«

»

Nis 05

Gece Yolculuğuna Çıkanlar Allah’a Ulaşır

 İlk Müslümanlar, Müslümanlığı tam temsil edip, Efendimiz’e (sav) ait mesajları dünyanın dört bir yanına götürüyor ve ma’şeri vicdanı uyarıyorlardı. Bugün, onların menkıbelerinin gölgelerinde dahi, öyle büyük, öyle derin bir ruh haleti sezilmektedir ki, insan onların hakikatlarını düşününce, götürdükleri mesajlara insanlığın lakayt kalamayacağını hemen anlar. Bu, alabildiğine pervasız, alabildiğine fütursuz,: gözünü budaktan esirgemeyen insanlar, çok kısa zamanda, dünyanın dört bir yanında öyle bir velvele meydana getirdiler ki, âdeta seslerini duymadık hiçbir yer kalmadı. Ve İslâm nuru en karanlık, en muzlim noktaları dahi aydınlattı. Evet, onlar çok hızlı, çok hareketli ve çok üst seviyede İslâm’ı temsil etti ve Kur’ân’ın mesajlarını, Sebt boğazından Aral gölüne, Anadolu kıyılarından Çin seddine kadar ulaştırdılar.

 

 

Evet Hz. Osman döneminde Müslümanlık buralara kadar gelip ulaşmış, Hz. Muaviye döneminde Ukbe İbn-i Nafî’ler vasıtasıyla Herkül burcuna gidip dayanmıştı. Bütün Berberîler, bugünkü Fas, Tunus, Cezayir top yekün Mağrip memleketleri İslâm’ın vesâyâsı altına girmiş ve artık emri ondan alıyordu. Başlangıç itibariyle hesap edilecek olursa henüz 30 sene olmamıştı. Bu 30 sene içinde dünyanın dört bir yanında şem’alar, meş’aleler yaktı ve dünyaları aydınlattılar. Girdikleri yerlerde bihakkın İslâm’ı temsil etti, herkes tarafından sevilip sayıldı ve benimsendiler. Hem öylesine benimsendiler ki, artık Hıristiyan ve Yahudiler onları kendi dindaşlarına tercih ediyorlardı. Hz. Ömer Mescid-i Aksa’ya giderken, Ebû Ubeyde Şam’a girerken sevgiyle karşılanıyordu. Hatta bir aralık Müslümanların Şam’dan çekilmeleri bahis mevzuu olunca, Hıristiyanlar, rahip ve ruhbanlarıyla kiliselere dolup Müslüman vesayasının devamı için dua ettiler. Ve Müslümanlara; “Gittiğiniz gibi inşaallah yine gelirsiniz. Cizye verir ve himayenizde oluruz” dediler. İlk Müslümanların böyle şirin görünmesinden gürül gürül Müslümanlığa akın oluyordu. Aslında her birisi birer Ömer, o mübarek topluluğu görenlerin, Müslüman olmaması da düşünülemezdi ya!… Gece, Hak huzurunda ibadet-ü taat ve âh-u enînlerle yürekler yakan, gündüz at üstünde elinde kılıç kahramanlardan, kahraman ve o “ruhbanun filleyli ve fursanun finnehar ” olan yiğitler, öyle gönüllere girmiş, herkes üzerinde öyle bir intiba bırakmışlardı ki, çok yakın bir gelecekte bütün cihan kapılarının onlara açılacağına muhakkak nazarıyla bakılıyordu.(A.G.T)

Yetişmemiş insanlar başkalarını yetiştiremezler. Yetiştirecek insanların yetiştirilmeleri lazım değil, elzemdir. Bu noktada farklı bir okuma metodunun hayata geçirilmesi şart. Bu okuma modelinin adeta bir fihrist gibi önce zihinlere nakşedilmesi, ardından hayata hayat kılınması şart. Aklın nuru, kalbin ziyası denilen ilimler bir bütün halinde mütalaa edilmelidir. Ve gece evrad ü ezkârı. İbadet aşk u şevk u heyecanı. Ve bütün bunlarda derinlik. Derin diye adlandırılanlarla baş etme ancak Allah ile kurulacak derin münasebetle olabilir. Başka türlüsü düşünülemez.Deriiiin kulluk!Bir gece teheccüdü kaçırınca akşama kadar ‘ben bugün Rabb’ime ihanet ettim’ diyecek bir ruh haleti.

Namaz dinin direği ve müminin miracı

Bediüzzaman Said Nursi ve İmam Rabbani, namazın dinin direği ve müminin miracı olma hususiyetini eserlerinde şöyle izah ediyorlar:

“Her mü’minin namazı, onun bir nevi miracı hükmündedir. Ve o huzura lâyık olan kelimeler ise Mirac-ı Ekber-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmda söylenen sözlerdir. Onları zikretmekle o kudsî sohbet tahattur edilir. O tahatturla o mübarek kelimelerin mânâları cüz’iyetten külliyete çıkar ve o kudsî ve ihâtalı mânâlar tasavvur edilir veya edilebilir. Ve o tasavvur ile kıymeti ve nuru teâlî edip genişlenir.” [Bediüzzaman Said Nursi, Altıncı Şuâ]

“Namaz müminin miracı olduğu için, Miraç Gecesi Resulullah (s.a.v.) Efendimiz’i şereflendiren kelimelerin namazın sonunda okunması emredilmiştir. O halde namaz kılan kişi namazını miraca çevirmeli ve namazda Allah Tealâ’ya son derece yakın olmayı istemelidir. Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Kulun Rabbine en yakın olduğu an (namazda) secdede olduğu andır.” [İmam Rabbani, Mektubat-ı Rabbani]

“İbadetlerin en kapsayıcı olanı ve taatlerin içinde Allah Teâlâ’ya en çok yaklaştıranı, namazı eda etmektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) namazla ilgili olarak şöyle buyurmuştur: ‘Namaz dinin direğidir; onu dosdoğru kılan dinini dosdoğru yapmıştır. Onu terk eden, dinini yıkmıştır.’ Namazı devamlı olarak kılmayı başaran kimse kötülüklerden ve çirkinliklerden kaçınmış olur. Allah Teâlâ’nın şu ayeti de bu sözü doğrulamaktadır: ‘Muhakkak ki namaz hayâsızlık ve kötülükten alıkoyar’ (Ankebût, 29/45) Bu durumda olmayan, yani sahibini kötülüklerden ve çirkinliklerden alıkoymayan namaz şekilden ibarettir ve bu namazın hakikati yoktur. Ancak hakikat elde edilinceye kadar şekli terk etmemek gerekir. Çünkü ‘tamamı elde edilemeyen şey tamamen terk edilmez’ diye bir kural vardır. Zira sonsuz kerem sahibi olan Allah’ın o şekle de itibar etmesi ve onu hakiki namaz yerine kabul etmesi muhtemeldir.” [İmam Rabbani, Mektubat-ı Rabbani]

“Bir nevi Mi’rac hükmünde olan namazın hakikati, sâbık temsilde bir nefer, mahz-ı lutuf olarak huzur-u şâhâneye kabulü gibi, mahz-ı rahmet olarak Zât-ı Celîl-i Zülcemâl ve Ma’bud-u Cemîl-i Zülcelâlin huzuruna kabulündür. Allahu ekber deyip, mânen ve hayalen veya niyeten iki cihandan geçip, kayd-ı maddiyâttan tecerrüd edip bir mertebe-i külliye-i ubûdiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir sûretine çıkıp, bir nevi huzura müşerref olup, iyyake na’budu hitâbına, herkesin kabiliyeti nisbetinde bir mazhariyet-i azîmedir. Âdetâ, harekât-ı salâtiyede tekrarla Allahu ekber Allahu ekber demekle kat-ı merâtib ve terakkiyât-ı mâneviyeye ve cüz’iyâttan devâir-i külliyeye çıkmasına bir işarettir ve mârifetimiz haricindeki kemâlât-ı kibriyâsının mücmel bir ünvânıdır. Güyâ herbir Allahu ekber bir basamak-ı mi’raciyeyi kat’ına işarettir. İşte şu hakikat-i salâttan mânen veya niyeten veya tasavvuren veya hayalen bir gölgesine, bir şuâına mazhariyet dahi büyük bir saadettir.” [Bediüzzaman Said Nursi, On Altıncı Söz]

“Bir hadis-i şerifte ‘şüphesiz ki kul namaza girdiği vakit onunla Rabbi arasındaki perde kalkar.’ buyrulmuştur. Bu sebeple namaz müminin miracı olmuştur.” [İmam Rabbani, Mektubat-ı Rabbani]

“Aziz kardeşim! Şunu bilesin ki namaz İslam’ın ikinci rüknü olup bütün ibadetleri içinde toplayan bir ibadettir. Her ne kadar cüzî ise de bu toplayıcılık vasfı sebebiyle namaza küllîlik hükmü verilmiştir. Bu yüzden de Hak Teâlâ’ya yaklaştıran bütün ibadetlerin üstünde bir yeri vardır. Miraç gecesi Cennette, âlemlerin efendisi Resul-i Ekrem’e (s.a.v) bahşedilen rü’yet nimeti, dünyaya indikten sonra, dünyanın haline uygun olarak namazda gerçekleşmiştir. Bu sebepledir ki Resulullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: ‘Namaz müminin miracıdır.’ Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyurmuştur: ‘Kulun Rabbine en yakın bulunduğu an secdede olduğu andır.” [İmam Rabbani, Mektubat-ı Rabbani]

İmam Rabbani Hazretlerinin dediği gibi ‘iyi bil ki namaz kulun miracıdır.’ İyi bil ki namaz kulun miracıdır. Alvar İmamı farklı bir edayla söylüyor: ‘Namaz dînin direğidir nûrudur / Sefîne-i dîni namaz yürütür / Cümle ibâdetin namaz pîridir / Namazsız niyâzsız İslâm olur mu?’, ‘Namazda mü’minin mi’râcı vardır / Râki’ u sâcidin minhâcı vardır.’

Neye bağlamışlar dedikleri bu sözü? ‘es-salatu ımadu’d-din / Namaz dinin direğidir.’ Her şey adeta onun üzerine bina edilmiş gibidir. Günde beş defa Cenabı Hakla ahd u peyman yenilemesinde bulunan bir insan zannediyorum daha az kayma yaşar. Bu işi yürekten yapanlar inşallah hiçbir zaman kaymalara maruz kalmazlar. Fakat ille de kaymalardan uzak kalınıyorsa günde beş defa rabbi ile o ahd u peymanı yenilemesi lazım. ‘Bir kere daha rabbim seni sabah duymuştum ama bu öğlendeki duyuşum çok daha farklı. Adeta kendimi senin huzurunda seni görüyor gibiyim. Sabah görülüyor gibiydim. Şimdi seni görüyor gibiyim. İkindiyi de böyle eda etmeye muvaffak eyle, akşamı da öyle, yatsıyı da öyle…’ Sonra berzah âlemine nur saçan, nur oluşturan, nur fevvareleri oluşturan teheccüd namazı…

Sünnet ve nafile namazlar “cebren linnoksan”dır; yani, farz namazlardaki noksanları tamamlar, eksiği gediği giderir. Cenâb-ı Hak sünnet namazları ve diğer nafileleri edâya, ekstradan bir yakınlık va’dinde bulunmuştur. Onları hafife almak ve geçiştirmek katiyen doğru değildir.

Ebu Hüreyre hazretleri Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

مَنْ خَافَ أَدْلَجَ وَمَنْ أَدْلَجَ بَلَغَ الْمَنْزِلَ

“Ahiret hesabıyla alâkalı endişeleri olan kimse gece yolculuğuna çıkar ve yol boyu teyakkuz halinde olur. Yola gece erkenden çıkan da varacağı menzile mutlaka ulaşır.”

 

“Hazreti Sadık u Masduk: ‘men hâfe edlece ve men edlece beleğa’l-menzile’ buyuruyor. Yani içinde azıcık gelecek adına korkusu olanlar gece yolculuğuna çıkarlar, gece yolculuğuna çıkanlar da menzile ulaşırlar, ulaşabileceği yere ulaşırlar. Yani bir insanın içinde küçük bir korku, bir endişe varsa gece yolculuğuna çıkar; gece seccadelerini teheccüdle taçlandırır, gözyaşlarıyla taçlandırır ve böyle yapan da menziline ulaşır, ulaşacağı yere ulaşır.

Yatsı namazından sonra , daha uyumadan veya bir miktar uyuduktan sonra, kılınacak nafile namaza “gece namazı“denir. Bir miktar uyuduktan sonra kalkılıp kılınırsa “Teheccüd” adını alır. Teheccüd namazı iki rekettan on iki rekata kadardır. İki rekatta bir selam verilmesi daha faziletlidir. (Muhammed Bin Abdullah Hanî, Âdâb, s. 264)

Teheccüd namazı, Rasul-i Ekrem -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimize vacip yani farz hükmündeydi. Bu namaz O’nun ümmeti için sünnet-i müekkededir.

Rasulullah -sallallâhu aleyhi ve selem- Efendimiz gece namazını hiç terk etmezdi. Öyle ki hastalanacak veya ağırlık hissedecek olsa oturarak kılardı. (Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 18) “Sabah namazından önce kılınan iki rek’at nâfile namaz dünyanın tamamından daha hayırlıdır.” (Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn, 96) buyururdu. Gözümün nûru diye tavsif ettiği namazı geceleri daha bir iştiyak ve arzû ile kılardı. Ayakları şişecek kadar kendinde geçerek kıldığı teheccüd namazına olan iştihâsını şöyle dile getirmişti:

“Allâh her peygamberde belirli birşeye karşı aşırı bir istek yaratmıştır. Benim en çok hoşlandığım şey de gece ibâdetidir…” (Heysemî, Mecmau’z-zevâid, II, 271)

Allâh’a yaklaştıran en mühim ibâdet olması hasebiyle ümmetinin de bu nimetten nasiblenmelerini arzû ederlerdi. Öncelikle yakın akrabasından tebliğe başlayan Efendimiz, bir gece Ali ile Fâtımâ -radıyallâhu anhümâ-‘nın kapısını çalmış ve onlara:

– “Namaz kılmayacak mısınız?” (Buhârî, Teheccüd, 5) buyurarak geceyi boş geçirmemelerini istemişti.

Geceleri sesleriyle şenlendirenler, seccadeleriyle buluşanlar, ah u efganlarıyla bulundukları yerleri inletenler, aksisedaları karşısında bazen inleyenler, iniltiyi yeterli bulmayıp kendini yere serenler, gece yolcuları bunlar. Ve bunlar miraç yapıyor gibi bir farklı buuda girebilirler. İnsanlığın İftihar Tablosu’na da kalp ötesi ruh ufku, belki sır ufku, belki hafi ufku, belki ahfa ufku, onun bu geceleri değerlendirmesi sayesinde müyesser olmuştur. Nerden biliyorsunuz? Daha ilk dönem itibarıyla ‘ya eyyühe’l-müzzemmil kumi’l-leyl / ey örtüsüne bürünen insan, kalk gecede’ diyor. Ve herkesi tebcil, takdir, tazim sadedinde ‘tetecâfâ cunûbuhum ani’l-medâcii yed’ûne rabbehum havfen ve tamean / Döşek bütün sıcaklığıyla -ne manaya geliyorsa onu siz düşünün- kendi bağrına bağladığı bir dönemde o farklı farklı iç içe sıcaklıkları terk ederek kalkıp dergah-ı ulûhiyette kemerbeste-i ubudiyetle el pençe divan dururlar’ diyor Allah. ‘El pençe divan durur, tazimle Allah’a karşı saygılarını ifade ederler.’ diyor Secde sure-i celilesinde. Gece yolculuğu bunlar. Bunlarla insan bir manada miraç yapıyor gibi olur.

Hazreti Pir, beş vaktin beş vakte vech-i tahsisini anlattığı yerde berzah âlemini, öldükten sonra âlemi aydınlatacak ziyanın, şulelerin, projektörlerin teheccüd namazı olduğuna dikkatleri çekiyor. Gece namazı…”

“Gece vakti ise hem kışı, hem kabri, hem âlem-i berzahı ifham ile, ruh-u beşer rahmet-i Rahmâna ne derece muhtaç olduğunu insana hatırlatır. Ve gecede teheccüd ise, kabir gecesinde ve berzah karanlığında ne kadar lüzumlu bir ışık olduğunu bildirir, ikaz eder. Ve bütün bu inkılâbât içinde, Cenâb-ı Mün’im-i Hakikînin nihayetsiz nimetlerini ihtar ile, ne derece hamd ve senâya müstehak olduğunu ilân eder. [Bediüzzaman Said Nursi, Dokuzuncu Söz]

Geceler, Cenâb-ı Hakk’a açılmanın koyları, vuslata ermenin rıhtımları gibidir.  

http://www.herkul.org/index.php/bamteli/bamteli-arsiv/10180-derin-kuyu-izdirap-ve-cirpinislar

2.Soru:Çoklarının gecelerdeki ızdıraptan ve bitmek bilmeyen karanlıktan dert yanmasına rağmen bazı Hak dostlarının geceyi gündüze tercih ettikleri görülüyor. Bir yönüyle yalnızlık ve ızdırap da denebilecek gecenin gündüze tercihinde ne türlü mülahazalar söz konusudur?

-Geceler, Cenâb-ı Hakk’a açılmanın koyları, vuslata ermenin rıhtımları gibidir. Geceler, sırlı vâridatıyla her zaman Hak dostlarına bir mûsikî gibi te’sir eder ve duygu duygu onların gönüllerine damlar. İlahî rahmete bel bağlayan ve hep ümitle soluklanan Hak erleri her gece uyanmanın ve yataktan uzaklaşmanın çok zor olduğu demlerde kalkar, rahat döşeklerini terk eder, seccadelerine koşar, O’na içlerini döker, inler ve O’nun merhametine sığınırlar.

-Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in haber verdiğine göre; “Rabbimiz her gece yarısı, gecenin son üçte birinde dünya semasına iner ve şöyle buyurur: ‘Bana dua edene icabet ederim, Benden isteyene veririm, Benden bağışlanmayı dileyeni bağışlarım!’ Bu, fecir doğana kadar böyle devam eder.” Cenâb-ı Hakk’ın “iner” denilerek ifade edilen tenezzülü, teveccüh etmesi ve dua eden kuluna icâbetle mukabelede bulunması şeklinde anlaşılmalıdır.

– Hazreti Âişe der ki: Bir gün Rasûlullah yanıma geldi ve “Âişe, bu gece Rabbime ibadet etmem için bana izin verir misin?” buyurdu. Ben de, “Ey Allah’ın Rasûlü, ben senin yakınlığını da severim, isteklerini de.” dedim. Kalktı, odadaki su ibriğine vardı, abdest aldı, suyu çok da dökmedi, sonra namaza ve Kur’ân okumaya başladı. Çok geçmedi ki ağlamaya durdu. O kadar ağladı ki gözyaşlarının yeri ıslattığını gördüm. Sonra Bilâl geldi, kendisine sabah namazını bildiriyordu. Baktı ki O ağlıyor, “Ey Allah’ın Elçisi, dedi, Allah Teâlâ senin geçmiş ve gelecek günahını affetmiş olduğu halde ağlıyor musun?” “Ey Bilâl, buyurdu, şu halde ben şükreden bir kul olmayayım mı?’ Bundan sonra buyurdu ki, ‘Nasıl ağlamayayım, Allah Teâlâ bu gece “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde, düşünen insanlar için ayetler vardır. Onlar ki, Allah’ı kâh ayakta divan durarak, kâh oturarak, zaman zaman da yanları üzere uzanmış olarak zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve derler ki: “Ey büyük Rabb’imiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın. Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz. Sen bizi o ateş azabından koru!” (Âl-i İmran Sûresi, 3/190-191)  ayetlerini indirdi. Rasûlullah bunu söyledi, sonra da“Vay onu okuyup da, o konuda tefekkür etmeyenlere! Vay onu çeneleri arasında çiğneyip de onun hakkında derince düşünmeyenlere!” buyurdu.

-Gecelerdeki sırlı çağrıyı duyanlar hemen toparlanır, tâ göklere kadar bütün âfâkı rasat etmeye durur; mehtaptan işaretler alır; yıldızların büyülü edalarıyla kendilerinden geçerler:

“Dinle de yıldızların şu hutbe-i şîrînini,
Nâme-i nûrunu hikmet, bak ne takrîr eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş Hak lisanıyla derler:
Bir Kadîr-i Zülcelâl’in haşmet-i sultânına,
Birer bürhân-ı nur-efşânız vücûd-u Sâni’a;
Hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz!

Böyle yüz bin dil ile yüz bin bürhân gösteririz;
İşittiririz insan olan insana..
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü;
Hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz!”
 (Hazreti Bediüzzaman)

-Gecelerin o sırlı ve sihirli iklimlerinde her zaman Cânan ilinden gelen esintilerin inceliği ve bu inceliği duyan ruhların vecd ü heyecanı hissedilir; hissedilir de gönül, bütün leylîlere o kendine has temâşâ ufkundan, İbrahim Hakkı gibi:

“Ey dîde nedir uyku, gel uyan gecelerde;
Kevkeblerin et seyrini, seyran gecelerde.
Bak hey’et-i âlemde bu hikmetleri seyret;
Bul Sâni’ini ol âna mihman gecelerde.
Çün gündüz olursun nice ağyâr ile gafil,
Ko gafleti dildârdan utan gecelerde.
Az ye, az uyu, hayrete var, fâni ol andan
Bul bekâ ol âna mihman gecelerde.”

diyerek seslenir ve onları sonsuzu rasat etmeye çağırır.

-Ehl-i hakikatin geceyi gündüze tercih etmeleri, kabzı basta tercih etmeleri gibidir. Gece de, kabz da elinizde değildir; ikisi de bir yönüyle cebr-i lutfîdir. İnsan temkinli hareket eder ve bast ararmışçasına sabırla aydınlığın peşine düşerse, kabz gibi “gece” de bir açılma rıhtımı halini alır. Karanlık sıkıştırdıkça, ruh başka âlemlere menfezler aralar. Bu, yalnızca rüyalar yoluyla da olmaz. Rüya, bu menfezlerden sadece biridir.

-Her sıkıntı bir kolaylığa, her kabz bir basta ve her gece bir nehara gebedir ama haml müddetine sabretmek gerekir. Bir Hak dostu ne hoş söylemiştir: “Ey gece! Karar kararabildiğin kadar; zira (karanlığın en amansızlaştığı an, şafakların da sökün edeceği andır) kararmanın son noktası aydınlığın başlangıcıdır!”

İbretlik Hatıralar  OSMAN ŞIMŞEK

Muhterem Hocaefendi’ye göre; geceler Cenâb-ı Hakk’a açılmanın koyları ve vuslata ermenin rıhtımları gibidir. Gece namazı ise, İsra’ya bir davet ve Mi’raca bir çağrıdır. Evet, her mü’min, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in gökler ötesine yürüdüğü o saatlerde kalkıp Mi’racın gölgesinde farklı bir yükselişe geçebilir; şahsî hayatı adına bir nevî mirac yapabilir.

Aziz Hocamız, en ağır şartlar altında ve hastalıklarla kıvrandığı zamanlarda dahi gece namazını hiç kaçırmaz; teheccüdünü asla ihmal etmez. Her gece yarısı kalkar, “Seven sevdiğinin yanına gitti; aşık maşukuyla buluştu; Rabbim, ben de Sana geldim” diyerek namaza, evrâd ü ezkâra, tefekküre ve niyaza koyulur. Odasının kapısına ya da duvarına kulağınızı verseniz; içli içli yakardığını, bazen hıçkırıklarla inlediğini ve Cenab-ı Hakk’a yana yakıla içini döktüğünü duyarsınız.

Muhterem Hocamız, kendisi her gecesini nurlandırdığı gibi, dostlarının da karanlıkları aydınlatmalarını ve kıyam-ı leyl ile ruhânîlik kazanmalarını ister. Hemen her fırsatta gecenin ihya edilmesi gerektiğini nazara verir; Rahman’ın kullarının Allah’ın rızası için secdede ve kıyamda geceleyen kimseler olduklarını (Furkan, 25/64); gecenin az bir kısmında uyuyup seherlerde istiğfar ettiklerini (Zâriyât, 51/51); rahat döşeklerinden uzaklaşıp havf ve reca dengesi içinde Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakardıklarını (Secde, 32/16) anlatan ayetleri hatırlatır.

Geçen gün, mevzu dönüp dolaştı ve yine teheccüde geldi. Hocaefendi, muallâ validesini de yâd ettiği sohbette şunları söyledi:

Uyanmanın ve yataktan uzaklaşmanın çok zor olduğu demlerde kalkıp, rahat döşeği terk etmek ve Mevla-yı Müteâl’e iç döküp O’nun merhametine sığınmak çok önemlidir. Ne var ki, insan buna bir anda muvaffak olamayabilir. Fakat, şayet tedbirli olur, temkinli davranır ve bu hususta nefsini bir müddet zorlarsa, zamanla gece ibadeti de onun tabiatının bir yanı halini alır. Öyle ki, artık bir gece teheccüde kalkamasa, hayatında büyük bir boşluk meydana gelmiş gibi hisseder, gönlü dağidar olur. Evet, bir süre zorlana zorlana da olsa, nihayet gece kıyamını tabiatına mal ederse, gayrı Rabbine içini dökmek, Kur’an’ın ruhani atmosferine girmek ve Rasûl-ü Ekrem’le bir nevi hasbihal etmek için geceleri sabırsızlıkla beklemeye başlar.

Geceyi ihya niyetiyle ve Cenâb-ı Hakk’a müteveccih olarak uykuya dalmak da rahat uyanmaya ve dinç kalkmaya vesiledir. İlk kez muhtereme annemden duyup öğrendiğim, daha sonra çok küçük farklarla bazı kitaplarda da gördüğüm oldukça kısa bir duanın istenen vakitte kalkma hususunda çok tesirli olduğa inanıyorum. Validem, uyumadan önce şöyle derdi:

 “Allahım, beni vakitlerin en sevimlisinde, en uygun saatte uyandır ve nezdindeki en güzel amelleri işlemeye, katında makbul işlerle vakti değerlendirmeye muvaffak kıl!”

Evet, ben bu kısacık duanın çok tesirli olduğunu gördüm; bunu okuyunca hiçbir zaman saat kurmaya falan ihtiyaç duymadım. Zira, onu okuma ve ihtiva ettiği mülahazalarla dolma, gönülden Cenab-ı Hakk’a yönelme ve kendini O’na emanet etme manasına geliyor. Allah Teâlâ da, Kendisine teveccüh eden insanı mukabelesiz bırakmıyor; en münasip bir anda onu uyandırıyor ve içine attığı ibadet ihtiyacı ya da iştiyakıyla sıcacık yatağından kaldırıyor.

Gerçi ben biraz da bir espriye bağlı olarak bu kısa duaya bir satır daha ekliyorum; uyumaya niyetlendiğim zaman, önce “Allahümme enimnî fi akrabi akrabi akrabi ân – Allahım, beni en yakın, en yakın, en yakın zamanda uyut!” diyor ve sonra da duanın diğer iki satırını söylüyorum. Çünkü, uyumakta çok zorlanıyorum; bazen yarım saat, bir saat kıvranıyor ama bir türlü uykuya dalamıyorum. Dolayısıyla, “Allahım bana bir an önce uyuma fırsatı ver, ihtiyacım olan istirahati temin ettir; sonra da en münasip vakitte erkenden kaldır ve nezdinde en makbul sayılan güzel işleri yaptır.” diyorum.

Evet, insan Cenâb-ı Hakk’a müteveccih olur ve O’ndan kulluk yolunda yardım talep ederse, Allah Teâlâ da onun içine o ibadeti ifâ etme aşk u iştiyakını ihsan eder. Allah Azze ve Celle zamanla en zorları bile kolaylaştırır. İşte o zaman altından kalkılması çok güç olan işler dahi, derin bir ibadet neşvesi ve bir zevk zemzemesi içinde yerine getirilebilecek kıvama ulaşır ve Allah’ın izni ve inayetiyle, insan onlarla meşgul olurken hiçbir ağırlık hissetmeyeceği bir ruh ufkuna kavuşur.

Bu zirveye de ancak iki kanat sayesinde varılır: İstiğfar, tevbe ve inâbeyle, şer düşüncelerinin ayaklarına zincir vurma, kötülüklerin önünü kesme; tazarru, niyaz ve dualarla da hayır temayüllerini güçlendirme, iradeyi takviye etme.

MARİFETNAME AYDINLIĞINDA GECELER Selman Rüstemoğlu  http://www.yeniumit.com.tr

MP3 DİNLEME

Gel Uyan Gecelerde Erzurumlu İbrahim Hakkı

 

Ey dîde nedir uyku gel uyan gecelerde

Kevkeblerin et seyrini seyrân gecelerde

Bak, hey’et-i âlemde bu hikmetleri seyret
Bul Sâniini ol O’na hayrân gecelerde

Çün gündüz olursun nice ağyâr ile gâfil
Ko gafleti, dildârdan utan gecelerde

Gafletle uyumak ne revâ abd-i hakîre
Şefkatle nidâ eyleye Rahmân gecelerde

Cümle geceyi uyuma Kayyûm’u seversen
Tâ hay olasın Hayy ile ey cân gecelerde

Âşıklar uyumaz gece hem sen uyuma kim
Gönlün gözüne görüne cânân gecelerde

Dil beyt-i Hudâdır onu pâk eyle sivâdan
Kasrına nüzûl eyler o Sultân gecelerde

Az ye az uyu hayrete var fânî ol ondan
Bul cân-ı bekâ ol O’na mihmân gecelerde

Allah için ol halka mukârin gece gündüz
Ey Hakkı, nihân-ı aşk oduna yan gecelerde

 

Kur’ân’ın nüzûle başlamasından çok geçmeden; önce bütün ümmete, daha sonra ise sadece Efendimiz (sav)’e teheccüd farz kılındı. Ama, ümmet için sonradan, zayıf oldukları için müekked sünnet olarak bırakıldı.

Teheccüd namazına uykuyu bölerek kalkılır. Gecenin kıymetini bilmeyenlerin uykuda olduğu o anlarda yepyeni dünyalar kurulur. Dünya baştan başa pırıl pırıl temizlenir. Zira, Rahman’ın nüzûl edeceği sarayın gündüzün kir ve pasını sinesinde barındırdığını düşünmek mümkün değildir. Pak kılma ameliyesini manevi olarak düşünebildiğimiz gibi, maddî olarak da düşünmemize engel bir husus yoktur. Böyle düşünülmezse, pak olmayan birçok insanın bulunduğu dünyamızın bu uzun süre zarfında pırıl pırıl kalmasını nasıl düşünebiliriz. Kudsi Hadis’te, Rahman’ın her gece -keyfiyeti bizce meçhul- dünyamız semasını şereflendirip, tevbe ve istiğfar edenlerin dualarını kabul edileceği, rızık isteyenlere verileceği ferman edilmektedir.

Yazıda, İsmail Hakkı Hazretlerinin Gece Namazı ile ilgili yazdığı şiirin tahlili yer almaktadır.

Marifetname, Hasankale’li İbrahim Hakkı Hazretleri’nin meşhur eseridir. Eser ansiklopedi tarzında yazılmış olup devrinin bütün ilimlerini; aritmetikle başlayıp, matematiğin diğer konularından astronomi, iklim bilimleri, anotomi ve fizyolojiye kadar inceden inceye araştırarak işleyen ve XVIII. asırda müslümanların ilim seviyelerini gösteren kaynak kitap niteliğindedir. İslâm aliminin, kâinatı kâinat hisabına değil Yaratıcı’yı tanıma ve kelamından ne murad ettiğini anlama maksadıyla incelediğini ve incelemesi gerektiğini, Marifetname’yi okuyarak anlayabiliriz. Hz. Hakkı adeta “kalbin ziyası ulûm-u diniyedir, aklın nuru fünûn-u medeniyedir ikisi birleşirse hakikat ortaya çıkar” gerçeğinin isbatını yapmaktadır. Eserin bir kısmı gecelere ve değerlendirilmesine ayrılmıştır. Kitabın tamamında olduğu gibi burada da sık sık nazma başvurulmuş ve anlatıma büyük bir zenginlik kazandırılmıştır. Bu bölümdeki nazımlar, Hazret’in himmetine sığınılarak ve Mevlamızın inayeti umularak izah edilmeye çalışıldı.

Gece karanlık zülüfleriyle ortalığı kaplamaya başlayınca, herkesin uykuda olduğu bir sırada kalkıp seccadeye koşup iki damla gözyaşı bırakmak… Seccadenin kendisi ile geceler boyu hemdem olunduğuna şahit olması… Kimseciklerin okşamadığı zamanlarda seccadenin insanın alnından öpmesi… Herşeyin ölü gibi göründüğü, ölüme yakın olduğu bir sırada geceyi hayatlandırmak… Şimdi geceleri İbrahim Hakkı (ks) hazretlerinden dinleyelim:

Ey dide nedir uyku gel uyan gecelerde,
Kevkeblerin et seyrini seyran gecelerde.

Gece gökyüzünü temâşâ edebilmek çok önemlidir. “İmanın kuvveti ile tefekkür ufkunun genişliği doğru orantılıdır” diyebiliriz. İnsanda bir anahtar olarak bulunan benlik duygusu bir kısım karşılaştırmalar yaparak yaratıcısını bulmak ve tanımak için kullanılmaya yarayacaksa işte bu tefekkür ufkunun genişliği ile çok ilgilidir. Sabah-akşam küçücük odalara sıkıştırılmış olarak yaşayan ve görebildiği en uzak mesafe olarak balkon altlarını bulabilen insan, kendini bulunduğu mekan, sahip olduğu veya olmadığı, sözünü geçirip geçiremediği eşya ile karşılaştırınca güçlü olduğunu zanneder. Diğer taraftan dünyayı ve içindekileri tozu ve toprağıyla, ışığı ve karanlığıyla geride bırakıp, her akşam bir başka şehrayin düzenlenen gök yüzüne, sonu bilinmeyen uçsuz bucaksız gökyüzüne bakıp küçüklüğünü anlayabilir.

Şehitlerin efendisinin -Efendimiz olsun- arslan avcısı Hamza olmaktan Allah’ın arslanı Hamza olmaya yükseldiği sıradaki şu itirafı ne kadar manidardır; “Çölde geceler boyu dolaşırken, Ya Rasûlallah Allah’ın dört duvar arasına sığmayacağını anlamıştım. “Ve bedevinin Aleme üstad olmasını sağlayan muhteşem mantık; “Bir yerdeki ayak izi oradan birinin geçtiğini gösterir, yıldızları ve sistemleriyle şu muhteşem kâinat da bir terbiyeciyi ve düzen koyucuyu göstermez mi?”

Rabbimiz Ra’d Suresi, onaltıncı âyette bakınız ne buyuruyor. “De ki: Göklerin ve yerin rabbi kimdir, de ki; Allah’tır. O’ndan başkalarını, kendi kendilerine ne bir faydası, ne bir zararı dokunabilir bir takım yaratıcılar mı tutuyorsunuz de. Ve yine de ki: Hiç körle gören bir olur mu, yahut karanlıklar ile nûr? Yoksa Allah’a O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma kendilerine benzer mi göründü? De ki: Allah her şeyi yaratandır. O birdir herşeye galib ve hâkimdir.” Yine Marifetname’ye dönüyoruz.

Bak hey’eti âlemde bu hikmetleri seyret,
Bul sani’ini ol O’na hayran gecelerde. 

Sanatkârı bulmada ve O’na hayran olmada İbrahim (as) ne güzel örnektir. Göklere bakar bir yıldız görür, ama birazdan batacaktır, o yıldız gibi batan şeylerin sevilmeyeceğini anlatacaktır bize İbrahim Efendimiz (as). Hikmetlerin seyrine devam edecek yeni doğan ayı görecektir ve o da batacaktır sonra; batan şeyler de sevilir mi imiş? Sonra güneş en büyük olarak yerini alacak, sonra o da batacaktır. Sonra da ayı, yıldızı, güneşi ile, milyonlarca yıldız ve sistemleri ile göğü tesbih taneleri gibi çeviren yüce Yaratıcı, Tek Sanatkâr bulunacak ve belki de O’na şöyle seslenilecek-tir: “Ey beni uçsuz bucaksız büyük kâinat içinde nokta kadar küçük yaratıp sonra da akıl vererek varlığını anlamak ve kavramak konusunda kabiliyetli yapan yüce sanatkâr” ya da O’nu tanıdığı ölçüde “Ve beni kelamına muhatap kabûl eden Allah’ım” diyecek O’na ibadet etmenin yollarını arayacaktır. Batılı Hristiyan astronom Jean’a veya birbaşka hıristiyan Pascal’a İbrahim? demek doğru olur mu? Çünkü onlar da Muhteşem Sanatkârı tefekküri olarak buluyor; biri büyülenmiş gibi yağmur altında şemsiyesini açmayı unutarak; yağmura eşlik eden gözyaşlarıyla kendinden geçiyor, diğeri de Sanatkâr’ı tanıma yolunda bir ışık bulma ümidiyla kiliseye kapanıyordu. Çünkü gecelerde. Haz-reti Hakkı’ının deyişiyle;

Çü mahitab-ı şeb eyler şarab-ı aşk tahur,
Pilalesin leb-i hur eyle ba’de nisfülleyli. 

Ve

Uyuma şeb nazar eyle cihana ey Hakkı,
Cemal-i aşk-ı zuhur eyle ba’de nisfülleyli. 

Yani; gece yarısından sonra, pırıl pırıl pırıldayan ay ter temiz aşk şarabı sunar o şarabı Cennet hurisinin dudağı olan kadehinle iç, o şarap sarhoş etmez uyandırıverir insanı da ondan bir yudum alan cihana nazar eylerse aşkın apaçık güzelliğini seyredebilir.

Ezher bin Muğis (ks) anlatıyor; “Bir gece rüyamda dünya kadınlarına benzemeyecek güzellikte bir kadın gördüm. Ona kim olduğunu sordum, Cennet hurilerinden biriyim diye cevap verdi. Benimle evlenir misin diye sorunca beni efendimden iste ve mihrimi hazırla diye cevap verdi. Mihrin nedir dediğimde de çokca gece ibadetidir dedi…”

Dinlemeyi bilene bakınız yıldızlar neler anlatıyor;

Birer bürhan-ı nur-efşanız vucub-u Sania, hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz.
Bir Cemil-i Zülcelal’in dest-i hikmetiyle takılmış binler güzel meyveleriz biz.
Böyle yüzbin dil ile, yüzbin bürhan gösteririz, işittiririz insan olan insana,
Kör olası dinsiz gözü görmez oldu yüzümüzü, hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz. 

Esere dönelim;

Çün gündüz olursun nice ağyar ile gafil,
Koy gafleti dildardan utan gecelerde. 

Hazreti Hakkı izah ediyor;

Gündüz olur kesb ve gece aşk-ı yar,
Aşık eder her gece zikri Hûda.
Gündüzüm gaflettesin bizden dahi şeb habta,
Ya ne vakt eylersin ey aşık bize tatlı niyaz.
Sen bize öyle feramuz eyledin güyaki sen,
Bir dahi raci değilsin aslına gel etme naz.
Nim-i şeb kalk ağla derdinle teveccüh kıl bana,
Ta seni celb edeyim gütah ola rah-ı diraz.
Nevm gaflettir ahi-i mevt olma hayy ol aşkla,
Gece Hakkı habı az et habı az let habı az. 

Yani; gündüz kazanç gece sevgiliyle birlikte olmak zamanıdır, aşık her gece Hûda’sını zikreder. Nasıl zikretmesin ki onu yarattı, canlı olarak yarattı, insan olarak yarattı, müslümanlar arasında yarattı, hidayet etti. Rabiatül Adviye (ks) gibi hava kararıp her sevgili sevgilisinin yanına vardığında, sevgililer sevgilisinin kapısının tokmağına dokunma lazım değil midir aşık olana Peygamber aşığı Fuzûli ne güzel konuşturur Mecnûn’u;

Ya Rab bela-yı aşk ile kıl aşina beni,
Ya Rab bela-yı aşkdan etme cüda beni. 

Aşığın endişesi ne güzel ifade edilir sahabe efendilerimizin ağzında; “Uzun zaman oldu Rabbim bir musibete düçar olmadım, acaba unutuldum mu? gerçi Sen unutmazsın, kul Senin yanındaki yerini gönlünü de Sana ayırdığı yer ile anlamalı, demek gaflete düştüm.” Ve ömründe bir kere güldüğü-o da oğlunun vefatı üzerine-bilinen bir başka aşığın “Demek bizim gibilerle de alış veriş yaparmışsın” deyişi izah ediyor herhalde şu aşk işini.

Bir başka aşık ise “Reh-i sevdaya girdik bize ar namus lazım değildir” diyerek aşkı bir başka boyutta tarif ediyor.

Ve; gündüzler boyu gaflette, geceler boyu da uykuda olan ve aşıklık iddia edenin niyazı ne vakit olacaktır. Sevgilim dediğini o kadar ihmal ediyorsun ki bir daha onu görmeyecek gibisin-ne mümkün!-Gece yarısı kalkıp iştiyakla bana yönelmelisin ki seni yanıma alayım, dağ taş dümdüz yol olsun senin için. Uyku gaflettir, uyuyan ölümle kardeştir, sen öyle olma, aşkla hayat bul, gece az uyu, az uyu, ey Hakkı.

Gafletle uyumak ne reva abd-i hakire,
Şefkatle nide eyleye Rahman gecelerde.
Hak nida eyler ki “hel min sailîn” her nim-i şeb,
Kim ne isterse ol berhüdar olur vakt-i seher, 

Aşık olmak erkişinin işidir doğru, ama abd-i hakir her kişi değil midir? Abd-i hakir; iki yıla kadar yürümeyi öğrenen, derdini anlatmayı ancak beş-altı yaşında beceren, kendi ihtiyaçlarını görebilecek hale gelmek için yirmi yıl bekleyen insan, bir mikroba karşı yenik düşen insan abd-i hakir değil midir?

Rivayet edilir ki Allah (cc)’ın sevgili kullarından biri kendi kendine “Acaba Allah (cc)’ın sinekleri yaratmasının hikmeti ne ola ki, işe yaramaz şeyler” diye düşünmüş. Tam o sırada bir sinek dile gelmiş ve “Rabbimin şu koca kafalı insanları yaratmasının hikmeti nedir acaba, onların isyan için kullandıkları kafalarından sinek yaratsaydı tesbih eden binlerce kul olurduk” demiş.

Sinek nazarında bile abd-i hakir.
Rahman; mü’min kâfir herkesi koruyan, yaşatan ve rızıklandıran Rab; yok mu isteyen diye seslenir gece yarısında ve her seher vakti, ah o seher vakti, o seher vakti, kim ne isterse ona verilir seher vaktinde.

Mevlana, kul olmanın aslında bir zevk işi olduğunu, Mesnevisinde şöyle anlatıyor;

Men bendeşudem, bende şudem, bendeşudem,
Men bende beşer ufkende şudem,
Her bende ki azad şeved şad şeved,
Men şadezanem ki türabende-şudem. 

Yani; kul oldum, kul oldum, kul oldum, ne mutlu bana ki kul oldum, hayret herkes azad edilince mes’ud oluyor, bense izinin tozuna yüz sürebildiğim için mes’udum.

Cümle geceyi uyuma Kayyumu seversen,
Ta hayy olasın Hayy ile ey can gecelerde.
Ayet-el Kürsî “Allah; O yegane

Hakk mabuddur ki, hakikatte O’ndan başka ma’bud yoktur. (Ezeli, ebedi hayat ile) diridir, (Zatiyle ve kemaliyle) kâimdir. O’nu ne gaflet basar ne uyku, göklerde ne var yerde ne varsa hepsi onun…” diye başlıyor. Uyku ve uyuklama kendisinde bulunmayan, olarak kendini tanıtıyor Rabbimiz. Uyku ve uyuklama olmaması Ma’budun hususiyetidir anlamına gelse de, rızayı kazanmak da aşk iddiasındaki için sevgiliye benzemekle olmaz mı? Feridüddin Attar, Mantıkü’t Tayr isimli eserinde Hüdhüd’ün ağzından sevgilisi suya düşen aşığın, kendini suya attığı, bunu yapış sebebi sorulunca, aşığa sevgilinin yanında olmak düşer dediğini anlatıyor.

Marifetnamede, Zebur’da şöyle bir âyet olduğu yazılmış; “Ey kulum! Beni gece karanlığında kendine senden daha yakın bulursun, ara ki bulasın.” Ve bir hadiste Habibullah (SAV) buyuruyor; “Cenâb-ı Hakk gece yarısı geçtikten sonra semaya tecelli eder ve yok mu isteyen, vereyim, yalvaran yok mu, kabûl edeyim, af dileyen yok mu, affedeyim. “Kula yakışan nedir artık?

Dane-i can cism ile çün gahtır
Cism uyursa danesi bigah olur. 

Yani, can tohumu vücut ile vardır, vücut toprağına atılmış tohum gibidir can tohumu, uykuya dalınca insan gidecek yer bulamaz ortada kalakalır. Bigah oluşun süresi uzadıkça, can tohumunda yerini bulamamış tohum gibi çürümeye başlar.

Bilal-i Habeşi (ra)’nin sabah ezanı için mescide giderken yüksek sesle okuduğu rivayet edilen sözler var. Efendimiz (sav) sahurla ilgili bir hadiste “siz Bilal’in ezanıyla imsak etmeyin çünkü o biraz erken okur” dediğine göre Hz. Bilal bunları oldukça erken bir vakitte söylüyordu demektir. Şöyle;

Uyanın, uyanın ey uyuyanlar,
Sabahın ilk ışıkları karanlık ordularını perişen etti,
Ey uyuyan, uyan uykudan, gecen hezimete koşuyor.
Ve ey uykusunda boğulan, uyuyorsun, O Rabbin uyumuyor. 

Sahur vaktinde uyuyanların geceleri hezimete koşuyor öyle mi? Sahur gecenin son üçte birindedir ve o saat’te uyuyanın uykusu hezimete koşmaktadır Hz. Bilal’e göre. Uykusunda boğulmayan ise Hayy ile hayattar olma yoluna girmiş elemektir. Böylece dane-i can gah olacak yerini bulmuş olur.

Aşıklar uyumaz gece, hem sen uyuma ki,
Gönlün gözüne görüne canan gecelerde. 

Aşığa göre gecenin bir haritası vardır. Mevsim mevsimdir gece. Ve geceden en uzun süren mevsim bahar mevsimidir. Yazla başlar gece, kamer-i takvimde günler güneşin batışıyla başlar ve işte yatsı vaktine kadar yaz mevsimi sürer, sonra sonbahar, sonra kışta herkesin ve her-şeyin dinlenmeye başlaması gibi aşık da gecenin kışında dinlenmeye çekilir. Fakat kısa sürer “Kış, gecenin üçte biri veya ikisi geçince uyanır ve bahar mevsimine girer. Aşık gönül gözüne görünecek cananı aramaya başlayacaktır. Efendimiz (sav) buyuruyor “Şeytan, uykuya dalanın boynuna üç düğüm atar, gece kalkıp, dişlerini misvaklayıp, abdest alıp, tefekkür âyetlerini okuyandan o düğümler çözülür ve mü’min dinç olarak sabaha erer.”

Hz, Hakkı söylüyor:
Ref’eder dildar-ı vechinden nikabın vakt-i subh,
Onu seyreyler o kim hüşyar olur vakt-i seher. 

Yani, sevgili sabah vakti yüzünün örtüsünü kaldırır, aşık onu apaçık seyredebilir, ta ki seher vaktinde uyanık olsun. Cahit Zarifoğlu, Serçe-kuş isimli kitabında güzelliği bilenlerin onu görmek için nasıl davrandıklarını şöyle anlatıyor: “Güzelliği görmek için ona biraz yaklaşıyorlar. Güneşin doğmasına henüz bir saat kadar var. Uyanıyorlar ve bununla birlikte, karanlığa rağmen, görüyorlar ki; gök açılıyor ve oradan Allah’ın yolladıkları bölük bölük yeryüzüne iniyor. Bunu görebilmek için, kimbilir kaç yıl onların uykularının üzerine güneş doğmadı.

Güzellik uykuyu bırakıp bakınca görülebilir. Aksi halde baş tarafı dinlenmemiş bir masal gibi güzelliği anlamak da zor. Güneş doğduktan sonra gözlerini açanlar için geçen her dakika güzelliği anlamak için kaybedilmiş olacak.”

Sonrada;
Lezzet-i güftar-ı canan canda kalmıştır henüz,
Allah Allah o ne şirin leb ne şeker güftar idi
.

Tefekkür âyetleriyle sevgili ile sohbete dalan aşık şöyle diyecektir; Sevgilinin sözlerinin lezzetini hâlâ ruhumda hissediyorum, Allah Allah, ne lezzet, ne zevk, ne tatlı söz, ne şirin sohbetti o. Ve ertesi gece, ertesi gece, ertesi gece… Ta uyanıncaya kadar. “İnsanlar uykudadır, berzah sabahında uyanacaklar.”

“O sağ elindeki de ne ey Musa? O dedi: O benim asamdır. Üzerine dayanırım, davarlarıma yaprak çırparım. Onda benim diğer şahsi ihtiyaçlarımı karşılayacak hususlar da vardır…” Şu mükalemede, soruya verilecek yeterli cevap “O benim asamdır.” iken uzun uzun izahatın sebebi herhalde sevgiliyle konuşmanın tadını tadmış olmak olmalı.

Dil beyt-i Hüdâ’dır, onu pak eyle sıvadan,
Kasrına nüzul eyler Sultan gecelerde. 

Dil, kalb demektir. Eskiler kalbin tarifine başlarken, onun çam kozalağına benzeyen bir et parçası olan vücud uzvu olmadığını söyleyerek başlarlarmış. Belki de herşeyin maddî kalıplar ile ölçüleceği bir devrin gelişine hazırlanıyorlardı. İslâm ıstılahında maddî vücudla beraber bir de manevî vücud tabiri vardır ki onun tahrik yeri de maddî vücuddaki kalbe bedel bir merkezdir ve ona dil denilir. Sevgiler ise dilde olur.

Hüdâ, doğruyu gösteren, doğruya giden yollan açan demektir. O Allah’tır. Müslüman günde kırk defa O’na yönelir. Hidayet vermekle kendilerine nimet vermiş olduklarının yolunu göstermesi için yalvarışa geçer. En az kırk kere.

Beyt, ev demektir. Ka’be Bey-tullah’tır. Bir kudsi hadisten yola çıkılarak dilimize aktarılan bir hakikat var ayrıca; “Sığmam dedi Hakk arz u semaya, kenzen bilindi dil madeninden” yani “mü’min kulumun kalbinde bir hazine olarak bilinirim” dedi, Rabbimiz. Şah damarından daha yakın oluş sırrı…

Siva, başkası demektir. Evde ev sahibinden başkası olabilir mi? İnsana emanet verilen beyte insan beyt sahibinden izinsiz başkasını sokabilir mi?…

İbrahim Ethem’in (ks) bir oğlu vardı. Damda devesini arayan kişi O’na saraylardan sonra herşeyiyle beraber oğlunu da terkedip gitmişti. Fakat çok severdi. Unutamamıştı. Bir hacc sırasında uzaktan uzağa bir delikanlı gördü. Birdenbire kanı kaynamıştı. Bir fırsatını bulunca sordu delikanlıya kimin nesi olduğunu. Delikanlı eski hükümdarın oğlu olduğunu söyledi, babası birgün anlaşılmaz şekilde sarayı terkedip gitmişti. Oğlum dedi boynuna sarıldı yılların hasretiyle, mümkün olsa göğsünü açıp içine koyacak gibi sıkıyordu. Bir ses mi duydu, yoksa uyandı mı? “Bir kalbe iki sevgi sığmaz ey İbrahim” denmişti. O anda yöneldi Rabbine ve “Al sana ortak olan sevgiyi” dedi. Daha sözünü bitirmemişti ki oğlu yığılıverdi ayaklarının dibine. Sivadan pak etmek beyt-i Hüdâ’yı…

İnsanlar uykuyu severler, ihtiyaç olanın katlarınca uyurlar bazen ve kalblerinde ona bile bir yer ayırırlar. Uykunun vakti ise gecedir. Uyku sırasında temizlenmiş kalb diğerlerinden de temizlenme yoluna girmiştir ve böylece Sultan için kasrı hazırlanmıştır. Hazret-i Hakkı’nın deyişiyle;

Hezar kere dedim ey Hakkı Hakk’a gel geceler,
Yok olduğun bilesin ta O var için uyuma. 

Yani ey Hakkı, sen ey nefsim ve Hakk’a gelmek zamanıdır, küçücüklüğünü bir de uyku ile arttırma, lütfuyla varlığa erdiğin var için hazırlan, çünkü mahiyetine dercettiği beytine tenezzülen ziyarete geldiği vakittir geceler. Şiirimize dönelim;

Az ye, az uyu hayrete var fani ol onda,
Bul can-ı beka ol O’na mihman gecelerde. 

Ve

0l ki ekl ü şürb olur şuğli gece gündüz neman,
Uyku lazımdır ona bimar olur vakt-i seher. 

İnsanların en çok sevdiği şeylerden birisi de yemektir. Fakat “İnsanlar midelerinden daha zararlı birşey de doldurmamışlardır.” Müslümanlar arasında uzun yıllar bulunmuş bir hekim hasta azlığının sebebini araştırınca “acıkmadan yememek ve doymadan yemeyi bırakmak” sünnetinin hastalıklara meydan vermediğini keşfetmiş. İbn-i Sina’ya göre tıp da budur zaten.

Şeytana Rabbimiz sordu; sen kimsin, Ben kimim? O; Sen Sensin ben de benim diye cevablandırdı. Her türlü azaba katlandı gene de cevabını değiştirmeye yanaşmadı. Ne zaman aç kaldı, o zaman şöyle dedi; Sen Rabbi Rahimsin ve ben de senin aciz kulunum. Yusuf Aleyhisselam’ın deyişiyle madem nefis emmaredir yani kötü şeyleri emreder, onu terbiyenin metodu da herhalde şeytanı yola getiren metoddur.

Üç şey kalbi karartır; çok yemek, çok uyumak, çok konuşmak. Az yemek az uyumaya, az uyumak az konuşmaya sebep olur. Az yemekten maksat hayvanı arzuların kaynağı olan nefsi zayıflatıp şehveti tutsak etmektir. Zaten açlıkla nefsini zayıflatanın gönlü ve ruhu güç kazanır. Çok yemekte ilkin onları kazanmak, sonra yenilebilir duruma getirmek, sonra pişirmek ve hazmetmek, sonra onları boşaltmak, sonra vücudu onlardan meydana gelecek hastalıklardan korumak gibi hem vücudu hem zihni meşgul edecek külfetler vardır. İnsanın huylan ile yediği şeyler doğrudan ilgilidir. İnsanın yediği şeylerle uykuda geçirdiği süre de doğrudan ilgilidir. Fakat az yemek az uyumak demektir denilebilir. Sermayesi seher vakti olan insan ise uyuyarak onu da kaybederse elinde ne kalır? Hastalık.

Böylece can-ı beka bulmanın yoluna girilmiş olur. Can-ı beka bulmak nasıl olur, onu da bulmuş birinden dinleyelim. Geceler boyu bir çınar ağacının başında havanın zerrelerini rezonansa getiren Seyda’dan: “Fâniyim fâni olanı istemem, âcizim âciz olanı istemem, isterim fakat bir yâr-ı bâki isterim, zerreyim fakat bir şems-i sermed isterim, hiç ender hiçim fakat bu mevcudatı umûmen isterim.”

Allah için ol halka mukârin gece gündüz,
Ey Hakkı nihan aşk oduna yan gecelerde. 

Daha ne diyelim?…

———————————————-

Fethullah Gülen Hocaefendi, nebevî tavsiyeye uyarak vacip vitir namazını teheccüd sonrası eda etmek üzere geceye bırakmayı insanın teheccüde kalkmasını sağlayıcı bir faktör olarak ifade ediyor:

“Bazıları vitr-i vaciplerini geceye, gecenin son kısmına bırakıyorlar. Şöyle olur, böyle olur, bugün de kılmasam olur mu yani şu teheccüdü, gece kalkmasam olur mu?… En azından vacibi eda etme, o güçlü dürtüyle kalkarlar. Ondan sonra da nasıl olsa kalktım, iki rekat, dört rekat, yüreğim yetiyorsa şayet sekiz rekat… ‘men hâfe edlece’ hadis-i şerifine imtisalen eğer ileriye matuf endişeleri varsa gece yürüyüşüne çıkmalı. Ancak gece yürüyüşüne çıkanlar menzile ulaşabilirler. Az zikzak çizerler. İnşallah hiç zikzak çizmesinler. Ama az zikzak çizerler. Zikzak çizme beşerin tabiatında vardır. İnsanlığın İftihar Tablosu Sadık u Masduk ‘küllü’n-nâsi hattâûn ve hayru’l-hattâîne et-tevvâbûn’ buyuruyor. ‘Bütün insanlar hataya maruzdurlar.’ Mübalağa kipiyle ifade ediyor. ‘Çok fena hata yaparlar. Balıklamasına gider hataya aborde olurlar’ demektir bu. Ama bu hata yapanlar içinde izafi hayra sahip olan birileri vardır ki onlar da hemen düşer düşmez doğrulurlar. Seyyidina Hazreti Adem gibi, babaları gibi. ‘Rabbena zalemna enfüsena ve in lem tağfir lena ve terhamna le-nekûnenne mine’l-hâsirîn / Rabbimiz, nefsimize zulmettik, eğer bizi mağfiret etmez, yarlıgamazsan kaybedenlerden oluruz, halimiz budur, halimizi sana açıyoruz. Bize merhamet buyur.’ Talebi ortaya koymuyor, sadece o halin zaafını ortaya koyuyor. O düşüklüğü dillendiriyor. O sürçmeyi dillendiriyor. Yani halimize merhamet buyur.”

Kur’an’da gece ibadeti  

 

 

  • “Beni anmak için namaz eda et!” (Tâ hâ, 20/14) “secde et ve yaklaş” (Alak, 96/19) buyuran Allah, Kur’an’da pek çok yerde gece ibadetini, geceleri namaz, zikir ve dua ile değerlendirmeyi talim, tavsiye ve teşvik ediyor; geceyi ihyanın kul için ne denli önemli olduğunu ifade ediyor:
  • “Ey örtüsüne bürünen Resulüm! Geceleyin kalk da, az bir kısmı hariç geceyi ibadetle geçir! Duruma göre gecenin yarısında, veya bundan biraz daha azında veya fazlasında ibadet etmen de yeterlidir. Kur’ân’ı tertîl ile, düşünerek oku. Biz sana pek ağır bir söz vahyedeceğiz. Muhakkak ki geceleyin kalkıp ibadet etmek daha tesirlidir ve Kur’ân okuyuşu bakımından daha düzgün, daha sağlam bir tilavet sağlar. Çünkü gündüz seni meşgul edecek yığınla iş vardır. Rabbinin yüce adını zikret, fânilere bel bağlamaktan kurtul ve bütün gönlünle yalnız O’na yönel. O doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka İlah yoktur. O halde sen de yalnız O’nun himayesine sığın, yalnız O’na güven! Onların söylediklerine karşı sabret, onlardan güzel bir tavırla uzak dur!” (Müzzemmil, 73/1-10)
  • “Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar belli vakitlerde namaz kıl ve özellikle sabah namazını! Zira sabah namazı şahitlidir. Sana mahsus bir namaz olmak üzere gecenin bir kısmında kalkıp Kur’ân oku, teheccüd namazı kıl. Böylece Rabb’inin seni ‘Makam-ı Mahmûd’a eriştireceğini umabilirsin” (İsrâ, 17/78-79)
  • “Teheccüd namazı kılmak için yataklarından kalkar; cezalandırmasından endişe ederek, rahmetinden ümid içinde olarak Rabb’lerine dua edip yalvarırlar ve kendilerine nasib ettiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar” (Secde, 32/16)
  • - “Sabah akşam Rabb’inin adını zikret! Gecenin bir kısmında da ona secde et, geceleyin uzun bir süre ona tesbih ve ibadet et” (İnsan, 76/25-26)
  • “Rahman’ın has kulları geceyi Rab’lerine secde ve kıyam ile, ibadetle geçirirler.” (Furkan, 25/64)
  • “Müttakiler bahçelerde, pınar başlarındadırlar. Rab’lerinin kendilerine verdiği mükâfatları almaktadırlar. Çünkü onlar, daha önce dünyada iyi davranan kimselerdi. Geceleri az uyurlardı. Seher vakitleri istiğfar ederlerdi.” (Zariyat, 51/15-18)
  • “Şimdi iyi düşünün: Böyle olanın durumu mu iyi, yoksa gece saatlerinde, âhiretten endişe edip Rabbinin rahmetini umarak gâh secdede, gâh kıyamda ibadet edenin durumu mu iyi? De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akl-ı selim sahipleri, sağ duyulu olanlar düşünüp ibret alır.” (Zumer, 39/9)
  • “O halde sen onların söylediklerine karşı sabret. Gerek güneşin doğuşundan, gerek batışından önce Rabbine hamd ederek ibadet et! Geceleyin de, secdelerin peşinden de Ona ibadet et!” (Kaf, 50/39-40)
  • “O halde onların söylediklerine sabret! Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbinin yüceliğini ilan et, O’na hamdet! Gecenin bazı vakitlerinde, gündüzün bazı taraflarında da O’na ibadet et ki memnun ve mutlu olasın.” (Tâ hâ, 20/130)
  • “Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım isteyin. O namaz, huşu sahibi olanların dışındaki kimselere ağır gelen bir ibadettir.” (Bakara, 2/45) [Bu ayetteki namazdan maksat gece namazıdır. Yani nefsinizle olan mücahedenizde ve düşmanlarınıza karşı sabır ve sebat göstermede gece namazı kılarak Allah’tan yardım isteyin. Bu ibadet, havf ve tevazu ehli için ağır ve cefa verici değil, aksine hafif, tatlı ve mutluluk verici bir ibadettir. (Kûtu’l-Kulûb, Ebû Tâlib el-Mekkî)]
  • “O Allah ki, teheccüd için kalktığın ve ahiretleri için geceleri neler yaptıklarını öğrenmek ve teftiş etmek gayesiyle teheccüd kılan ashabın arasında dolaştığın zaman seni görüyor.” (Şuarâ, 26/218-219)[“Ümmet için beş vakit namaz farz olup da gece namazı sünnet hâline gelince, Resul-i Ekrem, ashâbın ahvâlini müşâhede için gece vakti dışarı çıkıp ashâbın evleri arasında dolaşmış ve o evleri Kur’ân kıraati, zikir ve tesbih sesiyle arı kovanları gibi uğuldar bir halde bulmuştu.”(Kâdî Beydâvî)]

Hadislerde gece ibadeti  

 

 

  • “Namaz nurdur” [Müslim, Taharet 1; Tirmizi, Da’avat 91; Nesai, Zekat 1] ve “Bu dinin direği namazdır” [Tirmizi, İman 8] buyuran Allah Resulü, müminlerin gecelerini namaz, Kur’an ve evrâd u ezkâr ile ihya etmesi hakkında kuvvetli tavsiye, teşvik ve telkinlerde bulunmuştur. Her şeyde olduğu gibi bu hususta da zirve bir örneklik ortaya koyan Allah Resulü’nün gece ibadeti hakkındaki nice hadislerinden bir demet:
  • “Gecenin üçte biri geçince, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kalktı ve şöyle buyurdu: ‘Ey insanlar! Allah’ı zikredin! Yeri yerinden oynatan birinci sûr üflenecek. Korkan kimse, geceleyin yol alır. Gece yol alan kimse de varacağı yere ulaşır. İyi biliniz ki, Allah’ın malı çok pahalıdır. İyi biliniz ki, Allah’ın malı cennettir. Yeri yerinden oynatan birinci sûr üflenecek. Arkasından ikincisi gelecek. Ölüm bütün şiddetiyle gelip çatacak.” [Ruhbanü’l-leyl, Affânî; Şuabü’l-iman, Beyhakî; Tirmizî, Kıyamet 18]
  • “Size geceleyin kalkmayı tavsiye ederim. Çünkü o, sizden önce yaşayan salihlerin adetidir; Rabbinize yakınlık (vesilesi)dir, günahlardan koruyucudur, kötülüklere kefarettir, bedenden hastalığı kovucudur.” [Tirmizi, Da’avat 112]
  • “Kişinin geceleyin kıldığı namaz salihlerin şiarıdır.” [Tirmizi, İman 8]
  • “Geceleyin öyle bir zaman vardır ki, müslüman bir kimse o zamana rastlayıp Allah’tan dünya ve âhirete dair hayırlı bir şey dilerse, Allah ona dilediğini verir. Bu her gece böyledir.” [Müslim, Müsâfirîn 166, 167]
  • “Her gece Allah gecenin son üçte biri girince, dünya semasına iner ve ‘Tövbe eden yok mu, tövbesini kabul edeyim. İstiğfar eden yok mu, onu affedeyim. Dua eden yok mu, duasını kabul edeyim. Herhangi bir şey isteyen yok mu, ona istediğini vereyim’ buyurur. Bu davet, sabah namazı vakti girinceye kadar aynı şekilde devam eder.” [Müslim, Salatu’l-Müsafirin 169; Tirmizi, Da’avat 212]
  • “Kulun Rabbine en yakın olduğu zaman, gecenin son kısmıdır. Eğer o zamanda, yüce Allah’ı zikredenlerden olabilirsen, bunu ihmal etme.” [Ebu Davud, Salat, 299; Tirmizî, Deavat, 118]
  • “Ramazandan sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan muharremde tutulan oruçtur. Farz namazlardan sonra en faziletli namaz da gece namazıdır.” [Müslim, Sıyâm 202-203; Ebû Dâvûd, Savm 55; Tirmizî, Savm, 40]
  • “Allah, geceleyin kalkıp namaz kılan ve hanımını da uyandıran, hanımı imtina ettiği takdirde yüzüne su döken kula rahmetini bol kılsın. Allah, geceleyin kalkıp namaz kılan, kocasını da uyandıran, kocası imtina edince yüzüne su döken kadına da rahmetini bol kılsın.” [Ebu Davud, Salat 307; Nesai, Kıyamu’l-Leyl 5]
  • “Kim gecenin sonunda kalkamamaktan korkarsa vitrini gecenin başında kılsın. Kim gecenin sonunda kalkmayı umuyorsa gecenin sonunda vitrini kılsın. Çünkü gecenin sonunda kılınan namaz (gece ve gündüz meleklerinin huzurlarında ve şehadetleri altında kılındığı için) meşhud ve mahzurdur. Bu yüzden (gecenin başında kılınana nazaran) daha faziletlidir.” [Müslim, Müsafirin 162; Tirmizi, Salat 334]
  • “(Mutad olarak) geceleyin namaz kılan bir kimse, uykunun galebe çalmasıyla (bir gece uyuyakalsa ve namazını kılamasa) Allah Teala hazretleri onun namazının sevabını yine de yazar, onun uykusu (Allah’ın ona yaptığı bir ikram) bir sadaka olur.” [Muvatta, Salatu’l-Leyl 1; Ebu Davud, Salat 310; Nesai, Kıyamu’l-Leyl 61]
  • “Kim geceleyin hizbini veya hizbinden bir kısmı okumadan uyursa bunu sabah namazı ile öğle namazı arasında tamamlasın. Bu takdirde, sanki gece (mutad vaktinde) okumuş gibi aynı sevaba nail olur.” [Müslim, Müsafirin 142; Muvatta, Kur’an 3; Tirmizi, Salat 20; Ebu Davud, Salat 309]
  • “Ey insanlar! Selamı yayın, yemek yedirin, insanlar uykuda iken namaz kılın ki selametle cennete giresiniz.” [Tirmizi; İbn-i Mâce, Et’ime, 1; Dârimî, Salât, 156]
  • “Ümmetimin en şereflileri, Kur’ân’ı belleyip onunla amel edenler ve geceyi ibadetle ihyâ edenlerdir.” [Kitâbü’t-teheccüd ve kıyamü’l-leyle, İbn Ebü’d-Dünya]
  • “Allah, geceleyin Kur’an okuyan bir kula kulak verdiği kadar hiçbir şeye kulak verip dinlemez. Allah’ın rahmeti namazda olduğu müddetçe kulun başı üstüne saçılır. Kullar, ondan çıktığı andaki kadar hiçbir zaman Allah’a yaklaşmış olmaz.” (Ebu’n-Nadr der ki: “Ondan” tabiriyle “Kur’an’dan” denmek istenmiştir.) [Tirmizi, Sevabu’l-Kur’an, 17]
  • “Kabir yalnızlığı için gece karanlığında iki rek’at namaz kıl.” [Kitâbü’t-teheccüd ve kıyamü’l-leyle, İbn Ebü’d-Dünya]
  • Resulullah (sav) gece namazını hiç terk etmezdi. Öyle ki hastalanacak veya ağırlık hissedecek olsa oturarak kılardı. [Ebu Davud, Salat 307]
  • “Resulullah (sav) ayakları kabarıncaya kadar geceleri kalkıp namaz kılardı. Kendisine: ‘Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti (niye kendini bu kadar hırpalıyorsun?)’ denildi. ‘Şükredici bir kul olmayayım mı?’ cevabını verdi.” [Buhari, Teheccüd 16, Tefsir, Feth 1, Rikak 20; Müslim, Siffitu’l-Münafikin 79; Tirmizi, Salat 304; Nesai, Kıyamu’l-Leyl 17]

Geceyi ihya ve Allah’a vuslat

Fethullah Gülen Hocaefendi, Allah’a vuslatın geceleri ihya sayesinde gerçekleşeceğini eserlerinde şu ifadelerle anlatıyor:

“Geceler Cenâb-ı Hakk’a açılmanın koyları, vuslata ermenin rıhtımları gibidir. Allah Teâlâ gecenin değerlendirilmesine hususi önem vermiştir. Allah Resûlü’nün şahsında biz Müslümanlara, ‘Şununla bununla meşgul olurken bir koşuşturmayla gündüzü geçiriyor, kendi gönlünüze yönelemiyor ve ötelerle irtibat kuramıyorsunuz. Bâri, hiç kimsenin olmadığı bir zemin ve zamanı, Allah’a yönelerek hicranla yanıp yakılabileceğiniz ve seccadenize baş koyup gözyaşı dökebileceğiniz geceleri iyi değerlendirin’ ikazında bulunuyor. Kesrette boğulmaktan kurtulup, mâsivâdan alâkamızı keserek Allah’a yönelmemizi, O’na tam teveccüh etmemizi, O’nu düşünüp, O’nunla hem-dem olmamızı öğütlüyor ve bunun için en uygun zamanın da geceler olduğunu tembih ediyor.” [“Sessiz Çığlıklarıyla Geceler”, İkindi Yağmurları]

“Tecellî avına çıkanlar için en müsait zaman dilimlerinden biri de hiç şüphesiz gecelerdir. Gecelerde tefekkür ağlarıyla metafizik gerilime geçen kalb, ruh, latîfe-i Rabbaniye ile her zaman beklenilenin ötesinde tecellîler yakalanabilir. Evet, Allah’a vuslat, gecelerde olur. En aydınlık işler karanlığın sinesinde gerçekleşir. Mesafeler gecelerde kat’edilir. Miraca yükselme gecelerde mümkündür. Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ihya etmediği bir tek gece dahi yok gibidir. O Nebiler Serveri bazı geceler kalktığında, Âl-i İmrân sûre-i celîlesinin son kısmında bulunan tefekkürle ilgili âyetleri okur, hatta bazen birkaç defa okur, dolan mübarek gözlerini semaya çevirip hıçkırıklara boğulurdu. Sonra uzun mu uzun kıyam, rükû ve secdeleriyle gece namazını ikame ederdi.

Efendiler Efendisi’ne tâbi olan sahabe-i kiram, tabiîn-i izam efendilerimizden niceleri de, geceleri hep uyanık geçirmiş; zamanın o altın dilimlerini namaz, dua ve tefekkürle azamî ölçüde değerlendirmeye çalışmışlardır. Evet, tabakât kitaplarına baktığınızda, Allah dostlarının hemen hemen bütününün, gecelerini kıyamla ihya ettiklerine şahit olursunuz. O nurlu zaman diliminin bu ehemmiyetinden dolayıdır ki, hakkında pek çok güzel söz söylenmiştir. Fakat Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin şu beyitleri onların en güzellerinden biri olsa gerek: ‘Ey dîde nedir uyku gel uyan gecelerde/Kevkeblerin et seyrini seyrân gecelerde/Bak, hey’et-i âlemde bu hikmetleri seyret/Bul Sâniini ol O’na hayran gecelerde/Çün gündüz olursun nice ağyâr ile gâfil/Ko gafleti, Dildârdan utan gecelerde/Gafletle uyumak ne revâ abd-i hakîre/Şefkatle nidâ eyleye Rahmân gecelerde/Cümle geceyi uyuma Kayyûm’u seversen/Tâ hay olasın Hayy ile ey cân gecelerde/Âşıklar uyumaz gece hem sen uyuma kim/Gönlün gözüne görüne Cânân gecelerde/Dil beyt-i Hudâdır onu pâk eyle sivâdan/Kasrına nüzûl eyler o Sultân gecelerde/Az ye az uyu hayrete var fânî ol ondan/Bul cân-ı bekâ, ol O’na mihmân gecelerde/Allah için ol halka mukârin gece gündüz/Ey Hakkı, nihân-ı aşk oduna yan gecelerde.’

Evet, ehlullah gecelerin sessizliğini çok iyi değerlendirmişler, ağlarını kurmuş ve hep tecellî avlamışlardır. Bu mânâda insanın ağı; teveccüh, nazar ve konsantrasyon da diyebileceğimiz im’ân-ı nazardır. Böyle bir im’ân-ı nazarla yoğunlaşabilen tecellî avcısının sinesine her zaman tasavvurları aşkın duygular akar, dilinden de daha önce kimsenin söylemediği kelimeler dökülür. Evet, insan tam teveccühe muvaffak olduğu böyle anlarda bazen öyle heyecan tufanları yaşar ki, âdeta Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz kuvvetini yanına almış da, Allah’ın izniyle yerkürenin yörüngesini bile bir manivelayla değiştirebilecekmiş gibi olur.” [“İlâhî Tecellîler – Tenha Koylar ve Geceler”, Kırık Testi]

“Menziller, geceleri kat edilir. Rabb’e vâsıl olma geceleri olur. Mesafe alan, gece alır, alnı geceleri, seccade ile tanışan ve seccadesi gözyaşıyla ıslanan tali’li, geceleri âdeta mesafelerle yarışır. Evinin duvarları onun âhına âşina olan, geceleri merdiven merdiven yükselir ve mesafeler üstü âlemlere ulaşır. Alanlar, mesafeyi gece aldılar; gece yatanlar ise hep yolda kaldılar. Berzah azabından kurtulmayı düşünüyorsanız, gecelerinizi teheccütsüz bırakmayınız. Bırakmayınız; zira Allah Resûlü hiç bırakmamıştı.” [“Seferlerde Gece Faktörü”, Sonsuz Nur-2]

Geceyi ihya ve berzah hayatı

Fethullah Gülen Hocaefendi, geceyi ihya etmenin berzah hayatını aydınlatacağını ve azaptan kurtaracağını eserlerinde şöyle ifade ediyor:

“Gece, melekût âleminin kapılarının aralandığı, semavî birtakım menfezlerin açıldığı ve ötelerin müşâhede edildiği bir zaman dilimidir. Bediüzzaman’ın tespitiyle, teheccütle gecenin ihya edilmesi, berzah âlemini aydınlatan bir projektördür. Abdullah İbn Ömer’in rivayet ettiği bir hadis ve bir hâdise bu mevzua ışık tutar. Bu hadiste Abdullah İbn Ömer mealen diyor ki: ‘Herkes rüya görür ve gelir Allah Resûlü’ne anlatırlardı. Ben de kendi kendime: Keşke berzah âleminin kapıları bana da aralansa, ben de bir kısım şeyler görsem ve gördüğüm şeyleri gelip İnsanlığın İftihar Tablosu’na anlatıversem; O da bunları tabir etse.. derken, bir gün rüyamda gördüm ki, iki zat beni kollarımdan tutup derdest ederek, derin ve alevli bir kuyunun başına getirdiler. O derince kuyunun içinden âdeta bir hortum gibi döne döne alevler yükseliyordu. Vakumunu bile yutacak kadar korkunçtu. Anladım ki bu, Cehennem’dir. Beni başına getirdiklerinde, oraya atacaklar diye çok korktum. Allah’a sığınıp, ‘Yâ Rab!’ diye yalvarmaya başladım. Birisi bana dedi ki: ‘Korkma! Senin için endişe edecek bir şey yok. Sen oraya girmeyeceksin.’ Sonra uyandım ve ablam Hafsa’ya rüyamı anlattım ve bunun tabirini Resûlullah’a sormasını istedim. Ablam sorunca Allah Resûlü buyurdular ki: ‘Abdullah İbn Ömer ne güzel bir insandır ama keşke geceleri ihya etse!’ Burada berzah âleminin dehşetinden kurtulma yolunun gösterildiği açıktır. O da geceleri ihya etmektir..” [“Gece İbadeti ve Tebliğ Münasebeti”, Yol Mülahazaları]

“Kat’iyen bil ki, berzah azabından kurtulmanın bir tek yolu vardır; o da geceyi ihya etmektir. Şayet kabirden ötesi hayatına nur saçmak, ayağın herhangi bir yere takılmadan, kösteklenmeden dümdüz sırat-ı müstakîm erbabı olarak burada ve ötede yürümek istiyorsan, gecenin kara zülüfleri üzerine nurlar saçarak hiç olmazsa iki rekât namaz kılmalısın. Evet, dört kıl, altı kıl, sekiz kıl; hiç olmazsa ahd ü peymâna sadakatin ifadesi olarak iki rekât namaz kıl ki, berzah hayatın aydınlansın!.” [“Meleklerin Pervane Olduğu Ruhlar”, Varlığın Metafizik Boyutu]

“Teheccüd namazı çok önemlidir. Gecelerini teheccüd feneriyle gündüz gibi aydınlatmış olanların berzah hayatları da ışıl ışıl olacaktır. Teheccüd, berzah karanlığına karşı bir zırh, bir silah, bir meş’ale ve kişiyi berzah azabından koruyan bir emniyet yamacıdır. Her namaz, insanın öbür âlemdeki hayatına ait bir parçayı aydınlatmayı tekeffül etmiştir; teheccüd ise, berzahın zâdı, zahiresi, azığı ve aydınlatıcısıdır.” [“Kalb inceliği ve namaz”, Kırık Testi-1]

Geceyi ihya ve irşad-tebliğ

Fethullah Gülen Hocaefendi, geceyi ihya ve irşad-tebliğ münasebetini anlatırken “tebliğ ve irşad erlerinin geceleri kalkıp Rabbileri karşısında kemerbeste-i ubûdiyet içinde olmaları gerektiğini” ifade ederek şöyle diyor:

“Geceler ihya edilecek, melekût âleminin kapıları aralanacak ki, o yüce söz ve beyanlar beyanı etrafında dönüp duran bu ağır yük de ifa edilebilsin. Her zaman kayma zemini üzerinde bulunan, beşerî hırslarının, kaprislerinin, nefretlerinin ve kinlerinin tesirinde olan kimseler, bu olumsuz huylardan sıyrılarak değişik sahalardaki imtihanlara karşı mukavemet edebilsin; edebilsin ve kazanma kuşağında kaybedenlerden olmasınlar..!

Dava-yı nübüvvetin vârisleri gece ibadetlerini, Müktedâ-i Küll, Rehber-i Ekmel Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi yapmalı.. ve herkes kendi vicdanında; ‘Çün gündüz olursun nice ağyâr ile gafil / Ko gafleti dildardan utan gecelerde’ demeli ve şayet geceyi ihmal etmişse, o günü kaybedilmiş bir gün saymalıdır; saymalı ve Hz. Âdem’in, cürüm işlediğini zannettiği andan itibaren yaptığı gibi, hep aşağıya bakmalı.. süt dökmüş kediler gibi iki büklüm olmalı ve ‘Kalkıp bu geceyi ihya etmedim, öyle ise sırtımda ölü bir gece var.’ demeli.. birkaç daha böyle ölü gece olursa, ‘Galiba ben de ölüp gidecek ve ölülerden bir ölü de ben olacağım.’ düşüncesinde olmalıdır. Bence işin doğrusu da budur; zira sırtında bunca cenazeyi taşıyan birinin iflah olması oldukça zordur.

Barla’daki o yaşlı kadının sözünü hep hatırlarım: Üstad Hazretlerinin evini ziyaretine gittiğimizde o kadın aynen şöyle demişti: ‘Ah Hocaefendi, ah Hocaefendi! (Üstad’ı kastediyor) Sabahlara kadar o çınar ağacının başında arı gibi vızıldar dururdu. Biz sabaha kadar onun uyuduğuna şahit olmazdık.’ Eğer sevdiğiniz, saygı duyduğunuz insan bu ise, öyle davranmayanlara sözüm şudur –müsaade eder misiniz: Öyleyse nereye gidiyorsunuz?..” [“Gece İbadeti ve Tebliğ Münasebeti”, Yol Mülahazaları]

Teheccüdle tecelli avına çıkan adanmış ruh,Sabah namazı’yla taçlandırır gecenin nihayetini.

Cündüb İbni Süfyân radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Sabah namazını kılan kimse Allah’ın himayesindedir. Dikkat et, ey Ademoğlu! Allah, bizzat himayesinde olan bir konuda seni sorguya çekmesin.”(Tirmizî, Salât 51, Fiten 6; İbni Mâce, Fiten 6)

Haftada kaç teheccüd yeter Süleyman Sargın

Fethullah Gülen Hocaefendi, insanlığın kurtuluşu için çalışmayı (aksiyon) hayatımızın en zaruri hadisesi olarak anlatır.

Ancak Hocaefendi, aksiyonun en önemli yanının “kendi olarak kalmak” olduğunu da söyler. Değişmemek, başkalaşmamak, hizmet ediyorum derken pörsümemek, hadiselerin yoğunluğu ve boğuculuğu içerisinde eriyip kaybolmamak gerekir. Kendi olarak kalmayı planlayanlar, bütün arzularıyla, istekleriyle, kalbleriyle, vicdanlarıyla, davranış ve düşünceleriyle onu istemelidirler. Önce kendi olmak sonra da kendi olarak kalmak, insandan kol ister, kanat ister, kalb ister, kafa ister.

Talip olunan tek şey Allah’ın rızası

Bugün insanlığın kurtuluşu adına yola koyulan insanların en fazla dikkat etmeleri gereken husus istikameti muhafaza etmektir. Bu açıdan sahip oldukları değerler bütününü sürekli hatırlamalı, onları bir ayna olarak kabul edip günde birkaç defa o aynada kendilerini seyretmelidirler. Talip oldukları tek ama tek şeyin “Allah’ın rızası ve Resûlullah’ın hoşnutluğu” olduğunu bir an bile unutmadan nefsin, çevrenin, şartların ve şeytanın kendilerine kurduğu tuzaklara karşı olabildiğince dikkatli davranmalıdırlar. Bunun için, her an Allah’la irtibatlarını gözden geçirmeli, ibadet ü taate karşı hassas olmalı, evradını aksatmamalı, konumun hakkını vermeye çalışmalı ve sürekli bir muhasebenin içinde bulunmalıdırlar. Peki, bir hizmet insanının, kendi olarak kalmasına vesile olacak günlük evradı ve ibadeti asgari olarak hangi seviyede olmalıdır?

Öncelikle namaza karşı hassasiyet çok önemlidir. Çünkü namaz, imandan sonraki en büyük hakikattir. Namaza karşı hassasiyetin en önemli göstergesi, onu vaktin evvelinde ve cemaatle kılmaktır. Hangi bahaneyle olursa olsun, namazı geciktirmek, istişare ya da görüşme bahanesiyle onu sürekli geç vakte bırakmak ve bunu bir alışkanlık haline getirmek en büyük bereketsizlik sebebidir. Hele bu durumdan rahatsızlık duymamanın ve bunu marifetmiş gibi bir kısım laubali ifadelerle anlatmanın vebali çok büyüktür. Bu konuda, varsa yerleşmiş bir kısım yanlışları derhal terk etmek ve namazı hayatımızda hak ettiği yere oturtmak bir Müslüman’ın en birinci vazifesidir.

Dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da Kur’an-ı Kerim’le münasebettir. Kur’an’ı anlamak kadar okuyabilmek de bir Müslüman’ın olmazsa olmazlarındandır. Allah’ın kelamını, hak ettiği güzellikte okuyabilmek, Allah’a saygının gereğidir. Bir yabancı dil için yıllarca kurslara gidip, değişik kurlar üzerinden eğitimini sürdüren insanların, yıllar geçmesine rağmen Allah’ın kelamını hâlâ kekeleyerek, duraklayarak okumalarının hiçbir mazereti olamaz. Nebiler Sultanı, bir hadislerinde “Ayda bir defa hatmedilmezse Kur’an terk edilmiş sayılır.” buyurmaktadır. Dolayısıyla her gün bir cüz Kur’an okumak ya da her gün mutlaka yarım saat Kur’an çalışmak günlük evradımızın vazgeçilmez bir esası olmalıdır.

Allah Resûlü’nün hayat-ı seniyyelerinden haberdar olmak, hadis-i şeriflerini okuyup gereğince amel etmek de O’na ümmet olmanın şiarıdır. İnsanlara örnek olma makamında bulunan her Müslüman’ın en az kırk tane hadisi Efendimiz’in mübarek ağızlarından döküldüğü haliyle ezbere bilmesi gerekir.

Kıvamı korumanın en önemli vesilelerinden biri de, kalbî ve rûhî hayatımızı besleyen “eserler”i sürekli okumak, “sohbetler”i devamlı dinlemektir. Senede bir defa “külliyât”ı bitirmek, “pırlantalar”dan hemen her gün istifade etmek, “sohbetler”in bereketli sofrasında kalbi doyurmaya çalışmak canlı kalmanın şartıdır. Bunun yanı sıra sahabe hayatına, İslam tarihine ve Allah dostlarının hayatlarının anlatıldığı eserlere de müstağni kalmamak gerekir.

Kendisini günahlardan muhafaza etmek, kalbinde oluşan lekeleri temizlemek isteyen bir insan, her gün mutlaka sayısız kelime-i tevhid okumalı, salâvat-ı şerifelerle Efendiler Efendisi’ne bağlılığını bildirmelidir. Cevşen-i Kebîr’i, elinden ve dilinden düşürmemelidir. Delâilü’n-nûr, Evrâd-ı Kudsiye, Tahmidiye gibi dualar dönüşümlü olarak okunabilir. Ayrıca, Kulûbu’d-dâria’dan bir parça mutlaka okunmalıdır. Allah dostlarının dillerine vird-i zebân olmuş kısa dualar, zikirler de tesbihle çekilmelidir. İştirak-i a’mâl-i uhreviye düsturuyla bazı dua ve virdlerin paylaşılarak okunması duanın külliyet kesbetmesi açısından da önemlidir. O duaya iştirak eden her bir ferd, duanın tamamını okumuş gibi bereketinden istifade eder.

Üç kişinin sorumluluğunu taşıyan…

Cenab-ı Hakk’a yakın olmanın en önemli yolunun nafile namazlar olduğu da unutulmamalıdır. Üç kişinin bile sorumluluğunu üzerinde taşıyan bir insanın, evvabin namazını terk etmesi, hâcet namazına ilgisiz kalması, duhâ namazı sanki yokmuş gibi davranması doğru değildir. Hele teheccüdsüzlüğün hiçbir bahanesi olmamalıdır. Haftada kılınacak teheccüd sayısını sınırlamak da doğru değildir. Hedef, haftanın her gecesini teheccüdle nurlandırmak olmalıdır. Hiç kimse bir başkasına “sen üç gün kılsan yeter” dememelidir. Bütün çetelelerde, teheccüd tam olarak gösterilmelidir. Çünkü gece ibadeti aksiyon düşüncesini besleyen, onu canlı tutan en temel azıktır. O olmazsa hizmetin, koşturmanın bir bereketi de olmaz.

 

    Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Bu HTML etiket ve tanımlayıcılarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

    Affordable Seo PackagesSeo BlogEdu Backlinks