” [11](Ta-Ha, 20/69; Nâs,113/4) okumaktır.

 

Bir başka zatın tavsiyesine göre, her defasında önce bir yudum su, çay, ya da çorba içip, arkadan bir defa yukarda geçen bu iki âyet okunmalı ve bu okuma bu şekilde 19 defa tekrarlanmalıdır.

Bu mevzuda daha pek çok dualar vardır ki, hadis kitaplarına bakılmalı veya ehline sorulmalıdır. Ayrıca Ashab-ı Bedir, Cevşen ve Kaside-i Bür’e de tavsiye edilebilir.

f. Dualarla cinlerden ve habis ruhlardan kurtulanlara misaller:

1. Yakınlarımdan biri felç olduğunda, kendisine bir hafta Kaside-i Bür’e okunmuştu; Allah’ın (celle celâluhu) izniyle bir hafta sonra düzeldi.

2. Çok sevdiğim bir arkadaşımın hanımında evlenir evlenmez cinnet emareleri baş göstermişti. Kaskatı kesilip, gözleri dönüyor ve “Geldiler” diyordu. Gitmedikleri hekim kalmadı; Prof. Dr. Ayhan Songar da bir hayli meşgul oldu. Sonra, Allah (celle celâluhu) başka bir yerden kapı açtı ve böyle arızalı, malûl kimselere okuyan bir hocaefendi, bir ay gelip, bu kadına okudu ve biiznillah hasta belli ölçüde ifakat buldu. Bir defasında Ashab-ı Bedir’in isimlerini de yanıma alarak, hastanın beyi olan arkadaşımı ziyaret etmek istedim. Ben daha merdivenlerden çıkarken kadın, “Hoca geliyor, onun da iflahını keseceklermiş.” diye bağırmaya başladı. Ben içeriye girmedim; Ashab-ı Bedir’in isimleri bulunan kâğıdı arkadaşa verdim ve o da götürüp onu kadının üzerine bırakıverdi. Sesi aşağıya kadar gelen hemşiremiz şöyle diyordu: “Niye kaçıyorsunuz? Hz. Hamza geldi diye mi?”

Bunu nasıl izah eder ve hangi maddî sebebe bağlarsınız, bilemeyeceğim..! O mübarek hemşiremiz, şu anda tamamen iyileşmiş durumdadır.

3. Şimdi de, bir arkadaşımızın birkaç müşâhedesini bizzat kendi ağzından nakledelim:

“İzmir-Balçova’da vazifeli iken, 18 yaşlarında, sosyeteye mensup oldukları belli iki genç yanıma geldi. Biz camiden çıkmıştık; onlar da dışarıda bekliyorlardı. Yüzlerinde bir korku ve telaş emaresi hissettim. Ürkek bir tavırla yanıma sokulup, “Biz falan semtte erkekli-kızlı ruh, cin çağırma seansları düzenliyorduk. Geliyor, fincanlarımızla oynuyor ve harflerle konuşuyorlardı; biz de eğleniyorduk. (Ruh çağırmaya zaten ‘sosyete çerezi’ dense yeridir.) Sonra bıraktık. Fakat, bu işe ara verdiğimizden bu yana ruhlar, gece gündüz peşimizi bırakmaz oldular; bilhassa geceleri çok rahatsız ediyorlar. Yataklarımızı hareket ettiriyor, dolaplarımızın kapaklarıyla oynuyorlar; perişan olduk. Ne yapacağımızı bilemediğimizden camiye geldik.” dediler. -Ah, doğumlarda, düğünlerde, ölümlerde ve darda kalınınca akla gelen camiler ve neslimiz!- Sonra, birden dedi ki: “Biliyor musunuz, şu anda bile ileride şu ağacın altındaki taburenin üstünde bulunuyorlar.” Ben “Gelin, camiye girelim.” dedim. -Tek barınak, tek sığınak Allah’ın evleri…- Girdik ve uzun boylu konuştuk. Malumatım olduğu kadarıyla, bunun tehlikeli bir iş olduğunu, iman ve irfanla, ilmî ve dinî meselelerle meşgul olmakla bu rizikolu badirenin atlatılabileceğini söyledim ve bazı dualar yazıp verdim.

“Akşam evimde odama çekilmiş kitap okuyordum. Bir ara salonda birbiriyle oynaşıp duran oğullarım odama gelip, “Baba” dediler, “yan odada ışık yandı, duvarda dolaşanlar var.”

Meseleyi anlamıştım. Gündüz, ellerinde oyuncak olmaktan kurtardığım gençlerin intikamı alınmak isteniyordu. Akılları sıra bana gözdağı vereceklerdi. Masamın üzerinde bulunan dua kitabını aldım ve Ashab-ı Bedir’in isimlerini okumaya başladım. Daha ben okurken ışıklar söndü ve duvarda dolaşanlar kayboldu. Belli ki, benden hoşlanmamışlardı.”

4. İzmir’in Altındağ semtinde cami görevlisi olarak vazife gören bir arkadaş da şunları anlatmıştı:

“Her minareye çıkışımda, arkamdan gelen takunya sesleri duyardım. Bilhassa akşamları daha sık oluyordu. Akşam ve yatsı namazlarından sonra cemaat dağılıp da cami boşaldığında, ışıkları söndürüp kapıyı kapamak üzere harekete geçerdim. Çok kere ben daha düğmeye dokunmadan ışıklar sönüverirdi. Bu o kadar uzun süre devam etti ki, dayanamadım, vazifemi başka bir camiye naklettirdim.”

5. Havran’ın Çakırdere köyünden bir köylü de, başından geçen bir hâdiseyi şöyle nakletmişti:

“Bir yaz gecesi, tarlaları domuz sürülerinin zararından korumak gayesiyle, köyde âdet olduğu üzere tarladaki kulübemde kaldım. Yalnızdım. Yakınımda da kimsecikler yoktu. Yanımda tüfeğim olduğu hâlde yatağa uzanmış, duruyordum. Bir ara kapı açıldı. Gecenin yarısında kim gelmiş olabilir diye hayret ve şaşkınlık içinde kapıdan gelene bakarken, bir de ne göreyim: Gelen bizim hanım, elinde de fener. Bu kadar uzak mesafeden ve böyle geç vakitte hanımımın gelmesi mümkün değildi. Aklıma geldi ve bildiğim duaları okumaya başladım. Gelen, arkasına dönüp gitti. Giderken kapıyı kapatmayı da ihmal etmedi!”

6. “Bir türlü geçmek bilmiyordu…” diye başlıyor bir başkası.. ve devam ediyordu: “Her çareye başvurdum. Doktor doktor dolaştım. Yapılan müdahaleler geçici oluyor ve bir müddet sonra siğiller teker teker ellerimde belirmeye başlıyordu. Birisinin tavsiyesiyle -şimdi hatırlayamayacağım- bir dua okudum. Ertesi gün ellerim tertemiz hâle gelmişti. Hatta o sıralarda, aynı dertten rahatsız bir gence de o duayı tavsiye etmiştim. Birkaç gün sonra karşılaştığımızda ellerini göstermiş ve “İşte, hepsi geçti.” demişti.”

Bu ve bunlara benzer yüzlerce hâdise vardır ki, hiçbirini madde ile izah mümkün değildir. İlim adamlarımıza düşen vazife, bunları toptan inkâr edip görmezlikten gelmek yerine, bu çeşit tedavilerin de kendi çapında bir ilim olabileceğini kabulle, meseleye bir de bu açıdan yaklaşmalarıdır. Vâkıaları görmezlikten gelmenin kimseye fayda getirmeyeceği ve böyle davranmanın ilim ve fenle uzaktan yakından bir alâkasının bulunmadığı, bilhassa günümüzde artık herkesin malumu olan bir husustur.

[1] Tirmizî, tıbb 2; İbn Mâce, tıbb 1; Ebû Dâvut, tıbb 1, 11; Ahmet b. Hanbel, el-Müsned, 2/278.
[2] Ahmet b. Hanbel, el-Müsned, 4/171-172; et-Tabarânî, el-Mu’cemu’l-kebir, 5/275.
[3] Buhârî, rikâk 21, 50; tıb 17, 42; Müslim, iman 371, 372, 374.
[4] Fussilet sûresi, 41/36.
[5] Buhârî, vekâlet 10; Tirmizî, sevabu’l-Kur’ân, 3; Ahmet b. Hanbel, el-Müsned, 5/423; 6/52.
[6] Buhârî, tıbb 47, 49, 50; bed’u’l-halk 11; cizye 14; edeb 56; daavât 58; Müslim, selâm 43; İbn Mâce, tıbb 45; Ahmet b. Hanbel, el-Müsned, 6/57, 63-64, 96, 367.
[7] Buhârî, tıbb 39; daavât 12; Müslim, selâm 50; Ebû Dâvut, edeb 98.
[8] Ebû Dâvut, edeb 101; İbn Mâce, dua 14; Ahmet b. Hanbel, el-Müsned 1/62, 66, 72.
[9] Buhârî, enbiyâ 10; Ebû Dâvut, sünne 20; Tirmizî, tıbb 18.
[10] Tâhâ sûresi, 20/69; Nâs sûresi, 113/4.
[11] Felak sûresi, 113/4.

 

Cinlerin şerrinden nasıl korunacağız?Zaman-Ailem

Cinlerin de bizim gibi gurupları, cemaatleri ve teşkilatları vardır. Bizim dualarımızdan şüphesiz onların hayırlıları da istifade edecekleri için, rahatsızlık vermek isteyenlere karşı onlar da kendi içlerinde mücadeleye girişecekler ve kötüleri engellemeye çalışacaklar, hatta savaşacak ve cezalandıracaklardır. Bu sebeple dua ve münacatın cinlerden ve şeytanlardan korunmada önemli bir yeri vardır.

Biz İnsanlar olarak, görmediğimiz ve bilmediğimiz bir canlı türleriyle karşı karşıya bulunmaktayız. Şu halde, geriye onları da bizi de yaratan Allah’a sığınıp onların şerlerinden ve yapabilecekleri kötülüklerden korunmak kalıyor. Bunun da bir tek yolu var: Dua ve Münacatlar. Zaten normal olarak hayatımızın bir parçası olması gereken dua ve münacat aynı zamanda bizi Allah’a yakınlaştıracağı için, cinler ve şeytanlar da yakınımıza sokulamayacaklardır.
İnsan günlük hayatında abdestli bulunması halinde, onlardan kısmen korunacağı gibi, buna namazı ve diğer duaları da ilave ederse, korunma hususunda kendini biraz daha sağlama almış olacaktır.

Haris el-Eş’ari (r.a)’den nakledilen bir hadisi şerifte Rasülullah (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: “…Allah size, Allah’ı zikretmenizi emretti. Bunun da misali, peşinden hızla düşmanın geldiği bir adamdır. Bu adam muhkem bir kaleye gelip, düşmandan kendini korur. Kul da böyledir. Şeytana karşı kendisini sadece Allah’ı zikretmekle koruyabilir. Şimdi bu hususta Efendimiz (s.a.v) ve ashabının okuduğu dualardan örnekler takdim etmek istiyoruz.

Euzü – besmele

Bu konuda Kur’an-ı Kerimde şöyle buyurulmaktadır: “Şayet sana şeytandan bir kışkırtma (şeytani bir dürtü) gelecek olursa, hemen Allah’a sığın.”(41:36.) Yani, “Euzü billahi mine’ş-şeytani’r-racim” de.

Eve girerken

Besmele ilgili olarak Cabir (ra)’den rivayet edilen başka bir hadis ise, evlere girerken ve yine yemek yerken Besmele çekmenin önemine işaret ediyor: “Rasülullah (s.a.v) buyurdular ki: “Kişi evine döndüğü zaman içeri girerken ve yemek yerken Allah’ın adını zikrederse, şeytan (avenelerine): “Size burada gecelemek de yok akşam yemeği de yok!” der. Ama kişi, eve girerken Allah’ı zikreder fakat akşam yemeğini yerken zikretmezse, şeytan (avenelerine): “Akşam yemeğine kavuştunuz ama burada gecelemeniz mümkün değil!” der. Adam eve girerken ve yemeğe başlarken “Bismillah!” diyerek Allah’ı zikretmezse, şeytan (avenelerine): “Yemeğe de yetiştiniz, yatmaya da!” der.”

Evden çıkarken

Eve girerken okunan Besmele, şeytanın şerrini bizden ve onu da evden uzaklaştırdığı gibi, insanın sokağa çıktığı zaman da korunmaya muhtaç olduğu açıktır. Bunun içinde Euzü-Besmele çekilir. Ancak, Resulullah (s.a.v), sokağa çıkarken sadece Euzü – Besmele ile yetinmemiş ve ayrıca dua etmiştir. Bu konuda Enes (r.a)’den nakledilen hadisi şerifte, Hz. Peygamber (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir:

“Evinden çıkınca kim: “Allah’ın adıyla, Allah’a tevekkül ettim, güç kuvvet Allah’tandır” derse kendisine: “İşine bak, sana hidayet verildi, kifayet edildi ve korundun da” denir, ondan şeytan yüz çevirir.

Bakara suresi: ayetü’l-kürsi ve amene’r-rasülü

Konumuzla ilgili olarak, Ebu Hüreyre (r.a)’den nakledilen bir hadisi şerifte, Rasülullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Evlerinizi kabirlere çevirmeyin, içerisinde Bakara suresi okunan evden şeytan kaçar.”
Başka bir hadisi şerifte ise bu iki ayetin, Bakara suresinin son iki ayeti olan “Amene’r-rasülü” olduğu açıklanmaktadır.

Uyumak için yatağa girince

Resul-i Ekrem Efendimizin yatağa girdiği zaman okuduğu çeşitli dualar vardır. Bu konuda Büreyde (r.a)’den nakledilen bir hadisi şerifte Hz. Peygamber (s.a.v), şu duayı tavsiye buyurmuştur:
“Ey yedi kat semanın ve onların gölgelediklerinin Rabbi, ey arzların ve onların taşıdıklarının Rabbi, ey şeytanların ve onların azdırdıklarının Rabbi! Bütün bu mahlukatının şerrine karşı, beni himaye et! Et ki, hiç birisi, üzerime aniden saldırmàsın. Senin koruduğun aziz olur. Senin övgün yücedir, senden başka ilah da yoktur; ilah olarak sadece sen varsın.”

Uykuda korkunca

İmam Malik’ten rivayet edildiğine göre, Halid İbnu Velid (r.a), Hz. Peygambere: “Ben uykuda iken korkutuluyorum. (Ne yapmamı tavsiye buyurursunuz?)” diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v) ona şu duayı okuması tavsiyesinde bulundu:
“Allah’ın eksiksiz, tam olan kelimeleri ile Onun gazabından, ikabından, kullarının şerrinden, şeytanların vesveselerinden ve beraberliklerinden Allah’a sığınırım! de!”

Helaya girerken

Tuvaletlerin, çöplüklerin, hamamların, kabirlerin, harabelerin cinlerin ve şeytanların meskenleri mahiyetinde çok uğradıkları ve konakladıkları yerlerdir.
“Rasülullah (s.a.v) kazayı hacet için helaya girdiği zaman şu duayı okurdu:
“Allahümme inni euzü bike mine’lhubsi ve’l-habais. (Allahım, pislikten ve (cin ve şeytan gibi) kötü yaratıklardan sana sığınırım.”

Tekbir, tesbih, tahmid

Tesbihat, hiçbir vakit terk edilmemeli ve nerede olursa olsun mutlaka yapılmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber, şeytanın namazda kişiye günlük işlerini hatırlatıp vesvese verdiğini ve namazı alelacele kıldırıp tesbihatı yaptırmadan işine gücüne daldırdığını veya uyuttuğunu anlatıyor.

Ayrıca

‘La ilahe illallahu vahdehu la-şerike leh, lehü’l mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve ala külli şey’in kadir’ duası, şeytanın telkinlerine karşı ihlas suresi ve Muavvizeteyen (Nas ve Felak sureleri) okunmalıdır.

Hz. Aişe (r.a)’den rivayet edilen bir hadis şöyledir: “Hz. Peygamber (s.a.v) yatağına girdiği zaman, ellerine üfleyip Muavvizeteyn’i ve Kul hüvallahu ahad’i okur, ellerini yüzüne ve vücuduna sürer ve bunu üç kere tekrar ederdi. Hastalandığı zaman aynı şeyi kendisine yapmamı bana emrederdi.”

Nazardan Korunmada Bir ölçü M.Fethullah Gülen

Pek çok sahih hadis-i şerifte nazar’ın hak olduğu ifade edilmektedir. Bunlardan birinde Allah Rasulü, “Nazardan Allah’a sığının. Çünkü nazar gerçektir.” (Buhari, Tıb, 36; İbn Mâce, 2/1159) buyurmaktadır.

Günümüzde hususiyle ruhla ve ruhçulukla meşgul olanlar, cinlerle temas temin edenler nazarın, fizik alanında da izahını yapmaya çalışmaktadırlar. Onlara göre insan vücudunun neşrettiği bir kısım şualar, karşı tarafla rezonans olduğu zaman bir çeşit tesir etmekte ve insanı yere serebilmektedir. Halk arasında nazar, “Falan köyde filan adam kocaman bir kayaya baksa onu parçalar.” şeklinde iştihar etmiş ve ulum-u mütearife haline gelmiştir. Binaenaleyh nazarı tekzip ve inkâra ne medar, ne de mesağ vardır.

Nazar, insanın kazandığı şeyin bereketine de tesir edebilir. Mesela kendisine nazar edilen insanın kazancının başına bazen bir gaile ve bela gelebilir. Bu nazar, kazancı haram etmez ancak kazanılan şeyin yümnünü, bereketini azaltabilir. Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), nazar değmesine karşı, Ayetü’l-Kürsî, İhlâs, Felak ve Nâs surelerini okumuş, Ashabına da bunları okumalarını tavsiye buyurmuştur. Ayrıca meşayih ve ehl-i keşf, nazarın etkisinden korunmak veya nazar isabet etmiş ise kurtulmak için Kalem Suresi’nin 51. ve 52. ayetlerinin okunmasını tavsiye etmişlerdir. Kalem Suresi’nde adı geçen ayetlerin anlamı şöyledir: “O kâfirler Zikr’i (Kur’an’ı) işittikleri zaman, hırslarından neredeyse bakışlarıyla seni kaydıracak, âdeta gözleriyle yiyecekler! Ve o “delinin teki!” derler. Delilik nerede, o nerede? Kur’an’ın hiç delilikle ilgisi mi olur? Kur’an olsa olsa, sadece bütün insanlara bir derstir.” (Kalem, 68/51-52) Hatta bazen bu ayetin arkasından halka halinde Ashab-ı Kehf’in isimleri de yazılagelmiştir. Bu ayetin ve Ashab-ı Kehf’in isimlerinin okunması hadis-i şeriflerle sabit değilse de ehl-i keşfin bulmasıyla sabittir ve inkâr edilmeyecek kadar kuvvetlidir. Binaenaleyh kötü nazarların nazarından korunabilmek için bu dualar yapılabilir, sonra da ciddi bir tevekkül ile -inşallah- nazar bertaraf edilmiş olur.

İnsan her an Allah ile münasebeti güçlü olmadığından ervah-ı habise, cinler ve şerirler onun boşluklarından girip ona tesir edebilirler. Burada bir kanundan bahsetmek istiyorum. Cin taifesinin, insanlarla alakalarının olduğu bir gerçektir. Ancak bunların zararlı olmaları, insanın zarara müsait bir hal içinde bulunmasına bağlıdır. Bu şerli taife, insanın isyan, laubalilik ve gaflet gibi hallerinden istifade ederek bu açık deliklerden içeriye girebilir ve hükümlerini icra edebilirler. Ama onlar, teslimiyeti güçlü, kalbi her an ilahi âlemle donanımlı kimselere asla tesir edemezler.

Hâsılı, kazanca da nazar tesir edebilir. Bundan korunmak için evvela, helalinden kazanılmalı; ikincisi, malın zekâtı verilerek Allah yolunda sigorta edilmek suretiyle teminat altına alınmalı; üçüncü olarak, o malı iyi yolda sarf etme kanaat ve niyetinde bulunulmalı ve son olarak da yukarıda ifade edilen dualar yapılmalıdır. İşin doğrusunu “Allâmu’l-guyûb” olan Allah bilir.

 

Kıtmîr Duası ve Nazarlıklar- OSMAN ŞIMŞEK İbretlik Hatıralar (13)

Kıymetli Arkadaşlar,
Daha önce de değindiğim üzere, Muhterem Hocamızın hususiyle yeni doğmuş bebeklere hediye ettiği, hem hacim hem de maddî değer açısından küçük, altın ya da gümüş paraların üzerindeki “Kıtmîr duası” da tenkitlere medar oldu. Oysa, Hocamız boş bir kolye vermek yerine üzerine nazar ayeti olarak bilinen beyan-ı ilahiyi ve Ashab-ı Kehf’in isimlerini nakşettirmiş; böylece, verdiği küçük paracıkların sadece göz aydınlığı değil aynı zamanda hayır duası yerine geçecek bir hediye olmasını istemişti.

Hocamızın bu konuyla alâkalı anlattıklarına geçmeden önce şu hususu hatırlatmak istiyorum:

Bildiğiniz gibi, nazar; bakma, fikir, mülahaza, niyet, iltifat, teveccüh ve kem göz manalarına gelmektedir; Türkçemizde daha çok “nazara geldi”, “nazara uğradı”, “nazar değdi” ve “nazar etti” şeklinde bir fiille beraber kullanılmaktadır. Arapça’da, göz değmesinin karşılığı “isabetü’l-ayn”dır.

Hazreti Âişe validemizin rivayet ettiğine göre, Rehber-i Ekmel Efendimiz, “Nazardan Allah’a sığınınız. Çünkü göz değmesi gerçektir.” buyurmuştur.

Muhterem Hocaefendi, dinin yasak saydığı rukyeden ömür boyu hep uzak olmuştur; dinde bir aslını görmediği hiçbir duayı, iksiri, tılsımı ya da formülü herhangi bir derdin devası olarak hiçbir insana tavsiye etmemiştir. Değişik rahatsızlıkları olan kimseler bir dua yazmasını ya da işaret etmesini istediklerinde, hemen Peygamber Efendimiz’in dualarına bakmış ve onlardan birisini göstermiştir. Mesela, Hazreti Osman (radiyallahu anh) tarafından rivayet edildiğine göre; Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Bir kul her günün sabahında, her gecenin akşamında üç defa şu şekilde duâ ederse, o kişiye hiçbir şey zarar veremez: Bismillâhi lâ yedurru ma’asmihi şey’un fıl’ardı vela fı’ssemâi ve huve’s-semiul-alîm – Adını anıp durdukça bana yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın ismiyle (sabaha erdim, akşamladım). O ki, Semi’ ve Alîm’dir, her şeyi işiten ve bilendir.” İşte, Aziz Hocamız illa bir kimseye dua öğretecekse, Sadık u Masduk Efendimiz’in bu türlü beyanlarına nazar etmekte; rahatsızlığını anlatan insanın durumunu gözeterek, hadis-i şeriflerde yer alan dualar arasından ona en uygun olanını salık vermektedir.

Muhterem Hocamız Kıtmîr duasıyla alakalı olarak da takriben şunları söylemiştir:

Kıtmîr, hurma çekirdeğinin üzerindeki ince zarın adıdır. Bu kelime, hakir, küçük ve değersiz şeylerde mesel olmuştur; bir şeyin kıymetsizliğini ifade etmede kullanılır. Mesela; “Falanın dinden nasibi kıtmîr kadardır!” denirse, bu o şahsın dinden nasipsizliğini gösterir. Ayrıca, Kıtmîr, Ashab-ı Kehf’in köpeğinin ismi olarak zikredilmiştir.

Bu kelime Kur’an-ı Kerim’de iki yerde geçmektedir. Hazreti Üstad, “Hafız Osman hattıyla ve basmasıyla olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın yazılan kelimeleri birbirine bakıyor. Meselâ, Sûre-i Kehf’te “ve sâminühüm kelbühüm” kelimesi altında yapraklar delinse, Sûre-i Fâtır’daki “kıtmîr” kelimesi az bir inhirafla görünecek ve o kelbin ismi de anlaşılacak!” derken bu iki yere işaret etmiştir.

Ashab-ı Kehf, Allah’ın emir ve yasaklarından yana olduklarından ve putperestliği reddettiklerinden dolayı adının Dakyanus olduğu söylenen Roma askerî valisi tarafından takibata uğratılmış ve inançları sebebiyle cezalandırılmak istenmişlerdi. Zalim valinin zulmünden kaçan bu mü’minler evlerini gizlice terk ederek şehrin yakınlarında bulunan bir mağaraya saklanmışlardı. Derken, Allah’ın riayetiyle uykuya dalmışlar ve üç yüz sene ya da az daha fazla bir süre orada o halde kalmışlardı. Cenab-ı Hak onları o mağarada senelerce sıyanet buyurmuştu.

Allah’ın hususi hıfzına mazhar bu mübarek insanların isimleri tefsir kitaplarında genel olarak şu şekilde zikredilmiştir: Yemliha, Mekselina, Meselina, Mernuş, Debernuş, Sazenuş, Kefeştatayuş.. ve bir de onların başında bekleyen çoban köpeği Kıtmîr.

Kitap ve Sünnet ile sabit değilse de, bazı Hak dostları nazar dualarında teberrüken bu kutlu isimleri de katmışlardır. Önce bir daire şeklinde, “O kâfirler Zikri (Kur’ân’ı) işittikleri zaman, hırslarından neredeyse seni bakışlarıyla kaydıracak, âdeta gözleriyle yiyecekler! Ve o “delinin teki!” derler. Delilik nerede, o nerede? Onun hiç delilikle ilgisi mi olur? Şu Kur’ân başka değil, ancak bütün alemlere bir derstir.” (Kalem, 68/50-51) mealindeki ayet-i kerimeleri yazmış; sonra o daireyi içe doğru Ashab-ı Kehf’in isimleriyle devam ettirmiş ve ortaya da “Kıtmîr” kelimesini koymuşlardır. Bazıları, “Kıtmîr’in ortaya yerleştirilmesine itiraz etmişlerdir; fakat, ehlullah, onu diğerlerinden ayırma kasdıyla ortaya almışlardır. Ayrıca, kendilerini “Kıtmîr” yerine koyup, “Allah’ım bu ayetler ve şu isimleri etrafıma sur yap ve onlar hürmetine beni koru!” demek istemişlerdir.  

 

Dârimî’nin Müsned’inde Abdullah ibni Mes’ûd (radıyallahü anh) diyor ki: “Evde Bakara sûresi başından Müflihûn’a kadar beş âyet okunduğu gece, şeytan o eve girmez.”

Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Bir evde, şu otuz üç âyet okunduğu gece, yırtıcı hayvan ve eşkıyâ, düşman, sabaha kadar canına ve malına zarar yapamaz: Bakara sûresi başından beş âyet, Âyet-el-Kürsî başından “Hâlidûn”a kadar üç âyet, Bekara sonunda “Lillâhi”den sûre sonuna kadar üç âyet, A’râf sûresinde, “İnne Rabbeküm”den “Muhsinîn”e kadar, elli beşten îtibâren üç âyet, İsrâ sûresi sonundaki “Kul”den iki âyet, Sâffât sûresi başından “Lazib”e kadar on bir âyet, Rahmân sûresinde “Yâ ma’şerelcin”den “Feizâ”ya kadar iki âyet, Haşr sûresi sonunda “lev enzelnâ”dan sûre sonuna kadar, Cin sûresi başından “Şatatâ”ya kadar dört âyet.”

 

 

 Varlığın Metafizik Boyutu M.Fethullah Gülen

 

    Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Bu HTML etiket ve tanımlayıcılarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>