«

»

Ağu 10

Günümüzün Karasevdalıları- Eylül 2002 Sızıntı

Bu yazı, bir anlamda bugün dünyanın uzak ülkelerine gidip oralarda insani değerleri yüceltmeye, Türkiyenin sevgi ve barış elçisi olmaya çalışan genç insanların çabasını alkışlama, takdir etme anlamı taşırken bir yandan da onların vasıflarını, hayat felsefelerini ve dünyaya bakışlarını irdeliyor.

‘Sevda’ kelimesini, TDK “aşırı güçlü tutku, sevgi, aşk” olarak almış.Bize Arapça’dan geçmiş,Arapça “sevde” demek ise, ‘kara = siyah’ demek.Ğalat-ı meşhur olarak kara ve sevda beraber kullanılagelmiştir. Süveyda-ül Kalp: Kelime olarak; kalbin içindeki siyah nokta demektir. Kalbin süveydası, kafirler için kalpteki karanlık ve günahlı noktadır. Kalbe gelen bütün ilimleri manasız ve boşa çıkaran bu noktadır. Müminde kalbin ortasındaki idrak ve basiret noktasıdır, bu da kafirin aksine gelen bütün ilim ve manaları imana ve sevaba kalbeden bir makine gibi çalışıyor.

Ebu Said el-Hudrî anlatıyor, Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurdu:
“Allah’ı öyle çok zikredin ki, tâ -insanlar- size mecnun/deli desinler.”(Ahmed b. Hanbel, 3/68; Hâkim, 1/499; Mecmau’z-Zevaid, 10/16).

Hz. Veysel Karanî gibi hayatında züht ve takvayı ileri derecede gösteren bazı kimseler hakkında, çevresindekilerden mecnun olduğunu düşünenler olurdu. (bk. Gazalî, İhya, 3/217)

Bu konuyu Hasan-ı Basrî Hazretlerinin vaazları esnasında  tekrar ettiği şu sözlerinde bulabiliriz:
“Biz öyle insanları gördük ki (gördüğü sahabe ve büyük tabiini kastediyor), eğer siz onları görseydiniz, ‘bunlar mecnundu’ diyecektiniz. Şayet onlar sizi görseydi, ‘bunlar şeytandır’ diyeceklerdi.” (bk. İhya, 3/217)

 

Tesbih etmeyen var mı Zât’ını bu cihanda?
Bütün eşyâ Sen’in şem’ine pervane döner;
Vuslat duygusu her sînede bir kara sevda,
Kara sevdalı olmak bile pâyeymiş meğer…

KIRKMIZRAP- Füsunlu Işık

bir kere sevdaya tutulmaya gör;
ateşlere yandığının resmidir.
aşık dediğin, mecnun misali kör;
ne bilsin alemde ne mevsimidir.

dünya bir yana, o hayal bir yana;
bir meşaledir pervaneyim ona.
altında bir ömür döne dolana–C.S.Tarancı


Allahım! Benim uzaklığım itibariyle değil, Senin yakınlığın hürmetine kâlbime rikkat ver ve öyle ağlat ki, kendimi kaybedeyim, yolunda ar ve haysiyetten geçeyim, tâ ‘Bu delidir’ desinler..

‘Gidip boynumda zincir ile Ravza-ı Pâka, o denlü ağlayam ben ki, görenler hep beni dîvâne sansın’ Ola ki, düşen damlalardan bir tanesi aşkına düşmüş olur; işte o, benim için ummanlara bedeldir.—GÖZYAŞLARI

Hiçbir sevdam olmadı, Hiçbir sevdam!…
Gencin gençliğinde duyduğu sevdalara sevdam olmadı.

 

İslam’ın dünya çapında bir ikbali olacaktır, bunun önünü de kimse alamayacaktır. O gün gelecektir.
Doğacaktır sana vaat ettiği günler Hakkın,
Kim bilir belki yarın belki yarından da yakın.

 

Ben ne dedim;
“Üç, beş sesimi duyanlar onunla heyecana ulaşanlar olmuşlardır,
Allah’ım Din-i mübin-i İslama bir istikbal vaat edeceksen bahtına düştüm o günleri bana gösterme” dedim. Zira hiçbir şeyin peşinde olmadım.-HEY GİDİ GÜNLER

 

 

Takıp boynuma zinciri varaydım ravza-i pâke
Görenler hep beni divane sansın ya Resûlallah,

O rütbe ağlayam çöllerde feryad eden ben kim
Şirişki dîdem(gözyaşları) kane boyansın ya Resûlallah,           LeylaHanım

 

Yüksek düşünceleri,  

yüce gâyeleri,  

büyük ve evrensel projeleri ancak,  

Târihî devr-i dâimlerle Hakk inayetinin tecellîlerine açık yeni bir çağın sath-ı mailine girmiş bulunuyoruz. Bizim dünyâmız adına 18. asır, özünden uzaklaşanların ve muhâkemesiz mukallitlerin;19. asır, kendini değişik fantezilere kaptırmış, geçmişiyle ve târihî dinamikleriyle zıtlaşanların; 20. asır, bütünüyle yabancılaşanların, kendini inkâr edenlerin, dolayısıyla da ışık ve rehberini hep dışarıda arayanların çağı olmuştur. Dörtbir yanda tüllenen emarelerin de te’yidiyle, 21. asır ise bir inanç ve inanmışlar asrı ve bizim için bir rönesans çağı olacaktır.–Yeni İnsan 

Amerikalı düşünce tarihi uzmanı B. Jill Carroll, Fethullah Gülen’in fikirleri etrafında örgülenen hareketin yeni bir insan tipini yetiştirmekte olduğunu ve bu yeni insanın farklı bir Rönesans neslini ortaya çıkaracağını söylüyor.

her zaman yüksek uçabilen, uzun soluklu;

yürüdüğü yolda hız kesmeden yürüyen,

durduğu yerde kararlı duran,  

uhrevî zevklerle gerilmiş

Bir sohbette Hocaefendi’nin “Belki, bugünün nesli, Kalbin Zümrüt Tepeleri’nin çoğunu anlayamayacak; lâkin yirmi beş sene sonrakiler onu çok iyi idrak edip yaşayacaklar; ihtiyaç doğduğu an, Kur’an ve Sünnet çizgisinde bir eseri hazır bulacaklar.” deyişi, dilden dile aktarılırken sağından solundan kırpıldı, hangi münasebetle böyle söylendiği görmezden gelindi ve sanki bu zamanın insanları onun muhatabı değilmiş gibi algılandı. Maalesef bir yanlış anlama neticesinde, zamanla bazı kimselerde hatalı bir kanaat oluştu; aziz Hocamızın bu eserle hâlihazırdaki insanlara değil, yirmi beş-elli sene sonra gelecek nesillere hitap ettiği dillere dolandı.

Halbuki, o gün aziz Hocamız, hemen her devirde Sahabe, Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn nesillerini temsil eden insanlar olduğunu; ilklerin daha çok hem yiğit yetiştirmek, hem onlara birer küheylan beslemek ve hem de meydanı hazır etmek için uğraştıklarını; arkadan gelenlerin ise, at koşturmak için bütün şartların hazırlanmış olduğunu görünce adeta kanatlanıp kendi vazifelerine koyulduklarını anlatmıştı. Bir manada, Sahabe ve Tabiîn ile o ilklerin her asırdaki temsilcileri cepheden cepheye koşmuş, bir kuruluşun mimarları olmuş ve haleflerine zemin oluşturmuşlardı; onların çocukları ve torunları ise, hayata gözlerini açar açmaz insan-ı kâmil olmaya ve kalb ufkunda dolaşmaya müsait bir ortam bulmuşlardı.

Muhterem Hocamız, işte bu hususa dikkat çekerek, günümüzün karasevdalılarına “Belki siz serhadden serhade koşmak mecburiyetinde kalacak ve kendi şahsî kemalatınıza çok eğilemeyeceksiniz; maddî-manevî füyuzât hislerinden fedakârlık edecek ve dolayısıyla icmâlen anlayıp inandığınız hakikatlerin tafsîline eremeyeceksiniz. Fakat, sizin hâlis niyetlerinizle ve Hak nezdinde dua sayılan gayretlerinizle öyle kimseler yetişecekler ki, inşaallah onlar Cüneyd-i Bağdadî, Hasan Basrî, Abdülkadir Geylânî, Şah-ı Nakşibend, İmam Rabbanî, İmam Gazalî ve Hazreti Bediüzzaman gibi sürekli Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde seyahat edecekler.” demek istemişti.

Aslında, öyle altın bir kuşağın yetişmesine hizmet eden insanlara, vakit geçirmeden ruh ufkuna ait meseleleri kurcalamaları, kalb âleminin cidarlarını zorlamaları ve gönül diline âşînalık kazanmak için çalışmaları salıklanıyor; fakat, gereğince anlayamadıkları hususlar karşısında ye’se kapılmamaları, kendilerini maneviyât sarayının sultanlarına teşrifatçı sayarak konumlarına rıza göstermeleri ve emaneti onlara tevdi edecekleri âna kadar mümkün mertebe derinleşme peşinde yürümeleri tavsiye ediliyordu.

karasevdalılar gerçekleştirebilir.

Bu itibarla da o, bütün dünyayı ve bilhassa bizim insanımızı saran kötülüklerle yaka-paça olmada, onlar savmada ‘Bâtılı tasvir sâfi zihinleri idlaldir’ çıkmazına girme yerine, sancı sancı üstüne yapması gereken şeylerin projeleriyle oturup-kalkan, onları çözme heyecanıyla yutkunup duran; ciddi bir vazife aşkı, sorumluluk hırsı ve ihsan şuuruyla her zaman problemler üzerine yürüyen bir peygamberâne azim kahramanıdır. Acz ve fakrıyla kanatlanmış, şevk u şükürle gerilmiş, umumî âhenk ve hakikati ihya etme mesuliyetiyle inim inim bir azim kahramanı.

Her nebi, ümmeti içinde dâvâsını temsil edecek Rabbanîleri yetiştirir ve cihad bayrağını onlara teslim eder. Az veya çok hemen her nebinin böyle bir Rabbanîler kadrosu vardır.

Bu ilahî âdet, Efendimiz’e kadar hep böyle devam edegelmiştir. O’nun yetiştirdikleri ise bütünüyle Rabbânîdir. Her sahabi bir cihad eri ve her sahabi âdeta tâ baştan bir havari yaratılışlıdır. Geceleri zahidlerden daha zahid, abidlerden daha abid olan bu yüce ruhlar, gündüzleri naralarıyla arslanların ödünü koparan birer kahramandırlar. En güçlü ordular, onların önünden tıpkı çocuklar gibi kaçarlar; çünkü onlar, başkalarının ölümden korktuğu kadar ölümün kara sevdalılarıdırlar.

 

Şimdilerde bizim şuna-buna değil,  

bu seviyede düşünen,

inanan,  

düşüncelerini hayata geçirerek önce kendi milletini, sonra da bütün insanlığı aydınlığa çıkarıp, onların Hak’la buluşmalarını sağlayabilen,  

kendini hakikate adamış ruhlara ihtiyacımız var.  

Düşünülmesi gerekli olan şeyleri düşünüp, bilinmesi icap eden şeyleri bilen,  

bildiklerini hemen pratiğe dönüştüren ve bütün ölü ruhları yeni bir “ba’sü ba’del mevt”e hazırlama azmiyle sûru dudağında İsrâfil gibi gezen;

 gezip her yerde herkese hayat üfleyen;  

ifade kabiliyeti var ise beyan gücüyle, eli kalem tutuyorsa kalemin diliyle, bediiyyâta açıksa herhangi bir sanatın desen ve çizgileriyle, şairse şiirin sihriyle, mûsıkîşinassa değişik beste ve nağmelerin büyüsüyle her zaman ruhunun ilhamlarını haykıran, her fırsatta iç ihsaslarını seslendiren,

 dili gönlünün derinliklerine bağlı, gönlü de samimiyetle çarpan en yüce hakikate adanmış ruhlara…

Bu kahramanları, sahnedeki örnekleriyle değerlendirecek olursak;
  

bunlar hacca gidiyor gibi dünyanın dört bir yanına seyahatler tertip eder, seyahatlerini hicret ruhuyla taçlandırır;  

uğradıkları herkese hâl ve gönül diliyle bir şeyler fısıldar, çevrelerine hep sevgi mırıldanır, karşılaştıkları ruhları sevgiye uyarır ve yürür, sînelere sevgiden tahtlar kurarlar.

Dirilir onlar sayesinde muhabbete susamış ruhlar ve dinler onları bütün dirilen gönüller.   

Hem bu duygu ile göç edenler hem de onları kabullenenler, her türlü dünyevilikten uzak ve tamamen ihlas edalıdırlar:   

Söyleyenle dinleyen, özündeki ruh ve mânâyı sergileyenle onu temâşâ eden, elinde hayat kâsesi taşıyanla toparlanıp kendine gelen ve destekleyeniyle desteklenen arasında herhangi bir çıkar ilişkisi bahis mevzuu olmadığı gibi, Allah rızasının dışında herhangi bir mülâhaza da kat’iyen söz konusu değildir.  

Bu derin ve gönülden münasebetler, tamamen evrensel insanî değerlere dayanmakta ve bu değerlere karşı duyulan müşterek saygıdan kaynaklanmaktadır.   

Bosna’daki Türk-İslâm kültürünün derinliğini aksettiren en önemli mekânlardan biri Blagay (Alperenler) Tekkesi’dir. Mostar şehrinin Blagay köyündeki bulunan tekke, ziyaretçilerini duygulandırmaktadır. Lavanta tarlalarının arasında geçilerek gidilen, Avrupa’nın en büyük ve en temiz tabiî su kaynaklarından Buna Nehri’nin doğduğu devasâ bir kayanın dibinde yer alan iki katlı tekke binası, Osmanlı’nın bu coğrafyada inşa ettiği manevî dünyanın bugün bile hâlâ devam ettiğinin müşahhas bir örneğidir.

Aşk, gönül ve aksiyon insanı Ahmed Yesevî Hazretleri’nden feyz alan derviş ruhlu alperenlerin, Sarı Saltukların Osmanlı’dan evvel ‘hicret ufku’ ile buralara gelerek İ’lâ-yı Kelimetullah adına yöre halkına İslâm’ı hâl diliyle anlatmaları ve ahalide bir merak uyandırıp kalblerini İslâm’a ısındırmaları fevkalâde mühim bir hâdisedir. Bir kanaate göre Blagay Tekkesi, Osmanlı Devleti’nin Bosna’yı fethedişinden elli sene evvel inşâ edilmiştir. Bu durum da tekkeye adını veren alperenlerin, Osmanlı’dan çok daha evvel buralara geldiğini ortaya koymaktadır.

O zamanın ‘önden giden atlıları'; sevginin, hoşgörünün ve paylaşımın temsilcileri, sırtlarını sıvazlayan mâneviyat erenlerinden aldıkları güçle dağları, tepeleri, dereleri aşarak vazife şuurunun gereğini yerine getirmişlerdir. Tekkeleri ve gönülleri mekân tutan dervişler, diğerkâm ruhlar ve fedakâr eller sayesinde İslâmiyet, Orta Avrupa’ya Osmanlı akıncılarından daha evvel girmiştir. Bütün bu samimi gayretler Osmanlı ordularının önünü açmış ve Balkanların fethine zemin hazırlamıştır.

Bizler, yakın geçmişimiz itibarıyla,  

sağlam bir ruh köküne bağlı bulunduğumuzu,  

tarih boyu pek çok yüksek medeniyetler kurduğumuzu bütün bütün unutarak mazisi olmayan bir millet görünümü sergilemeye başladık.  

Dahası, bir kısım komplekslere girerek kendimizi de, geçmişimizi de inkâr ettik.  

Hatta bazılarımız itibarıyla millî kimliğimizden utanır hale geldik.  

Böylece her gün biraz daha kendimizden uzaklaşarak âdeta yabancı değerler bağımlısı olduk.  

Şanlı geçmişimiz itibarıyla her zaman, düşünen, konuşan, kendini ifade eden, uğradığı her yere inanç ve estetik telâkkilerini aksettiren abideleriyle tarihin “yâd-ı cemil”i olmuş bir milletin; evet bu ölçüdeki bir bilinirliğin, şehametin, ihtişamın zirvelerinden; bilinmezliğin, tanınmazlığın, saygı duyulmazlığın çukurlarına yuvarlanması ne hazindir!  

Osmanlı’nın cami, köprü, çeşme, kervansaray, medrese, bina gibi hemen bütün mimarî sahalarda, estetik mânâda en üst seviyeye ulaştığının altını çizen Hocaefendi, bunda büyük emekleri olan Mimar Sinan’ı ‘binlerce eseriyle bizlere hâlâ rehberlik yapan ve mimarîde ruh dünyamızın eşsiz mümessili’ olarak nazara verir.Hocaefendi bu çerçevede özellikle medeniyetimizin en önemli buudunu teşkil ettiğini belirttiği mâbed kültürünü oldukça önemser. O âdeta mazinin bütün estetik birikimini camilerde temaşa eder. Ruh ve mânâ köklerimizle oldukça sıkı münasebetleri olan mabetler, ona göre çevre ve müştemilâtıyla tamamen kendi medeniyet ve kültürümüzün eseridir.

Bu millet böyle hazin bir duruma müstahak değildi ve bu meş’um durum “ilelebed” böyle sürüp gidemezdi de.
 

O, şimdiye kadar elli defa ölüm çukurlarını -Allah’ın izniyle- diriliş şehrahlarına çevirmiş, elli defa inkıraz gibi görünen durumları yenilenme vesilesi gibi değerlendirmiş ve her zaman olağanüstü bir performans göstererek

 -(bir kısım beden insanı menfaatçiler,  

gününü gün etmek isteyen çıkarcılar   

Bize göre -bununla gerçek Müslümanlığı kastediyorum- Allah nezdinde kurtulmuş olmak, kurtarıcı olma cehd ve gayretine bağlıdır. Biz, uzak ve yakın geleceğimizin selâmetini, başka ruhlara melce’ olmada, başka. iradelere fer pompalamada, başka gönülleri şahlandırmada görür ve her zaman yangınları göğüsleyen ve şahsî çıkarlara sırtını dönen kimseler arasında yerimizi almak isteriz. Zaten, davranış ve hareketlerimizin ahlâkî olması da, ruhlarımızda mefkûreleşen böyle bir mesûliyet şuuruyla yakından alâkalıdır.

Böyle bir Rabbânînin gaye-i hayali, her ruhu ebedî varoluşa taşımak, herkese sonsuzluk iksiri sunmak; kendi nefsinden, şahsî çıkarlarından ve gelecek endişelerinden bütün bütün sıyrılarak hem benliğinin derinliklerinde, hem âfâkî âlemde, tabiî hem de kalbî dünyasında ve Rabbi’nin huzurunda bulunma gibi ayrı ayrı münasebetleri aynı anda koruma ve kollama gibi engin ve önemli hususlardır. O, çok defa, kendi bedenî ve cismânî perişaniyetine rağmen, çevresindeki insanların mutluluğunu plânlayan, mensup olduğu toplum için nakış nakış. huzur ve saadet projeleri geliştiren, insanlığın, hususuyla da kendi milletinin ızdırap ve sefaletleri karşısında hafakandan hafakana giren nebî gönüllü bir diğergâmdır.

veya millî ve dinî değerlerimizi inkâr eden küfür yobazları istemeseler de)-

aydınlık geleceğe yürüme adına yepyeni yöntemler geliştirmiş  

ve hemen her sarsıntıdan sonra, bir kere daha “vira bismillah” deyip ayakları üzerine doğrulmuş;

Pek çok gemicilik terim ve deyimi gibi dilimize İtalyancadan geçme bir söz bu. “Virare” kaldırmak, çevirmek anlamına geliyor. “Vira!” (Kaldır/Çevir!) makineleri çalıştırmak için verilen emir. Sivil gemiler sefere çıkarken “Bismillah! Vira!” denilir. Savaş gemileri içinse “Vira! Bismillah!”

kendine ait duyguları ve düşünceleriyle yeniden dört bir yana açılabilmiştir. 

Şöhret u şandan uzak, her türlü âlâyiş ve gösterişe kapalı, tevazu ve mahviyetle kanatlı, sadakat ve emniyet edalı, nefsanî arzular karşısında da fevkalâde mukavemetli bu hamiyet erleri, atalarından tevarüs ettikleri tarih şuuruyla dinî ve millî değerlerimizi dünyaya tanıtmanın havarileri olmuş

Onlar, yüce hakikatlerin emanetçileri ve tarihî zenginliklerimizin de mirasçılarıdırlar.

Tarihe mirasçı olmak demek, geçmişin bilinen-bilinmeyen, büyük-küçük bütün birikimine, bu birikimi nemâlandır maya, yeni terkipler meydana getirmeye, sonra da bütün bunları gerçek mal sahibi olan gelecek nesillere intikal ettirmeye varis olmak demektir. O bugünle, yarınla alâkalı bu tarihî misyonu eda etmediği takdirde, bugünü berbat, yarını da zâyi etmiş sayılacaktır.

Bu öyle bir sorumluluktur ki, mirasçı gaflet ve tekasüle düştüğü, ya da onu havale edecek bir başkasını aramaya durduğu, hatta âhiretin cazibedar güzelliklerine kapılıp öteleri arzu ettiği takdirde, belli ölçüde dâvâya ve tarihe ihanet etmiş ve dolayısıyla da gelecekle aramızdaki köprüleri yıkmış sayılır. Oysaki varlık ve bekâmız adına, geleceğe bizim olacağı nazarıyla bakmamız elzemdir. Onu, duygularımızın, düşüncelerimizin, plânlarımızın birinci maddesi olarak bir serlevha haline getirmek, hareket aktivitemiz adına çok önemlidir. Bunun aksi ise, milletimize karşı bir saygısızlık ve ihanettir. Din, ilim, sanat, ahlâk, iktisat ve aile gibi hemen her alanda bize ait kurumlara omuz vermek ve bu müesseseleri, tarihimizdeki gerçek seviyelerine yükseltmek zamanı gelmiş ve geçmektedir. Bizler, milletçe böyle bir sorumluluğu yüklenecek azim, irade ve cehd insanlarını bekliyoruz.

ve tıpkı ilkler gibi: “Girdik reh-i sevdaya…” diyerek zahmeti rahata tercih edip çağın en önemli hâdiselerinden birini gerçekleştirmişlerdir.  

Önemli bir emanetin emanetçileri bu hususa sırtlarında taşıdıkları yükün hatırına dikkat etmelidir. Çünkü emanette emin emanetçi öyle olmalı. Kendimizi düşünmeyeceğiz. Reh, yol demek. “Girdik reh-i sevdaya, cünunuz, bize namus lazım değil; Ey dil ki bu iş şane düşer mi’ diyor Nigari.. Reh-i sevdaya girdikten sonra sen ‘seni’ düşünmeyeceksin. Bu yol, sevdalılar yoludur. Sana ait meseleler tali meselelerdir.

Asrımızın kara sevdalıları da, ahlâkî değerler adına dünyaya yeni şeyler taşırlarken geçmişin tecrübelerinden ve güzel misallerinden yararlanmayı ihmal etmemişlerdir. Dünyanın farklı yerlerine hâlisane niyetlerle giden gönül erleri, temsildeki derinliği yakalama gayretlerini, insaniyet ve medeniyet götürme ideali ile taçlandırmaktadır. Tıpkı geçmişte olduğu gibi mânevî, insanî ve ahlâkî değerlerin yanında, imkânlar zorlanarak yörenin diğer ihtiyaçlarına da yardım eli uzatılmaktadır. Günümüzün adanmış ruhlarının, ecdadımızdan miras kalan bu şuuru temsil etmeleri, hem milletimizin hem de insanlığın kurtuluşu adına büyük önem arz etmektedir. Dünyada meydana gelen hâdiseler ve Anadolu’dan beş kıtada yüz elliyi aşkın ülkeye yayılan eğitim merkezli hizmetler, bu tespitin haklılığını her geçen gün daha fazla ortaya çıkarmaktadır. Dün olduğu gibi bugünün alperenlerinin, ‘Yeryüzü Mirasçıları’nın da -Allah’ın izni ve inayetiyle- mukaddes vazifeyi göğüsleyeceklerine olan inancımız tamdır. 

Bugün,  

dünyanın dört bir yanında kızaran güller renklerini bu ay yüzlülerden ve bu ay yüzlülerin ruhlarında taşıdıkları mânâlardan almakta;   

içtimaî coğrafya onların düşünce kanaviçelerine göre çağ edalı bir dantelâ gibi örgülenmekte ve bütün insanlık âdeta onların kadim fakat eskimeyen bestelerini mırıldanmakta.  

Bu tertemiz duygu ve düşünceler mebde’lerine ait görüntüleriyle küçük birer damla gibi görünseler de, işin ruh ve mânâsını kavrayabilenlerce, her zaman değişik vâridâtla köpüren engin denizler mahiyetindedirler.

İşin tabiatının gereği, belli süre sadece kendi çevrelerini aydınlatmakla meşgul görünen bu ışık süvarileri, şimdilerde, hakikî derinlik ve ruh güçlerini öne çıkararak, tıpkı yağmur yüklü bulutlar gibi, sevinç olup, neş’e olup, ümit olup, sevgi olup şakır şakır her yana boşalarak muhabbete, hoşgörüye susamış kupkuru gönülleri cennet bahçelerine çevirme humması yaşıyorlar.

Denebilir ki, bugün yeryüzü, bir baştan bir başa, onların saçtıkları tohumlarla yeni bir bahara hâmile ve bir kutlu vilâdet heyecanı içinde; tekmil insanlık da böyle bir oluşumun “hissi kable’l-vuku” esintileriyle gelen bişaretlerle coşkun mu coşkun. Sesler, nağmeler farklı farklı olsa da, vicdanlarda duyulup sezilen hep aynı mânâ.. ve seherlerde esen yeller Eyyub’a hayat ırmağından bir ses, Yakub’a Yusuf’un gömleğinden İbrahimî bir koku duyurmakta.

Bu bizim, son bir kere daha geriye dönüşümüz, hakikî konumumuza yürüyüşümüz sayılabileceği gibi, bütün insanlığa alternatif bir diriliş mesajı da sayılabilir. Aslında bugün, değişik buhranlarla kıvrım kıvrım hafakanlar yaşayan milletler de, ümit adına böyle bir meltem beklemekteydi. Ne mutlu, böyle bir meltemi harekete geçirecek olan merkezdeki kutlulara!. Ne mutlu, bu diriliş esintilerine karşı sînelerini açıp bekleyenlere!.

Biz, sevgiye açık ve kendilerini, insanî değerler abidesini ikame etmeye adamış bu kahramanlarla bir gün mutlaka dünyanın renk ve deseninin değişeceğine ve insanlığın rahat bir nefes alacağına inanıyoruz. İhtimal, geleceğin dünyasında, insanî düşünce son bir kere daha ışığını onlarla parlatacak.. insanî emeller onlarla realize edilecek ve ütopyalara inat pek çok hülyalarımız da onlarla gerçekleşecektir.. evet bir gün bütün bunlar mutlaka olacak ve mevsimi gelince, o gönlü boş, talihi karanlık kimseler, bu aydınlık ruhlar karşısında diz çöküp af dileyecek ve ettiklerine nadim olup ağlayacaklardır. Ne var ki, kaçırdıkları fırsatları da hiçbir zaman telâfi edemeyeceklerdir. Keşke duyguları süflî, düşünceleri azgın, tavırları da haşin bu kaba ruhlar; bir yakın gelecekte, çaresiz vicdan azabıyla kıvranacakları gün gelmeden, hakperestlik ve kadirşinaslık duygularına sığınarak biraz daha insaflı olabilselerdi; insaflı olup yarınlarını karartmasalardı..!  

İnsaf; kim tarafından seslendirilirse seslendirilsin, hak ve hakikati kabul ve itiraf etmek, herkese karşı merhamet ve adâletle muamelede bulunmak, kendi haklarının yanı sıra başkalarının hukukunu da gözetmek; nefis, heva ve hevese değil, vicdan, mantık ve evrensel insanî değerlere uygun davranışlar sergilemek ve hakkın en küçüğüne dahi riâyetkâr olmak demektir.

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, insafı güzel ahlakın temel unsurları arasında saymış; “Şu üç şey imandandır: Nefsin dürtülerine rağmen insafı elden bırakmamak, selamı herkese yaymak ve darlıkta dahi infakta bulunmak.” buyurmuştur.

Günümüzde fedakârlığın sahâbîcesiyle,

Fedakârlık; bir mefkure insanının gerekirse canı da dahil her şeyini feda etmeye rıza gösterip her türlü eziyet ve zahmetlere göğüs gererek, asıl vazifesi olan iman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah ve bunlara terettüp eden zevk-i ruhani yolunda mesafe katetmeye çalışması ve bu uğurda meşru her fırsatı değerlendirme gayretinde bulunmasıdır.

Hazreti Üstad, maddî ve manevî füyûzât hislerinden fedakârlık ufkunu göstermektedir. Evet, bir mefkureye dilbeste olmuş ve ona adanmış bir ruh hem maddî hem de manevî füyûzât hislerinden fedakâlıkta bulunur; onları gaye ve hedef yapmaz. Bu, insanın maddî-manevî zevk ve lezzetleri davasına kurban etmesi, vermesi gerekli olan şeyler bir yana, verme mecburiyetinde olmadığı şeyleri bile bağlandığı o dava hatırına gözden çıkarması ve terk etmesi demektir ki; bu davranış adanmış olmanın bir gereğidir.

Hazreti Ali efendimiz, Hazreti Ebu Bekir’in fedakârlığını ve büyüklüğünü anlatırken “Ebu Bekir’in Gâr-ı Sevr’deki bir gecesi Ali’nin bütün hayatına bedeldir.” der. Bu onun hakperestliğinin ve kadirşinaslığının ifadesidir. Ya Hazreti Ali’nin ölümü göze alarak Rasûl-ü Ekrem Efendimizin yatağına uzanmasına ve Allah Rasûlü’nün selameti için ölümle burun buruna gecelemesine ne demeli!..

Kur’an’ın ilk hâdimleri, bugünün insanları kadar mektep medrese görmedikleri halde, öyle bir imana sahip olmuşlardı ki, parmaklarından başlanarak kıtır kıtır makaslanıp doğransalardı yine de davalarından dönmezlerdi. Zira, onların samimi teveccühlerine Allah Teâlâ öyle bir teveccühle mukabelede bulunmuştu ki, o gönül erlerinin damlalarını derya, zerrelerini güneş ve hiçliklerini de kainat haline getirmişti. Evet, Cenab-ı Hakk’ın samimiyet, sadakat, vefa, devam ve temadiye hususi bir ihsanı vardır; bu türden ihsanlar bizim kıstaslarımızın dışındadır.***

Fedakârlık, insanlardan zorla istenmez. Himmet ve gayret mevzularında herkes iyi bir rehabilitasyona tabi tutulabilir; fakat, fedakârlık zorla yaptırılmaz; o, insanın vicdanına, gönlüne ve iradesine bırakılır. Nitekim, kendilerinden ilk defa himmet talep edilince, çok az bir parayı canından bir parçayı verircesine zorlanarak veren bazı insanlar, işlene işlene ve alışa alışa zamanla Cenâb-ı Hakk’ın verdiği malı, O’nun yolunda gönül hoşnutluğuyla harcayan ve adeta vermeye doyamayan birer “infak tiryakisi” haline gelmişlerdir.***

Himmete çağırılmadığı zaman küsecek kadar hizmet tiryakisi olanların yanı sıra defaatle yanıma gelip “Hocam, öğretmenler, rehberler ve talebeler hicret ediyorlar. Ne olur, tavsiye ve teşvik buyursanız da esnaf olarak biz de dünyanın dört bir yanına koşsak, bir karanlık noktaya da biz meşale tutsak!..” diyen adanmışlar görmenin bahtiyarlığını yaşıyorum

dört bir bucağa, yedi cihana yetişmeye çalışan

O günün şartlarında ilk “yurtdışı hizmeti”ne giden Mus’ab b. Umeyr de fedakârlığın ayrı bir örneğiydi. Mekke’nin zengin ailelerinden birinin çocuğu ve gençlerin en yakışıklısı olan Mus’ab, henüz bıyıkları terlerken hayatı istihkar ederek Allah Resûlü’nün emriyle Medine’ye hicret etmişti. İslâm adına o güne kadar öğrendiği ne varsa Medinelilere anlatmış, haliyle, tavrıyla ve duruşuyla da onların takdirini kazanmıştı. O’nu öldürmek niyetiyle çekilen kılıçlar, o anlattıkça kınına girmiş, önyargılar ve nefretler, yerini muhabbete ve imana bırakmıştı. Fedakârlığın timsali Mus’ab, çok geçmeden yanına aldığı yetmiş kişiyle Akabe’de biata gelmişti.

Bugün de insanlığın kurtuluşu için, yeryüzüne sevginin, hoşgörünün, barışın ve kardeşliğin hâkim olması için yurtlarını yuvalarını terk edip dünyanın dört bir yanına koşan fedakârlar var. Onlar, kendi memleketlerinde çok daha iyi şartlarda, çok yüksek maaşlarla çalışabilecekken dillerini, kültürlerini, dinlerini bilmedikleri topraklarda karın tokluğuna fazilet mücadelesi veren alperenler.

Onlar, fedakârlığı “İnsanın maddî-manevî zevk ve lezzetleri davasına kurban etmesi, vermesi gerekli olan şeyler bir yana, verme mecburiyetinde olmadığı şeyleri bile bağlandığı o dava hatırına gözden çıkarması ve terk etmesi” olarak anlamış babayiğitler.

ve her zaman yaşama tutkularını baskı altına alıp yaşatma hisleriyle hareket eden

Bu açıdan denilebilir ki, bugün bizim meseleler üstü en büyük meselemiz; millet fertlerinin ruhunda yeniden bir kere daha yaşatma arzusunu tutuşturarak, onunla idealleri arasına girmiş bulunan bütün yabancı mülâhazaları ayıkladıktan sonra onun durgunlaşmış gibi görünen enerjisini harekete geçirip, iyi bir motivasyon ve disiplinli bir faaliyetle onu bir kere daha tarihî mefkûresine doğru yürütmektir.

Günümüzde ahlâkî değerleri, insandaki iç derinliğini, kalbî ve ruhî hayatın önemini dudak bükerek karşılayanlar olsa da, hakikî insanlığa giden yolun bu değerlerden geçtiğinde şüphe yok. Bazılarımızın tarz-ı telâkkisi ne olursa olsun, bugün içtimaî, iktisadî, siyasî, kültürel değişik bunalımlarla iki büklüm ve sırtında birkaç kamburu birden taşıyan çağın insanını, üst üste buhran ve tazyiklerden kurtaracak tek çare de yine bu dinamiklerin hayata geçirilmesi olsa gerek. Böyle hayatî bir misyonun gerçekleşmesi ise ancak, hiçbir zaman kendini düşünmeyen ve düşünecek olursa da, kurtuluşunu başkalarının kurtarılmasında gören Rabbanîler sayesinde mümkün olacaktır.

Şimdilerde de, geleceğe yürümeyi plânlayanlar, egoizmayı bırakıp mutlaka herkesle ve her şeyle el ele olmalıdırlar. İradeler ve idealler; hakiki mânâda bütünleşmiş heyetlerin, kenetlenmiş azimlerin ve kolektif şuurların desteğini aldığı ölçüde gerçek değerini bulacaktır. Aslında, başkalarını yaşatmak ve başkalarıyla yaşamak için onların içinde eriyip yok olmak, onlarla kaynaşıp bütünleşmek, fertken cemaat haline gelmenin, damla iken derya olmanın ve dolayısıyla da ölümsüzlüğe ermenin biricik yoludur.

ve hareket ederken de gösterişe-âlayişe girmeyen;  

her halleriyle tevazu ve mahviyet diyen bu esâtirî kahramanlar,  

bütün olumsuzluklara rağmen, o hiçbir zaman dinmeyen aşk u şevkleri,  

sürekli köpürüp duran himmet ü heyecanları  

ve insanlığa hizmet iştiyaklarıyla tarihte emsali az görülmüş bir civanmertlik sergilemekte;

uğradıkları herkese gönüllerinin dilinden bir şeyler fısıldamakta;

her yere taze fideler dikip her yanı cennetlere çevirmekte;

her zaman canlı,  her zaman hızlı, her zaman müthiş bir performans göstererek kendilerini ifade etmeye çalışmakta ve tabiî herkesi sonsuza çağırmaktadırlar; 

imanlı, azimli, kararlı ve gelecek adına da ümitle dopdolu olarak…  

Yürüdükleri yol yürünmez gibi görünebilir; ne var ki onlar, zaten bunun böyle olacağının farkındadırlar. Evet onlar bir gün yolların bütün bütün sarpa saracağını; bütün köprülerin yıkılacağını daha baştan hesaba katmışlardı; biliyorlardı zaman zaman bir kısım gulyabanîler tarafından yollarının kesileceğini.. çevrelerinde kin, nefret ve düşmanlık fırtınalarının estirileceğini; evet yürüdükleri yolun doğru olduğuna inançları tamdı ama, akla-hayale gelmedik bazı şeylerle engellenebileceklerini de hiçbir zaman gözardı etmemişlerdi.  

Bu itibarla da onlar, bütün olup biten bu şeyleri ve olacakları Hak yolunun hususî meşakkatleri sayıyor ve heyecanlarından hiçbir şey kaybetmeden sürekli koşuyor;  

“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ile yanındaki müminler bile “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?”diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara sûresi, 2/214) Bu âyet, ilahî terbiye metodunu açıklamaktadır. Allah’ın rızası ve cenneti ucuz değildir. Gayret,sabır ve sebat imtihanlarından geçmek, böylece pişip bir kıvama ermek gerekir. Allah bu dünyaya sa’y (çalışma) kanununu koymuştur, atalete ve gevşemeye yer yoktur. İşlemeyen demir pas tutar çürür, işleyen demir ışıldar. Dünya rahat yeri değil, hizmet yeridir. Mükâfat yurdu ise âhirettir. Rahat yeri olsaydı Allah en seçkin kulları olan Peygamberlerini burada rahat ettirirdi.Âyet başta Asr-ı saadetteki ashab olarak, kıyamete kadar gelecek müminlerin himmetlerini kamçılamaktadır.

 

Bazen dünyevî hâdiseler ve dünyalılar yol vermezler insana; bazen de başa gelenler, altından kalkılmayacak şekilde çetin cereyan eder; eder de yıllar hep Muharrem gibi gelir geçer ve yollar gider Kerbelâ’ya takılır. Ne var ki, Hak’tan fermanlı gönüller, görüp duydukları bu şeyler karşısında ne sarsılır ne sendeler ne de tereddüde düşerler. Her hâdiseyi müteâl iradenin bir muamelesi kabul ederek, başa gelenleri imtihan sayar, imtihanları tevekkül ve teslimiyetle göğüsler,yolunu kesen töre bilmezlere insanlık dersi verir, her hareket ve davranışını ötelerden gelen

emirlere uyma inceliğiyle değerlendirir; bir gözü kendi tavırlarında diğeri o müteal kapının aralığında yürür himmetini dağıtmadan yücelerden yüce hedefine doğru -Hak rızası olan o hedefe canlarımız kurban olsun- ve hayallerini bile her zaman pâk tutar ağyar düşüncesinden.

endişelerine takılan menfilikler karşısında da Allah’a teslim oluyor, imanın o sarsılmaz kalesine sığınıyor,  

yaşadıkları çağı ve hâdiseleri iyi okumaya çalışıyor  

ve Cenâb-ı Hakk’ın muvaffakiyet vaadine güvenerek yürüyorlardı/yürüyeceklerdi rıza ufkuna doğru.   

Aslında, kalb-kafa bütünlüğü mülâhazasına bağlı yaşayan,  

özü-sözü doğru bu insanları, şimdiye kadar inandıkları değerlerden vazgeçirmeye kimsenin gücü yetmediği gibi,

onları Allah rızası yörüngesinde hareket etmekten ve bu duygularını da, Yaratan’ı, bütün cihanlara anlatma gayretine bağlamaktan alıkoyamazdı.  

Onlar böyle bir sorumluluk duygusu ve vazife şuuruyla    

Bu öyle bir mesuliyettir ki, ferdin idrak ve şuurlu iradesine giren hiçbir mesele onun dışında kalamaz. Varlık ve hâdiseler karşısında sorumluluk, tabiat ve toplum karşısında sorumluluk.. geçmiş-gelecek, diri-ölü, genç-ihtiyar, okumuş-cahil, idare ve emniyet.. herkesten ve her şeyden sorumluluk.. ve tabiî bütün bu sorumlulukların gönülde bir ızdırap halinde duyulması, ruhta çıldırtan hafakanlar halinde kendini hissettirmesi her zaman onun gündeminde birinci sıra yarışı içindedirler. Zannediyorum Allah katında, insanı değerler üstü değerlere ulaştıran ve Rabb’in yakınlığını kazandıran peygamberâne azim ve bu azimle ulaşılan ruhtaki miraç da işte budur!

Var olmanın en önemli derinliği hareket ve hamledir. Hareketsizlik bir çözülme ve ölümün bir başka adıdır. Hareketin sorumlulukla irtibatlandırılması ise onun en birinci insanî buudunu teşkil eder. Sorumlulukla disipline edilmemiş bir hamle ve hareketin tamam olduğu söylenemez.

Bizler dünyamıza, îman, insan ve hürriyet sevgisinden örülmüş yepyeni bir ruh kazandırma ve bu esaslar üzerinde neşv ü nemâ bulmuş, gelişmiş mübarek bir ağacın mânâ köklerinin safveti ölçüsünde ve o köklerle irtibatlı olarak yeni sürgünlere zemin hazırlama mesuliyeti altındayız. Şüphesiz böyle bir sorumluluğun yerine getirilmesi de ancak ülkenin mukadderâtına, insanımızın, tarih, din, örf, âdet ve bütün mukaddesâtına sahip çıkacak kahramanların mevcudiyetine vâbestedir..

Evet, mesuliyet şuurundan kaynaklanan ızdırap, hele devam ederse, reddedilmeyen bir dua, alternatif projeler üretmede güçlü bir menba ve temiz kalabilmiş samimi vicdanlar üzerinde de en müessir bir nağmedir. Her ruh insanı, ızdırabının enginliği ölçüsünde kendi gücünü hatta mensup olduğu cemaatin gücünü aşmaya namzet, geçmiş ve gelecek nesillerin güç ve kuvvetinin bir nokta-i mihrâkiyesi haline gelebilir. Burada, yaşayanlarla yaşatanları, birbirinden ayırmak icab ettiğini bir kere daha hatırlatalım: Bizim, her zaman ısrarla üzerinde durduğumuz; yaşatmak için kendilerini ihmal edecek kadar ömürlerini samimiyet, vefa ve diğergâmlık içinde geçirenler, ruhumuzu kendilerine emanet edeceğimiz tarihî hakikatlerin hakiki mirasçılarıdırlar. Onlar, kat’iyen, kitlelerin kendilerini takip etmelerini istemezler.. istemezler ama, onların mevcudiyeti, önü alınamayan öyle güçlü bir çağrıdır ki, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, bir cazibe merkezi gibi herkes bu Rabbânîlere koşar.. ve hatta onların arkasında güle güle ölüme gidebilir.

Gelecek, hem bir mesuliyet manzarası hem de başarı meşherleriyle, bu önemli misyonu temsil edecek olan Rabbânîlerin eseri olacaktır. Milletimizin ve milletimizle alâkalı diğer milletlerin varlık ve bekâsı, yepyeni bir medeniyetin bütün vâridâtı ve zengin bir kültürün diriltici engin dinamizmi, onların nefesleriyle soluklanacak, onların omuzlarında bayraklaşacak ve onların güçlü omuzlarıyla istikbale taşınacaktır.. taşınacaktır; zira onlar, yüce hakikatlerin emanetçileri ve tarihî zenginliklerimizin de mirasçılarıdırlar.

Evet, şu anda biz, icabında cennete girmekten dahi vazgeçip ve şayet girmişse, dışarıya çıkma yollarını araştıracak kadar mesuliyet ve dâvâ âşıkı insanlar bekliyoruz. ‘Güneşi bir omuzuma, ayı bir omuzuma kovsalar, ben bu işten vazgeçmem!’ diyen insanlar.. bu bir Peygamber ufkudur. Bu ufuktan akıp gelen ışıklarla coşkun bir dimağ, yerinde: ‘Gözümde ne cennet sevdası, ne de cehennem korkusu var; milletimin îmanını selâmette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmava razıyım’ der iki büklüm olur.. veya ellerini açar, ‘Vücudumu o kadar büyüt ki cehennemi ben doldurayım, başkalarına yer kalmasın’ çığlıklarıyla semavâtı lerzeye getirir.

Bizim, içten ve dıştan gelecek ihsanlara, düşünce sistemlerine değil; bizim, top yekûn milletimizde mesuliyet ve ızdırap şuuru uyarabilecek ruh ve düşünce hekimlerine ihtiyacımız var. Gelip-geçici saadet va’di yerine ruhlarımızda derûnîlik meydana getirecek ve bizi bir hamlede, mebde’ ile müntehayı birden görebileceğimiz seviyeye ulaştıracak ruh ve düşünce hekimlerine.—Ruh Mimarları Rabbanîler

Jill Carroll’un çalışmasında dikkat çeken bir başka husus da, Sayın Carroll her ne kadar Fethullah Gülen’in düşünce dünyasını tahlil etmeye çalışıyorsa da, onun salt bir düşünceyi değil, bir hareketin ilham kaynağı ve dinamiği olarak gördüğü bir düşünceyi bir bütün oluşturan anlamlı bir seri halinde tahlil etmesidir. Bu seri, Gülen’in düşünce yapısında Carroll’un öne çıkardığı beş temel unsurdan oluşmaktadır: (1) Sahip bulunduğu aslî değer ve ahlâkî yüceliğiyle insan, (2) insanî varlığın en temel hususiyetlerinden olarak hürriyet, (3) hürriyeti kullanacak ve topluma yön verecek ideal insan, (4) ideal insanı yetiştirmek için eğitim ve (5) hem ideal insanı yönlendirmede hem de hürriyeti dengeli olarak kullanmada gerekli bir unsur olarak sorumluluk şuuru.

ömür boyu sıradağlar gibi dimdik yerlerinde durabilmiş,  

her zaman tipiye-borana meydan okumuş, sürekli karla-buzla savaşmış ve her mevsim meyve veriyor olmanın sırrını keşfederek hep gül yetiştirmiş ve gül türküleri söyleyegelmişlerdir.

Onlar,

hareketleri itibarıyla her zaman bir saat gibi ahenkli,  

beyanları itibarıyla da heyecan, tazelik ve istikamet örneğidirler.  

Ne hareketlerinde bir aritmi ne de sözlerinde bir halâvetsizlik vardır.  

Kalbleri bir melek kalbi gibi saf ve duru, dilleri de iç derinliklerinin sadık birer tercümanıdır.  

Bu itibarla da, onlar hemen her zaman tavır ve davranışlarıyla imrendirici,  

söz ve beyanlarıyla da heyecan uyandırıcı olmuşlardır.  

Onların gönül dünyalarında sürekli Hak mülâhazası köpürür durur;  

beyanlarında ise, derin bir Allah aşkı, varlık sevgisi ve insanlara karşı da bir muhabbet, bir şefkat, bir müsamaha, bir af nümâyândır.  

Hak rızası, onların kilitlendikleri biricik hedef;  

eşya ve hâdiseleri doğru okuyup, doğru yorumlamak, vazgeçemeyecekleri bir tutku;  

insanları sevip herkese sîne açmaları da tabiatlarının gerçek rengidir.

Onlar,

 o derinlerden derin aşklarıyla Hakk’a bakan duruşlarını seslendirdikleri aynı anda,  

sevginin sırlı ve sihirli anahtarlarıyla da paslanmış ve küflenmiş gibi görülen en katı kalbleri, en sert tabiatları balmumu gibi yumuşatarak içine girer ve Yüce Yaratıcı’nın teveccühüne mazhariyetin hakkını eda etmeye çalışırlar.  

Sevilirler, severler; en amansız ve imansız saldırılar karşısında dahi peygamberâne bir azimle sarsılmadan, hep dağlar gibi yerlerinde dururlar;   

Peygamberlerin peygamberliği malum. Peygamberlik Allah’ın takdiri. Ama neden bizler de Onlar gibi olmayalım, onların yaptığını yapmayalım. Peygamberane bir azimle peygamberce bir cehd içinde olabiliriz. Eğer ruhumuzdaki yabancı hülyaları ruhumuzdan söküp atabilirsek, bizler de peygamberane mülahazalar içinde ızdırap insanı olabiliriz. İslamî heyecanı hayatımızın her karesinde duyabiliriz. Böyle bir ızdırabı duymanın zor olmadığı kanaatındayım.

Kendini Hakk’a adayıp da Allah’a dayanan insan, yürür vazife ve sorumlulukları istikametinde dönüp arkasına bakmadan. Bilir o nasıl bir kuvvete dayandığını ve kimin hesabına hareket ettiğini. Emindir hedefinden, yürüdüğü yolun doğruluğundan ve yol boyu bir lâhza olsun yalnız bırakılmadığından/bırakılmayacağından. Bu itibarla da o, hiç mi hiç fikrî, hissî dağınıklığa düşmez, teşevvüş ve tereddüt yaşamaz; mükellefiyetlerini derin bir şuur ve hassasiyetle yerine getirmeye bakar; sonra da ciddî bir iç huzuruyla neticeyi Allah’tan beklemeye koyulur; koyulur ve şe’n-i Rubûbiyet’in gereklerine karışmamaya fevkalâde özen göstererek hareket ve faaliyetlerini sadece ve sadece Hak hoşnutluğuna bağlar. O’nun rızasını “olmazsa olmaz” bir esas kabul ederek elinden geldiğince bunun dışındaki bütün değerlere karşı kapanır ve sürekli nefsinin isteklerinden uzak durmaya çalışır. Bir gün gidip yollar bütünüyle sarpa sarınca ve ufuklar kararıp her yanda telâş ve endişe uğultuları duyulunca da, ne yürüdüğü yola kahreder, ne panikler, ne de geriye döner; “Hakk’a dayanır, sa’ye sarılır, tevfîke râm olur.” ve Hz. Nuh gibi “Yâ Rab yenik düştüm; nusretinle teyit et.” der ve bütün samimiyetiyle O’nun hıfzına, riâyetine sığınır ve O’nun lütfedeceği çıkış anını ve çıkış noktasını beklemeye koyulur.

 

çevrelerine bakarken de göklerin gözleriyle bakarlar; ne hışımla gelip çarpan fırtınayla devrilir ne de en müthiş zelzeleyle sarsılırlar.  

Gelen dalga ve sağanaklara bağırlarını açarlar; gidenlere de bir avuç toprakla dahi olsa cömertlik saçarlar.

Bu koçyiğitler,

Koçyiğitler var gönül dünyasında,
Aramızda cefâsına dururlar.
Rûhlarıyla göklerin verâsında,
Burada tenezzülen bulunurlar…HAK ERLERİ-KIRIKMIZRAP

Hak rızası gibi en büyük bir işe gönül vermiş olmanın şuurundadırlar  

ve ona ulaşma uğrunda da her şeyi göğüslemeye kararlıdırlar.  

Şahısları itibarıyla hep mum gibi başları önlerinde küçük görünümlü,  

yanıp aydınlatmaya teşne ve iddiasız göründükleri aynı anda her zaman gerilimde ve kanatlarını germiş bekleyen üveyikler gibi ruhânîlerle yarışmaya da hazırdırlar.  

Onlar,  

duruyor gibi göründükleri zamanlarda bile, iç aktiviteleriyle hep canlı, hep kararlı ve hep hummalıdırlar.  

Yer yer, denizler gibi çevrelerini dalgalarıyla sularlar, zaman zaman da uzakları buharlarından oluşan bulutlarla serinletirler.  

Yakın-uzak her tarafa âb-ı hayat sunar ve nice yıldan beri sürüm sürüm hale gelmiş cansız cesetlere diriliş üfler gezerler.  

Oturur-kalkar hiç durmadan çevrelerine ruhlarının diliyle gönül hikâyeleri söyler ve her türlü dedikoduya ve toplum içinde kin-nefret uyaracak tartışmalara karşı sürekli kapalı dururlar.

Ve yine onlar, her zaman insanlara yararlı olma hülyalarıyla yaşarlar;  

insanlığın değişik bunalım ve mânevî ızdıraplarını ruhlarının derinliklerinde duyar;  

semtlerine uğrayanlara sürekli açık durur;  

dert dinler, dertlerle inler, dertli sîneler arar;   

Dert dinle; dert yaşa, dertlerle inle ama, herkese derman olmaya çalış! Bütün insanlara sineni sevgiyle öyle bir aç ki; kinle, nefretle donacak hale gelmiş, kendi kendilerinin mazlumu ve tir tir titreyen bütün nefiszedeler senin sıcaklığına koşsun!

Ey nefis! Herkesin derdini vicdanında öyle derince duyup yaşamalısın ki, artık bu konuda kimsenin senden hiçbir beklentisi kalmasın.. onların acılarını öylesine içten hissedip ağlamalısın ki; ağlamaya durmuş bütün gözlerin yaşları kurusun.. onlar için öyle yanıp yakınmalısın ki, ızdıraptan ciğeri kebap olmuş böyle biri karşısında, bütün muzdaripler acılarını unutsun.

kendileri gibi muzdarip gönüllerle el ele vererek âh u efgân dindirmeye koşarlar.  

Yerinde fitne-fesat ateşleri üzerine yürür; dikenler arasında da olsa mutlaka gül diker ve hep gül türküleri söylerler.  

 

Seyrimde bir şehre vardım
Gördüm sarayı güldür gül

Sultanının tâcı tahtı
Bağı duvarı güldür gül

Gül alırlar gül satarlar
Gülden terazi tutarlar

Gülü gül ile tartarlar
Çarşı pazar güldür gül-Sümbül Sinan

 


Bazen o gül renkleri filizinden dışarıya fırlamış tomurcuklar gibi bin bir ızdırabın teessürüyle kan rengine bürünür;  

bazen hafakandan çatlayacak hale gelir, nağmeleri âdeta bir çığlığa dönüşür; ama her şeye rağmen, ellerini göğüslerine kor, bir “eyvallah” mırıldanır ve yürürler hedeflerine doğru çevrelerine tebessümler yağdırarak;   

‘İy ve Allah’ 3 Kelimesinden oluşur. ‘Hakla kabul ettik, haktandır’ manasını ihtiva ettiğinden eyvallah, sufîyyede hemen hemen her halde zikredilir, bir virddir adeta.Cenâb-ı Pir Mevlânâ Celaleddin-i Rumi (kds)’nin oğlu Sultan Veled, şahane bir beytinde bu güzellikleri özetlemiş: “Bize ne irs-ı peder, ne servet ü ne cah kalmıştır,Şuûr-ı hikmete karşı bir eyvallah kalmıştır” (Bizlere babamızdan maddi bir miras, büyük bir servet ve makam kalmadı. Bizlere kalan (bunlardan çok daha kıymetli, bizleri evvelkilerin mevkiine erdiren) Hakk’ın hikmet tecellilerini eyvallahla karşılama hali kalmıştır.)

yürürler ve uğradıkları her yer, cennet bahçeleri gibi yeşerir.. el verdikleri kimseler âb-ı hayat içmiş gibi dirilir.. himmet elleri “yed-i beyzâ” gibi göz kamaştırır.. gayretleri bütün sihirbazların büyülerini bozar ve gezip uğradıkları yerlerde en firavunca düşünceler dahi dize gelir.

Onlar,  

iman kaynaklı öyle bir vâridât ve zenginliğe sahiptirler ki, Karun’un hazineleri onların servetlerine nispeten çer çöp gibi kalır; hatta eğer isteseler, bu ilâhî servet ve gınâ ile cihanları bile peyleyebilirler.  

Onların ömürlerinin kazanç ve mevhibe kefesi her zaman dopdolu; ziyan kefesi ise, şeytanları çileden çıkaracak mahiyettedir.

Onlar,  

ömür sermayelerini nerelerde değerlendireceklerini çok iyi bilirler..   

Bazıları için hayat, şu dünya misafirhanesinde geçen üç-beş günden ibaret ve hayatın hedefi nefsî arzu ve istekleri tam tamına tatmin etmek olarak görülebilir. Bazılarının hayat ve dünya görüşleri daha başka, buna göre hayatlarına kattıkları ma’nâ da daha farklıdır. Benim için dünya hayatı, ruhlar aleminden başlayıp nihayette Cennet veya –Allah korusun- Cehennem’de devam edecek sonsuza bir yolculuğun birkaç nefeslik kısmından ibarettir ve bu hayat, sonsuz Ahiret hayatının şekillendiği süre olması hasebiyle çok mühimdir. Dolayısıyla, dünya hayatı, ancak sonsuz hayıt kazanma ve hayatı verenin rızasına ulaşma yolunda harcanmalıdır. Bunun da yolu, Allah’a kulluk ve bu kulluğun en ayrılmaz boyutu olarak en yakınlarımızdan başlayarak, bütün ülkemize ve milletimize ve sonra bütün insanlığa, bütün varlığa hizmetten geçmektedir. Bu hizmet, hakkımız, onu başkalarına anlatıp aktarmak ise vazifemizdir.***

ve fâni şeyleri bâki hakikatlerle değiştirmede fevkalâde mahirdirler.  

Vakitlerini asla boş geçirmez; iş ve hizmette geri kalmayı ise kat’iyen hazmedemezler.  

Himmetleri âlî, iradeleri güçlü, azimleri de mütemâdîdir;  

iman ve aksiyon onların en önemli birer kalb ve davranış disiplinidir.  

Allah’tan başka kimseden korkmaz, kimseden endişe duymaz ve her zaman dimdik dururlar;  

dimdik durur yürürler fevkalâde bir tevazu ve mahviyet içinde cihanları aydınlatmaya doğru.  

Her zaman yüzleri yerde ve alçak gönüllüdürler.  

Bazen o semavî düşünceleriyle rüzgârlar gibi eser ve her tarafa tohumlar saçarlar; bazen de her yana yağmurlar gibi boşalır, yeryüzünde hayat olur akarlar.  

Ne işlerinin iyi gitmemesi, ne ticaretlerinin kesada takılması, ne üst üste krizlerin, buhranların ümitleri alıp götürmesi kat’iyen onları sarsamaz.  

Sık sık ahd ü peymanlarını yeniler ve Allah’ın kendilerine lütfettiği maddî-mânevî her çeşit nimeti; şeâiri ihyâ mânâsına ruhlarının abidelerini ikame etme yolunda harcarlar.  

Din-diyanet nerede ve Yaratan’ın teveccühü hangi yönde ise hep orada durmaya çalışır ve sürekli O’nun isteklerini yerine getirme istikametinde koşarlar.  

Bunu yaparken de dünya işlerinde başarılı olmaya fevkalâde özen gösterirler.  Öyle ki, o koçyiğitleri sadece bu yönleriyle görüp tanıyanlar, onları Ahiret-bilmez dünyalılar sanırlar. Hak rızasıyla irtibatlarını gördüklerinde de, onların aşk u heyecanıyla ürperir ve kendilerini ilk saftakilerin arasında zannederler.

Onlar  

boş durmayı ve avare ömür tüketmeyi hiç mi hiç sevmezler.  

Sürekli hareket halinde ve her zaman din ü dünyayı imar peşindedirler:  

okuyup yazma biliyorlarsa, bir şeyler karalayarak, bilmiyorlarsa bilene bir kalem armağan ederek, ne yapıp yapıp hizmet kervanına iştiraklerini devam ettirmeye çalışırlar.  

Her zaman ilmi sever; âlime karşı saygılı davranır; aklı başında ve kalbi hüşyar kimselerle oturur-kalkar ve sürekli, sohbet-i Cânan’la nefes alır verirler.

Yeryüzünde  

hakikî insan kalmasa,  

dört bir yandan ufukları toz duman kaplasa,  

sokaklar bütün bütün çamur seylaplarına yenik düşse;  

her tarafı dikenler sarsa ve zakkumlar gülleri gölgede bıraksa;  

meydanlar saksağanlarla dolsa ve saksağan sesleri bülbül nağmelerini bastırsa,  

bal kâselerinin etrafında eşek arıları uçuşup dursa;  

ormanların ürperten vahşeti sokaklarımızda kol gezse,  

ilme hürmet kalmasa,  

mârifet kapı kapı kovulsa,  

insanlık bütün bütün vefasızlığa kurban gitse;  

dostluklar yıkılıp dostlar düşman tavrını alsa onlar sarsılmadan hep yerlerinde durur ve “Her şey devrilebilir ben ayaktayım ya.!  

Her taraf kupkuru çöle dönmüş; gözyaşları gibi bir kaynağım olduktan sonra ne ehemmiyeti var.!

Yürümek için Allah iki ayak lütfetmiş, iş yapmak için de iki pençe; iman gibi bir sermayem var, gönlüm gibi de bir serhaddim.. dünyaları imara yetecek fırsatlar değerlendirme bekliyor;  

Rabbime dayanıp bunlarla cihanı cennetlere çevirebilirim.. toprağa atılan her tohum birkaç başak verdikten sonra, gelecek adına gam u keder de niye.! Ve hele bir de, Allah ötede birleri binlere ulaştıracağını vaad ediyorsa!.” der yürürler hedeflerine doğru, harap olmuş yollara ve yıkılmış köprülere rağmen.  

 “Kim Allah’ın huzuruna bir iyilikle gelirse, kendisine on kat sevap vardır. Kim bir kötülükle gelirse, o da ancak o kötülüğün misliyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.” En’âm Sûresi: 160

“Mallarını Allah yolunda harcayanların hâli bir daneye benzer ki, ondan yedi başak sümbüllenir. Her bir başakta da yüz dane bulunur. Allah dilediği kimseye yaptığı iyiliğin karşılığını böyle kat kat verir. Allah’ın lütfu geniştir ve ilmi her şeyi kaplar.” Bakara Sûresi: 261

“Allah buyuruyor ki: Kim huzuruma bir iyilik getirirse, ona getirdiğinin on misli mükâfat vardır. Hatta daha da artırırım. Kim huzuruma bir kötülük getirirse, onun cezası kendi kadar bir günahtır. Yahut Ben bağışlarım. Kim Bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir arşın yaklaşırım. Kim Bana bir arşın yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim Bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak varırım. Kim Bana hiçbir şeyi ortak koşmayarak, yer dolusu günahla da huzuruma gelse, Ben onu günahı kadar mağfiretle karşılarım.” Riyâzu’s-Sâlihîn, 313

“Kul Müslüman olup İslâm’ın gereklerini yerine getirdiğinde, Allah daha önce işlediği bütün kötülükleri affeder. Bundan sonra her amelinin karşılığı şu şekilde verilir: İyilik on katından yedi yüz katına kadar karşılık görür. Kötülük, Allah affetmediği takdirde misliyle cezalandırılır” Buhârî, Îmân, 31

Yürür ve ırmaklar gibi geçtikleri her yere hayat götürür, herkesin ve her şeyin ateşini söndürür.. ateş gibi kendilerini yeyip bitirme pahasına başkalarını soğuktan korur.. mumlar gibi erir gider; erir gider ama, binlerce göze ışık olur akarlar.  

Kâh leylîler gibi pusuya yatar ve bağırlarını rahmet esintilerine açarlar, kâh eşref-i saatlerde âhlarla inler ve ızdırap rıhtımlarından ekstra inayetlere yürürler.  

Zaman tanzimi vicdanlarımızda ikinci bir fıtrat hâline gelince, biz de onun üzerine eğilecek ve onun her parçasına kendi ruh dünyamızı işlemeye çalışacak, ruhsuz bir anın geçmesine fırsat vermeyeceğiz. Aslında Cenâb-ı Hakk’ın namaz vakitleri gibi kıymetli anları yirmi dört saatin içine koyması, O’nun zamana nur saçması ve onu yaşadığımızı bize hissettirmesi açısından çok önemlidir. Allah, hafta nursuz kalmasın diye onu, içinde eşref-i saat bulunan cuma ile nurlandırmıştır. İnsan o en mukaddes ve en şerefli saatte ellerini kaldırıp kemerbeste-i ubûdiyet içinde Allah’a teveccüh edebilse hayatı adına ne sürprizlere şahit olacaktır.

Cenâb-ı Hak, ayı dört cuma, aynı şekilde üç yüz altmış beş günlük seneyi de Ramazan-ı şerif ayı ile nurlandırmıştır. O’nun zaman içinde serpiştirdiği böyle nur kaynakları vardır ve bunlar gün, hafta ve ay içinde olduğu gibi sene içinde ve insan ömründe de vardır. Bununla Allah bize zamanın değerlendirilmesi dersini vermiştir. Dünden bugüne aklı başında kimseler küçük zaman parçalarını değerlendirmek suretiyle bütün hayatlarını nurlu yaşamaya muvaffak olmuşlardır.

Onların yürüdükleri bu yol, hak dostlarının gelip geçtiği bir güzergahtır ve bu yolda yürüyenlerin de yolda kaldıkları hiç görülmemiştir.

Onlar  

her zaman imanlı, ümitli, pür-heyecan ve her şeylerini Hak yolunda bezledecek kadar da cömerttirler;  

burada bir verip, ötede onlarcasını elde edecekleri ümidiyle ömürlerini hep verme şölenleriyle geçirirler.   

Himmete çağırılmadığı zaman küsecek kadar hizmet tiryakisi olanların yanı sıra defaatle yanıma gelip “Hocam, öğretmenler, rehberler ve talebeler hicret ediyorlar. Ne olur, tavsiye ve teşvik buyursanız da esnaf olarak biz de dünyanın dört bir yanına koşsak, bir karanlık noktaya da biz meşale tutsak!..” diyen adanmışlar görmenin bahtiyarlığını yaşıyorum.

Onların nazarında, dini koruma, kollama ve onu dünyanın dört bir yanında imrendirecek seviyede temsil etmeden daha büyük bir pâye yoktur.

Bu yüce pâyeye ermeyi hayatlarının biricik gayesi bilir ve dünyada bulunmalarını da sadece ve sadece ona bağlı götürmeye çalışırlar.

Evet, bizim Kur’an’a çok ihtiyacımız var. Fakat şunu da unutmamak lazımdır ki; nazarî bilgileri hayata geçirecek canlı, şuurlu ve iradeli varlıklara/temsilcilere ihtiyaç vardır.

İşte Kur’an, bu canlı, şuurlu ve iradeli temsilcilerini bulamadığı her devirde hazîn bir gurbet yaşamıştır, bugün de yaşamaktadır. O mükemmel Kitap ancak mükemmel bir temsilci kadrosuyla sesini soluğunu duyurabilir. Eğer, onun sesini gerçekten aksettirecek insanlar olsaydı, ilk nefeste onu duyar, ikinci nefeste de seslerini ta gökler ötesine duyururlardı. Ve melekler, “meğer yerde ne gönül erleri, ne kahramanlar varmış derlerdi.”

Hocaefendi, İslam’ı iyi temsil edemeyişimiz karşısındaki üzüntüsünü de şöyle seslendiriyor: “Maalesef, günümüzde İslamı araştıran, dinimize sıcak bakan insanlar bize takılıyor. Kendimizi Cenab-ı Hakk’ın adını yüceltmeye tamamen adasak, dinin bir aksesuarı haline gelsek ve insanlar bize takılmasa, onların hakikatle buluşmaları daha kolay olacaktır. Ve esas olan da, aradan çekilmek, aradaki engelleri berteraf ederek insan gönlüyle Allah’ı (celle celâlühû) buluşturmaktır.

Ama biz arada olunca, düşüncelerimiz, tavırlarımız, hallerimiz araya bir engel gibi girince insanlar bize takılıyor, haylûlet oluyor, küsuf-husuf yaşıyorlar.”

Aslında Hocaefendi’nin, Adanmış Ruhlar, Günümüzün Karasevdalıları, Bir Sorgulama, Gönül Dili Hal Şivesi, Allah Karşısındaki Duruşuyla Mümin gibi nice yazıları, nice vaaz ve sohbetleri bizi hep İslam’ı en hassas şekide yaşayıp en güzel şekilde temsil etmeye teşvik eden çırpınışlardır. -Rabbimiz’den o çırpınışları boşa çıkarmamasını niyaz ederiz.-

Yazımızı Hocamız’ın bu mevzuda kulaklarımıza küpe olacak şu cümlesiyle noktalayalım:

“Hasılı, her birimiz, Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) hatırına, dinimiz ve insanımız hatırına bize bakanlara, ‘Yalan yok çehrelerinde’ dedirtmeli ve muhataplarımızı, “Eğer bu insanları böyle yüksek bir karakter ve ahlaka ulaştıran sâik dinleri ise, onların dini de yalan olamaz” hakikatine ulaştırmalıyız.

Hep bu duygularla nefes alır verir; her zaman bu düşüncelerini projelendirme etrafında bir araya gelir ve bir araya gelişlerini de Hak’la irtibatlandırarak derinleştirirler.. “Mele-i A’lâ”nın sakinleri de, onları tebrik neşideleriyle alkışlar ve te’yid dilekleriyle yollarına sular serper.  

Şimdiye kadar her asrın bir kerâmeti olmuştur: Evet, milâdî altıncı asırda insanlığın yeniden var olması, onuncu asırda pek çok Türk boyunun İslâm’la bir kere daha dirilmesi, ondördüncü asrın başında da, Söğüt’ün bağrında yusufçuğun kelebeğe dönüşmesi gibi bir metamorfoz kerâmeti yaşanmıştır. Zannediyorum yirmibirinci asrın kerâmeti de milletimiz ve ona bağlı milletlerin devletler muvâzenesindeki yerlerini almaları şeklinde zuhur edecektir. Dünya tarihinin istikâmet ve akışını da değiştirecek olan bu yeni tekevvün, ruh, ahlâk, aşk ve fazilet yörüngeli olacaktır. Evet, ilim, ahlâk, hak ve adalet mücadelesi de diyebileceğimiz bu mânevî cihadımızla, yıllardan beri dünyanın değişik yerlerinde perişan ve derbeder olmuş mübarek milletimizin bütün parçalarını bir araya getirerek, bugüne kadar sahipsiz ve idealsiz kalmış nesillerin, bir mefkûre etrafında ve ‘Livâu’l-Hamd’e erme neşvesiyle yeni bir ‘ba’sü ba’de’l-mevt’ yaşayacaklarına inanıyoruz.—Sorumluluk şuuru

Onlar,  

hiçbir zaman kendi rahatlarını düşünmez;  

sürekli “Allah” der, “fazilet” der ve insanî değerler arkasında koşarlar,  

peygamberâne bir tavırla herkese sînelerini açar ve her zaman başkaları için yaşarlar.  

Onların bu ölçüdeki hasbîliklerine karşılık Allah da, ellerin-ayakların işe yaramadığı çetin bir günde, bu gönül insanlarına melek kanadından tüyler ihsan ederek dünyada onları beklenmedik muvaffakiyet sürprizleriyle şereflendirir;  

ötede de vuslat gölgesiyle serinletir.. kudsîler arasına alır..

Yeni bir dünya kuruluyordu; harıl harıl…
Her taraf gökle yarışır gibi… pırıl pırıl !

Geçtikçe tekmil bu şimsek bakışlı yiğitler,
Anladım; muştusu verilen zamanmış meğer.

Civanlar gördüm yüzlerinde gariplik rengi,
Hükmettım kı bunlar,o ilk kudsilerin dengi.             AKYOL-KIRIKMIZRAP

Bilindiği gibi Seyyidina Hz. Mesih, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve cemaatini “kudsîler” sözüyle müjdelemiştir. Kudsîler; mukaddesler, yani dünyanın isine pasına, kirine küdûretine girmemiş ve eteklerine “belva-i âmm” nev’inden dahi olsa pislik bulaşmamış ve tabiî dünya karşısında hiçbir zaman yenik düşmemiş insanlar demektir.

Biz “mukaddes”, “pak”, “nezih” sözleriyle hiç gü­nah işlememişi kasdetmiyoruz; bu sözlerle biz, hayatlarını Cenâb-ı Hakk’ın rızasını tahsile vakfetmiş, adamış; düştüğünde doğrulmasını bilen, uzaklaştığında yakınlaşma yollarını araştıran ve gözlerini açıp kapayıp rıza-i ilâhîyi arzulayanları.. ve i’lâ-yı kelimetullah adına, yani Allah’ın yüce adının dört bir yanda bay­rak gibi dalgalanması uğruna lâzım gelen her şeyi yapanları ve bu yolda her fedakârlığa hazır olanları kastediyoruz.

özel konuklarına gösterdiği iltifatı gösterir.. sonra da bütün bu lütuflarını hoşnutluğuyla taçlandırır.  

FURKAN-76- Orada sürekli kalacaklardır. Orası ne güzel bir konut ve ne güzel bir barınaktır.

Ayetin orjinalinde geçen “el-Gurfeh” kelimesinden maksat cennetin kendisi olabileceği gibi cennette özel bir yerde olabilir. Nitekim yeryüzünde insanlar da misafir ağırlamak istediklerinde gelenekler icabı evlerinin en güzel ve en uygun odasını seçerler. İşte nitelikleri ve özellikleri biraz önce anlatılan bu saygın konuklar özel cennet odalarında esenlik dilekleri ve selamla ağırlanırlar. Bu, onların işaret edilen niteliklerini ve özelliklerini ısrarla korumalarının, sabretmelerinin ödülüdür. Bu ifadenin kullanılmasının özel bir anlamı vardır. Çünkü nitelikleri ve özellikleri tavizsiz sürdürme kararı nefsin istek ve arzularına, dünya hayatının aldatmacalarına ve düşük içgüdülerine karşı sabretmeyi gerektirir. Mücadeleyi, çabayı doğru yolda sürdürmek ancak sabırla mümkündür. Bu durumda gösterilen sabır, yüce Allah’ın bu Furkanda (eğri ile doğruyu birbirinden ayıran bu Kur’anda) vurgulamasını hakkedecek kadar önemlidir.

Rahman’ın has kullarının, çok fena bir konut, çok kötü bir barınak olduğu için yüce Allah’a yalvararak kendilerinden uzak tutmasını istedikleri cehenneme karşılık yüce Allah onları cennetle ödüllendiriyor. “Orada sürekli kalacaklardır. Orası ne güzel bir konut ve ne güzel bir barınaktır.” Allah dilemedikçe kimse onları oradan çıkarmaz. Onlar orada konaklamanın, barınmanın en iyisini yaşarlar.—Fİ ZİLAL TEFSİRİ

Onlar günümüzün erenleri, dervişleri, kara sevdalıları. Adeta günümüzün sahabeleri, belki de Efendimiz’in (as) ‘kardeşlerim’ diyerek selam gönderdikleri onlar. Ben onların arasında açtım gözümü ve onların arasında kapamak, onlarla birlikte haşrolmak istiyorum. ‘

Allah’ım! Beni kardeşlerimle, ağabeylerimle ve bu nesli gözyaşlarıyla sulayarak büyüten bahçıvanla birlikte haşret. Efendimiz’in kevser havzı başında ve O’nun sancağı altında toplananlardan eyle’.  

‘Allahım ümmet-i Muhammed’e merhamet et, mağfiret et, şefkat et, yardım et.’

Ne olur Allahım, İslam’ın gülen yüzünü bu harekette bulduğuna inanan insanları hüsn-ü zanlarında yalancı çıkarma; bu hizmete bel bağlayanlara inkisar yaşatma.  

Ne olur Allahım, bizi vazifesini müdrik ve bu davaya layık kullardan eyle ve muhataplarımıza aradıklarını bizde görememe talihsizliği yaşatarak onları hayal kırıklığına uğratma!..

 

    Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Bu HTML etiket ve tanımlayıcılarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>