«

»

Eki 08

HOCAEFENDi VE SiYASET – (Derleme)

Hocaefendi’nin Altunizade’deki 5.katta Her iki sohbet salonunda asılı olan levhadaki Hadis-i kudsi’de şöyle buyuruluyor:

“Ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. Sizi idare edenlerin sahibi ve meliklerin melikiyim. Onların kalpleri benim kudret elimdedir.

Eğer kullar bana itaat ederlerse, ben de onları onlara rahmet kılarım, merhamet ve şefkatle muamele ederler. Yok eğer kullar bana isyan ederlerse ben de onları onlara belâ ederim. Kalplerini kin ve gazapla onlara çeviririm. En kötü azap ile azap ederler.

Binaenaleyh sizi idare edenlere karşı sövmekle, bedduâ etmekle meşgul olmayınız. Fakat nefislerinizi beni zikretmekle, bana dua ve tazarru ile meşgul ediniz. Böylece ben de onların hakkından gelirim, sizi onların şerrinden korurum.” (Mişkât-ül Mesabih: 3721)

-Büyük projeler, bazen şahsî-ailevî menfaate ve yakını koruyup kollamaya takılıp kaldığından dolayı başarılı olamamış, hatta onun üzerinden boğuşmalar yaşanmıştır. Hazreti Üstad’ın “Menfaat üzerine dönen siyaset canavardır.” ifadesi bu hakikati ifade etmektedir. Siyaset, idare, oluşum, organizasyon ya da hareket menfaat üzerine dönüyorsa, işin içinde canavarlık var demektir. Menfaat kavgası insanı canavar haline getirir; bu maraza yakalananların yol alması, hele gaye-i hayallerine ulaşması imkansızdır. ***

– Çağın büyük mütefekkirinin ifadesiyle, “Menfaat üzerine dönen siyaset canavardır.”
Başka mü’minlere hizmet alanları bırakmama, her yeri sırf kendi çizgisindeki insanlarla doldurma ve hangi niyetle olursa olsun milletin malını hususî havuzlara aktarma hep menfaat üzerine dönen siyaset anlayışının neticeleri ve ahirete iyi inanmamış olmanın emareleridir. Allah (Tebâreke ve Teâlâ), Kur’an-ı Kerim’de, “Zerre ağırlığınca hayır yapan onun mükâfatını alır, zerre kadar şer işleyen de onun cezasını görür.” (Zilzâl, 99/7–8) buyurarak, en küçük bir hayır veya şerrin Hak nezdinde kaybolmayacağını ve mutlaka karşılık bulacağını beyan etmiştir. Her iyiliğin bir ağırlığı ve değeri vardır. Onun için onlardan gafil olmamalı, en küçük bir iyilik fırsatı bile zayi edilmemelidir. Aynı husus kötülükler için de geçerlidir. Bazen küçük gibi görülen bir kötülük de insanın hüsrana uğramasına sebebiyet verebilir.

-Siyaset de, siyasiler de gelip geçicidir; biz halkız; halkların halkla münasebeti siyaseti de siyasetçiyi de şekillendirecek, yönlendirecek olan kalıcı münasebettir.Dinamik güç olan halk, her zaman statik güç olan siyaseti belirleyici olmuştur.

Üstad, İkinci Abdülhamit döneminde Şark’ta kurmayı düşündüğü “Medresetü’z-Zehra” için tahsisat alma niyetiyle Van’dan İstanbul’a gider. İstanbul dönüşü onunla sohbet etmek, payitahttan haberler almak için halk Seyda’nın kaldığı medreseye gelir, “Bize ne haber getirdin, İstanbul’da neler oluyor?” diye sorar. Bediüzzaman’ın verdiği cevap çok kısa, çok net ve bir o kadar da şaşırtıcıdır: “Size müjde getirdim. İstanbul’da devlet yeniden imar ve ihyaya çalışılıyor. Fakat fikirler bunu yapamayacak kadar müşevveş (karışık).” Bu cevap karşısında şaşıran halk tekrar sorar: “İyi de müjde bunun neresinde?” Bediüzzaman kendinden emin bir vaziyette. “Müjde milletin devreye girmesinde. Bu ihya hamlesini millet yapacak.” Halk yine sorar: “Nasıl olacak?” Bediüzzaman cevap verir: “Bütünlüğünü bozmayarak, ihlâsla çalışarak. Zaten dine zarar verecek tek şey bizim ihmal ve gafletimizdir. Onu da zaten hükümet yapıyor. Belki onlar eski hâl istiyorlar, hâlbuki eski hâl muhal ya yeni hâl, ya izmihlal.”

[ Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.76]

 

‘’Hem Tahtîecilik (hatalı görme, hata arama, hatalı gösterme) fikri, sûi zan (kötü düşünce besleme) ve tarafgirlik hissinin menbaı olduğundan, İslâm’da lâzım olan tesânüd-ü ervah (ruhların omuz omuza verip dayanışması), tevhid-i kulûb (kalb birliği), tehâbüb (karşılıklı sevgi) ve teâvüne (yardımlaşmaya) büyük rahneler, yaralar açmıştır. Halbuki hüsn-ü zanla (iyi düşünmekle), muhabbet ve vahdetle (birlik yapmakla) memuruz.’’ [ Sünûhât]

-“Benim gökte iki, yerde de iki vezirim var. Gökteki vezirlerim Cebrail ve Mikâil; yerdeki vezirlerim de Ebû Bekir ve Ömer’dir.” buyuran İnsanlığın İftihar Tablosu, bu iki yârânının kıymetini ifade etmekle beraber hiç kimsenin kendi kendine yetmeyeceğine de imada bulunmuş; -meâlen- “Allah bir sultana/idareciye merhamet buyurmuşsa, ona iki vezir lutfeder; birisi onu kötülüklerden alıkoyar, diğeri de hep iyiliklere sevk eder.” buyurmuştur. Bugün de bir yandan kendisine yetmediğine inanan ve istişareye açık olan idarecilere; diğer taraftan da meseleleri siyasi mülahazalara feda etmeden doğruların tercümanı olacak kanaat önderlerine ihtiyacımız var.

-Hizmet erleri, vazifelerini yapabilecekleri zemin arayışında olmalı ama siyaseti evvelen ve bizzat vesile edinmemelidirler. Kendi düşünce çizgilerini paylaşmayan kimselere de asla uzak durmamalıdırlar. Siyasi hareketler gelip geçicidir; fakat, Kur’an hadimleri, milletin himmetini yanlarına alarak daima vazife yapmakla karşı karşıyadırlar.

-“… Bizler İmam Rabbânî ve Bediüzzaman’ın en büyük makam dedikleri rıza makamına talibiz. Yaptığımız tebliğ ve irşad faaliyetleri ile, Rabbimiz’in bizden razı olacağı hususunda vicdanlarımız iman ve itminan içinde. İşte Cennet’te bile yeni bir ufuk, ulaşılacak yeni bir merhale olan rıza makamına talip olan bizlerin, ne siyasî, ne idarî, ne askerî, ne de daha başka dünyevî şeylere talip olması düşünülemez. Zaten şu anda bizler, zirvede bir azimle, insanların bütününü kucaklayıp herkese hakikî insan olma ufkunu gösteremediğimiz için üzgünüz! Bizler, ‘Evlenmeyi düşünmüyor musunuz?’ sorusuna, ‘Ümmeti Muhammed’in derdi bunu bana unutturdu.’ diyen Üstad Bediüzzaman’ın düşünce ufkunu yakalayamadığımız için mahcubuz! Bizler Allah’ın yüce adını dünyanın dört bir yanına götürememiş olmanın hacaletini yaşıyoruz! Onun için bırakın, zirveleri talep etmeyi ve buna benzer düşünceleri!”

– Bu yolun gönül erleri, iki şeyle uğraşmazlarsa muvaffak olurlar. Biri siyasetle, biri de birbirleriyle.

-Defaatle arz ettiğim gibi; Çankaya riyaseti değil, dünya hükümranlığı dahi teklif edilse, onu bile ayağımın ucuyla itmezsem dünyanın en aşağılık mahlukuyum. Çünkü ben Allah’ın rızasına talibim ve o hedefe de ancak ila-yı kelimetullah vazifesiyle ulaşabileceğime inanıyorum. Bu sözle, riyaset makamını hafife aldığım da zannedilmesin; ben sadece sübjektif bir mülahazamı ve kendi ruh dünyamı ifade ediyorum.

-İnsan, kendi kaderini ve mefkuresini de ilgilendiren meselelere karşı bütün bütün kayıtsız kalamaz. Hatta, o meselelerin gereğini yerine getirmek bir yönüyle Allah hakkıdır.

-Dünyadan elini eteğini çekmiş ve tamamen ahirete mütevecih olmuş o Fikir Mimarı, bir dönemde ruh ve mana köklerinden süzülüp gelen değerlere karşı saygılı bulduğu bir partiye açıktan açığa oy vermiştir. Hiçbirimiz Allah’la irtibat ve İslam’a bağlılık mevzuunda onun kadar derin olduğumuzu söyleyemeyiz. Bu açıdan, siyasete dalmak ile mefkuremizi de ilgilendiren mevzularla gerektiği kadar alakadar olmak birbirine karıştırılmamalıdır.

-İnanan bir insanın -kendi ruh ve mana köklerinin yeniden neşv ü nema bulması niyetiyle- inandığı istikamette oyunu kullanması, üzerine bir vecibedir; bu görevini yerine getirmeyen bir insan günaha girmiş olur.

-İster genel isterse de mahalli seçimlerde, imkanım olsa, borç para alır, biletlerini temin eder ve burada duran arkadaşların bile oylarını kullanmak üzere Türkiye’ye gidip gelmelerini isterdim. Hiçbir zaman şu ya da bu partiyi işaret etmedim. Ne var ki, imkanı olduğu halde, mefkuresi hesabına faydalı gördüğü kimseler için izhar-ı re’yde bulunmayanların Allah katında mesul olacaklarına inanıyorum.

-Biz hiçbir zaman siyasete dalmadık; asla parti ayırımı yapmadık; bütün siyasi cereyanların temsilcilerine aynı yakınlıkta bulunduk; faydasına inandığımız görüşlerimizi onlarla paylaştık. Bugün de aynı yerde duruyoruz; bizim değerlerimize saygılı olan, kalbî ve ruhî hayatımızı hesaba katan ve aynı zamanda ebed arzularımız adına da bir mesajı bulunan insanlar hangi partide olurlarsa olsunlar, biz onlardan yana izhar-ı re’yde bulunuruz. Bizim yegane arzumuz, bağımsız ve devletler muvazenesinde söz sahibi bir Türkiye’dir.

-Siyasetçilerin içinde bir sürü “eyyamcı” olabilir; fakat, Osman Gazi’den günümüzdeki karakterli idarecilere kadar pek çok nezih insan da çıkmıştır, çıkmaktadır onların arasından. Dolayısıyla, siyasîler ve idareciler de toptan karalanmamalıdır.

-Biz hâlâ her partiye karşı aynı mesafede duruyoruz. Hiç kimseye “Falan partiye girin; mitinglerinde boy gösterin; çarşıda pazarda alkışçısı olun!” demedik. Mesafeli durmak, milletimizin kaderi adına isabetli bulduğumuz bir kısım meselelerde bazı kimselere oy vermemize mani değildir. Güzel şeyler sergileyen ve iyi işler yapan kim olursa olsun, bu millet onu desteklemiştir; desteklenen aslında şahıs ya da parti değil, icraattır. “Şeytandan sığındığım gibi siyasetten de Allah’a sığınırım” diyecek kadar politikaya mesafeli ve dünyaya uzak duran Hazreti Bediüzzaman, vakti gelince oyunu kullanmış ve hem de “falan yere kullandım” demiştir. Evet, biz bütün partilere karşı mesafeli duruyoruz; ne var ki, mesafeli durmak başka, oyumuzu Türkiye’nin geleceği adına isabetli işler yapacağına inandığımız bir yere postalamak daha başka bir meseledir.

-Keşke siyaset âlemine de gönül dili hâkim olsa. Keşke CHP’liler deseler ki, “Türkiye’de şu kriz, şu kriz, şu kriz var; ama biz vifak ve ittifakı sağlayamadığımızdan ve iktidarla uyum yolları aramadığımızdan dolayı, ihtimal Allah bizim yüzümüzden bu krizleri yaşatıyor.” Keşke MHP’liler deseler ki, “İnsan her yanıyla kötü olmaz ya, herkesin bazı iyi yanları da vardır. Biz en azından bazı meselelerde bir kısım fasl-ı müşterekler bularak, bunlara ‘eyvallah’ desek ne olurdu. Bazı olumsuz şeyler bizim yüzümüzden de olmuş olabilir; bir dönemde bazı yanlışlıklar yapmış olabiliriz; belki şimdi de bir kısım yanlışlıklar yapıyoruzdur.” Keşke Ak Parti’liler de idarede bulunduklarından dolayı, Hazreti Ömer efendimiz gibi düşünse; “Yağmur yağmıyorsa, benim yüzümden yağmıyor; laleler benim yüzümden bitmiyor, dağınık halimizin öyle sürüp gitmesi ve perişanlığımızın devam etmesi benim yüzümden oluyor.” deseler. Evet, keşke siyaset âleminde de herkes, sürekli atf-ı cürümlerde bulunacağına, nisbeti makul olmayan şeyleri bile insanlara nisbet edeceğine ve hep karşısındakine cevap yetiştirme gayretiyle oturup kalkacağına, biraz da kendi muhasebesini yapsa ve bir kere de gönül dilini kullanmaya çalışsa!..

-Sosyal meselelerin kalıcı çözümleri, problemleri insanda halletmeye bağlıdır. Seyyid Kutup en son yazdığı zindan hatıralarında der ki, “Biz problemi anlayamamışız; asıl mesele insanlıkta iman meselesiymiş.” Evet, insanlar imanda kayba uğramışlarsa, o büyük boşluğu başka bir şeyle doldurmanız mümkün değildir.

-Şunu da kabul etmeliyiz ki, iki üç asırda meydana gelen tahribatı bir hamlede, bir nefhada tamir etmek çok zordur. Üstad’ın ifadesiyle, biz asırlardan beri rehnedar olmuş bir kaleyi tamir etmeye çalışıyoruz. Öyle ki bugün iman esasları bile sarsılmış, anne-baba hukuku dahi ayaklar altına alınmıştır. Demek ki Allah hakkından anne-baba hukukuna kadar hemen her değer ölçüsünün hak ettiği konuma yükseltilmesi gerekmektedir. Şayet iki-üç asırdan beri belli duygu, düşünce, anlayış, felsefe, dünya görüşü, hatta şekil ve şemailimiz açısından ciddi bir deformasyona maruz kalmışsak, bunun birdenbire düzeltilmesi mümkün değildir; tahrip çok kolay, tamir ise zordur.

-Siyaset sahnesinde rol almak ve idarecilik yapmak da toplum hayatı açısından lazımdır; bazı kimselerin devlet idaresinde söz sahibi olmaları, mesela milletvekilliği yapmaları da içtimaî bir ihtiyaçtır. Fakat, şayet siz kendinizi iman ve Kur’an hizmetine adadığınızı söylüyorsanız ve zihninizi, hissinizi, aklınızı, mantığınızı dağıtmadan garazsız-ivazsız kulluk yapmak istiyorsanız, böyle bir tercihte bulunduktan sonra artık siyasete ve dünyevî makamlara teveccüh edemezsiniz. Edemezsiniz, zira, siz şu zamanda en büyük tehlikenin, kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesi olduğuna inanmışsınız; bütün himmetinizi kalblerin ıslahına teksif ederek bu tehlikeye karşı koymaya kendi kendinize söz vermişsiniz. Öyleyse, o resmî vazifeleri kim yaparsa yapsın, kim hangi makamı temsil ederse etsin, o konuda kimseyi hafife almaz ve kınamazsınız; herkesin buradaki niyetine ve amellerine göre ötede mükâfatını alacağına ya da cezasını çekeceğine inanır ve hükmü Cenâb-ı Ahkemü’l-hâkimîn’e bırakırsınız. Bununla beraber, siz yürüdüğünüz i’lâ-yı kelimetullah yolunda rıza-yı ilahîden başka hiçbir şeye evvelen ve bizzat yönelemez, sizi asıl vazifenizden koparacak hiçbir şeye dilbeste olamazsınız. Hâşâ, ne Sultan Fatih’i ne de onun askerlerini hafife almıyorum; fakat, size İstanbul’un fatihi olma gibi bir paye bile teklif edilse, “Allah Allah, bende ne hıyanet gördüler ki bana böyle dünyevî bir şey teklif ediyor ve beni dünyaya çağırıyorlar.” der ve beklentisizliğinizi ortaya koyarsınız.

-İnsan beklentisiz olsa da bazen kader onu alır birkaç basamak yukarıya çıkarır. Adanmış bir insan, o zaman da büyümüş olma mülahazalarını ayağının altına alır ve sadece “Bu konum benden ne istiyor?” sorusuna cevap arar. Zira, manevî makamlar itibarıyla sübjektif mükellefiyetler ağırlaştığı gibi, maddî makamlar itibarıyla da objektif mükellefiyetler artar. Evet, her basamağın yüklediği bir kısım sorumluluklar vardır; beklentisiz insan, yüce mefkuresi adına o sorumlulukların gereğini yapmalı ve konumunun hakkını ortaya koymalıdır.

-İyi idare ve seviyeli siyaset, ne ak saç ve ak sakallarda, ne tabasbus ve riyanın kazandırdığı mansıp ve rütbelerde, ne de bir kısım lokal ve locaların kayırmalarıyla elde edilen sun’î şöhretlerde değil, o, yüksek ruh insanları, sancılı beyinler ve hakikatin âzat kabul etmez köleleri arasında aranmalıdır.

-Bir hükümetin milletine “Benim milletim” demesinden ziyade, bir milletin başındaki hükümete “Benim hükümetim” demesi daha önemlidir ve zannımca her zaman aranan da işte budur. Aksine millet, başındaki hükümeti bünyesine musallat olmuş tırtıl silsilesi görüyorsa, o bünye ile o baş, çoktan birbirinden kopmuş demektir.

-Müslüman toplumlarda âlimler hep yol gösterici olmuş; tarafsız tavır ve davranışlarıyla herkesin güvenini sağlayarak hem halka hem de idarecilere rehberlik yapmışlardır. Bu cümleden olarak, Osman Gazi’nin Şeyh Edebali’ye, İkinci Murad’ın Hacı Bayram Veli’ye, Fatih Sultan Mehmed’in Molla Hüsrev ve Akşemseddin’e, Yavuz Sultan Selim’in Zenbilli Ali Cemali Efendi’ye ve Kanuni’nin Ebussuud Efendi’ye olan hürmet ve itimadı hemen akla gelen misallerden birkaçıdır.

Müslüman ve siyaset -Ekrem Dumanlı

Siyasetle iştigal öteden beri manevi hayatımız açısından riskli bulunmuş; afakî meselelerle meşgul olundukça enfüsî derinliğin kaybedildiğine dair eleştiriler dile getirilmiştir.

Doğrudur da. Dışımızdaki güncel olayları yakından takip ederken hatta o gidişatta küçük/büyük roller üstlenirken insanın Allah ile irtibatını koruması veya geliştirmesi hiç de kolay değildir. Hatta çoğu kez siyasetin parıltılı dünyası, içteki yıldızların sönüp gitmesine de sebep olabilir. Daha kötüsü, yalan, gıybet, kovuculuk, dedikodu gibi dinen kesin bir dille yasaklanmış hastalıklardan da virüs kapma söz konusudur. Başkası ile sürekli hemhal olan, kendini ihmal eder çoğu kez. Kendini; yani kendi kalbî hayatını, ruhî seyahatini…

Madalyonun başka bir yüzü daha var: Siyasetin hatarlı yol haritasına dikkat çeken İslam’ın ‘cadde-i kübrâsı’, o alanın büsbütün boş bırakılmasına da müsaade etmez. Bazı müminlerin yöneticilik gibi ateşten bir gömleği giymesine izin verir; hatta teşvik de eder. Ancak izin, çerçevesi çizilmiş, ölçüleri konmuş bir ‘ruhsat’ hükmündedir. ‘Azimet’ içinde dini yaşayanlara izin kapısı çok aralanmaz; lakin siyaset sahnesinin büsbütün boş kalmasına da göz yumulmaz. Zaten herkesin doğrudan siyasetle meşgul olması insanların topyekun politize olması anlamına gelir ki böyle bir durumda insanların afakî sorunlardan başını kaldırıp kendi ruhuna yönelmesi imkansızdır.

Din-siyaset ilişkisiyle dindar-siyaset ilişkisi farklı şeylerdir

Adaletle hükmetmek, hakperest olup hak meseleleri tarafgirliğe feda etmemek, kul hakkını Allah hakkı sayarak tir tir titremek, yalan ve iftira gibi haram kılınmış davranışlardan kaçınmak, merhamet ve şefkatten asla uzaklaşmamak gibi pek çok vasfı yönetime talip olanlar için olmazsa olmaz listesinde sıralamak mümkün. Asıl sorun çağın getirdiği siyaset tarzı içinde bir Müslüman’ın hangi ölçülerle siyaset yapacağının netleştirilmesidir. Yeni ölçülere, terkiplere, çözümlere ihtiyaç duyulduğu ortadadır.

Laisizm -Batı’daki bazı acı tecrübelerin tabii sonucu- kilise ile devletin tamamen ayrılmasını şart koşmuştur. Bu talebin tarihî sebebi vardır. Modern siyaset biçimi tercih edilirken de dinle siyaset ilişkisi, dindar siyasetçiyle siyasal yapı ilişkisi değişik tecrübe ve standartların oluşmasına sebep olmuştur. Dinî kimliği öne çıkan partiler ya da siyasîler devlet-din ilişkisi çerçevesi içinde oluşturulan birtakım mesafelere genelde riayet etmekte, ancak dindarlıkla ya da dinle ilişkilerinin kamuoyu tarafından bilinmesinde herhangi bir maskeye ihtiyaç duymamaktadırlar.

Bizdeki siyaset geleneği, din ve dindarla siyasî partilerin ve siyasetçilerin ilişkisini tabii bir mecraya oturtabilmiş değildir. Bu konuda Türkiye’nin yaşadığı kritik evreler ile toplumsal değişim arasında bir paralellik olduğu açıkça gözüküyor. Laik sistemi ihdas ederken dinî kimlik taşıyan siyasi partilere hayat hakkı tanınmaması; hatta bu yüzden o oluşumların adeta riyakârlığa zorlanıp bir köşeye sıkıştırılması vb. durumların, o geçirilen anormal evrelerin, vehme dayalı senaryolar gereği olduğunu düşünebiliriz. Onca tedbir ve ihtimama rağmen siyasette pek çok simanın (tıpkı bürokraside olduğu gibi) ‘takunyalı’ muamelesi görmesi ve sindirilmesi boşuna değildir. Turgut Özal’ın “Devlet laik olur; ancak birey özel hayatında laik olmak zorunda değildir.” şeklinde özetleyebileceğimiz formülü başta bir şaşkınlığa sebebiyet verse de, bazı rahatlamalara sebep olmuştur.

O zamanlar bazı çevrelerce siyasîlerin her gittiği cuma namazı belli fırtınaların yaşanmasına da neden olmuştur. Menderes, Demirel, Erbakan gibi liderlerin camiye gitmesi her defasında ‘Müslüman halkın inançlarının sömürülmesi’ şeklinde değerlendirilmiş, bu kişilerin aleyhine söylenmedik söz bırakılmamıştır. Aşırı laikçi sistemin dinden bu kadar çekinmesi dinin toplum üzerindeki derin etkiden çekinmekle ancak açıklanabilir. Dünyadaki bütün toplumlarda dinin halk üzerindeki geniş etkisi çok açıktır. Bu gerçeği örtbas ederek, görmezden gelerek ya da baskı altında tutarak siyasetten soğutmak ve dindar kitleleri yönetimin sürekli dışında tutmak; daha kötüsü siyaseti sadece laik kitlelere meşru görüp bu telkinler aracılığıyla dindar insanlar üzerinde baskı kurmak büyük bir hataydı ve bu hatanın faturası değişik şekillerde tecelli etti…

Asıl tartışılmasında fayda gördüğüm konu şu: Kendi kimliğinde İslam’a özel bir anlam yükleyen ve yaratılış gayesinden kopmayan Müslüman bir fert, modern siyasete nasıl bir çerçeve çizmeli ki hem manevi açıdan sıhhatli kalmaya devam etsin hem de siyasetin labirentleri arasında başını duvarlardan duvarlara vurmasın. Can alıcı nokta bu!

Dini siyasi parti programı gibi anlamak!

Sırat-ı Müstakim’i hatırlatabilmek için belki ifrat ve tefrite değinmek gerekiyor. Siyasi güç kavgasının tam merkezine dini oturtan zümreler oldu tarih içinde. Mızrağının ucuna Kur’an sayfaları takarak iktidar yoluna yürümenin kısa vadede bir zafer (ki ne kadar zafer olduğu tartışılır) getirdiğini; ancak vicdanların bu metoda asırlar boyunca tepkiyle baktığını biliyoruz. Bir yanda ‘dini siyasete alet etme’ hoyratlığı, diğer yanda siyaset sahnesini büsbütün terk ederek ülke adına alınacak talihsiz kararların vebalini omuzlarında taşıma hacaleti. İki uçta savrulup kalmak ya da dengeli bir yer tutup hem varlık nedenimiz olan ‘emanet şuuru’nu yerine getirmek.

Bir dönem Türkiye’ye tercüme furyasıyla sıkça empoze edilen ‘İslamcılık’ akımı ya da ‘siyasal İslam’ formülü, ne bizim dini anlama ve anlatma tarzımıza uygundur ne de tarihî ve kültürel tecrübemize. Dinin kendisini siyasi bir parti programı gibi algılama, dini bir siyasî ideoloji gibi görme çıkmazları olan bir yola sapmaktı. Dini, siyasetin kendisi gibi gördüğünüzde ‘tebliğ’ gidiyor, yerini ‘propaganda’ alıyor, ‘temsil’ gidiyor yerini ‘gösteriler’ alıyordu. Oysa dinin kendi ‘saffeti asliyesi’ kalplere tek tek hitap etmeyi; hatta o hitabın kelimelere, cümlelere, nutuklara vs. hapsedilmemesini istiyordu. Üstelik dini ‘parti’ gibi bir format içine sıkıştırdığınızda onun evrensel kucaklayıcılığına da gölge düşürmüş oluyordunuz. Oysa İslam birbirinden farklı hatta birbirine zıt siyasi akımları kucaklayabilecek kadar geniş ve derin bir dünyaya çağırıyordu herkesi…

“İran Pakistan/Sıra sende Müslüman!”

Bir akımı İslam’ı temsil eden biricik oluşum gibi dayatmanın bir başka sakıncası daha vardır: Güncel siyasetin ufkundaki bütün gayeler, dinin en temel referanslarıyla ilişkilendiriliyor. Belki de söze mana katacağı, gayeye kutsiyet atfedeceği düşünülüyor. Oysaki dinin temel ahkâmı, ne sebeb-i nüzul itibarıyla o bağlama uygun; ne de hikmet ve maslahat bakımından öyle bir tefsire kapı aralıyor. Yanlı tevil, yanlış tefsir siyasi amaca yönelik sonuçlar verse, kısa vadeli politik amaca kapılar aralasa bile beklentiler yerine gelmediğinde hayal kırıklığı sadece kişilere değil o temel referanslara karşı da hissediliyordu.

Amaç da yanlıştı metot da. Bir zamanlar bu ülkenin sokaklarında hançeresi yırtılırcasına “İran Pakistan / Sıra sende Müslüman” diye haykıran gençlerin samimiyetinden belki şüphe yoktu; ancak o dönemde, o sıcak gelişmelerin gerçekten de İslamî olup olmadığı sorulamıyor, sorgulanamıyordu. Aradan geçen onca sene her iki kutsanan modelin de büyük hatalar taşıdığını ortaya koydu. Bugün ne tepeden inme militarist modelle İslam devleti kurduğunu iddia eden Ziya-ül Hak’ın umulan mirası var ortada; ne de onca parıltılı başlangıçtan devşirilen Humeyni İran’ından devam ettirilebilen bir delişmen ruh.

Neyse. Sözü çok dallandırıp budaklandırmaya, zülfü yarla beraber zülfü ağyara dokunmaya gerek yok. İslam ülkelerindeki demokratik kıpırdanmalar da zaten bu sıcak konunun daha uzun süre konuşulacağını yeterince ispat ediyor. Demem o ki Müslümanlardan bir kısmının siyasetle doğrudan ilgilenmesi gayet normal; yeter ki “Halka hizmet Hakk’a hizmettir.” diyerek dosdoğru kalabilsinler. Siyasetle doğrudan ilgilenmeyenlerin siyaset üzerindeki hakperest denetimi de çok önemli; yeter ki vicdan merkezli o denetimi bir sivil toplum şuuru içinde yapılabilsin ve tarafgirlik illetine feda edilmesin…

Siyaset üstü siyaset -Ekrem Dumanlı

 Bu, bir bakıma devlet yönetiminin tamamen dışında ve bağımsız kalmayı işaretliyordu. Bir bakıma da siyasetin sebep olacağı sonuçları hesap ederek mesafeli bir ilgiyi açıklıyordu.

Aslında bu duruşun özü, dinin en temel referanslarına dayanıyor. Din, insanların iki cihan saadetini her şeyin üzerinde tutuyor; insanı imana, ihsana, ahlaka vs. davet ediyor. Daha açıkçasını söylemek gerekirse dinin ana gayesi iktidar mücadelesi değil; insan kalbinin Yaratıcı’ya teveccühüdür. Bu nedenle de din, bir ideoloji değildir. Bu uzun bahis belki de başka bir yazı konusu. Yalnız şu kadarını söylemekle yetinelim: Gerçek âlimler ve mürşitler asla çıkar ve güç mücadelelerine alet olmamış; buna rağmen yönetimlerin yanlış yapmaması için azami bir gayret sarf etmişlerdir.

Siyasetin kîyl-ü kâline girmeksizin ulema, siyasete akıl katabilir, fikir verebilir, tenkit ve taltifte bulunabilir; hatta kendisine inanan kitleler ile bazı değişimlerin öncüsü olabilir; ya da bazı yanlışların önleyicisi rolünü üstlenebilir. Bu, öteden beri böyle olmuştur ve böyle olmak zorundadır.

Bir önceki yazıda İmam-ı Rabbanî ve Ebu Hanife gibi iki sembol isimden hareketle âlimlerin siyaset ötesi siyasetlerine çok kısa temas etmeye çalıştım. Bu büyük zâtların yaşadığı asırlardaki atmosferin ve o günkü yönetim anlayışının, bugünkü şartlar ve kavramlar açısından, çağımıza uygun düşmeyeceğine dair itirazlar gelebilir. Bu nedenle çağın önemli âlimlerinden Bediüzzaman Said Nursî üzerinde durulması faydalı olabilir.

Siyasete akıl ve hikmet katmak

Bediüzzaman, kendi hayatını “Eski Said” ve “Yeni Said” diye ayırıyor. Hayatının son on yılını (Eserinde geçen ifadeye binaen) “Üçüncü Said” diye isimlendirenler de var. İlk dönemde Nursî’nin siyasetle belli bir oranda meşgul olduğunu, siyaset yoluyla ülkeye hizmet etmek istediğini görüyoruz. Lakin bu dönemi de doğru anlamak gerekiyor. Said Nursî, ilk dönemde de hayatını ‘gaye-i hayal’i olan ‘iman hakikatleri’ne adamıştı. Daha açıkçası, o dönemde de kendini siyasetçi gibi görmedi. İşte kendi cümleleri: “Eski Said bir miktar siyasete girdi. Belki siyaset vasıtasıyla dine ve ilme hizmet edeceğim diye beyhude yoruldu…” (On Dördüncü Şua) Siyaseti, ‘dine ve ilme hizmet vasıtası’ olarak gören Said Nursî’yi irkilten bir gerçek vardı: “Çoğu yalancılık ve bilmeyerek ecnebî parmağına alet olma ihtimali.” Küçük hesaplarla yürütülen siyasetin ‘meleği şeytan, şeytanı da melek’ gösterecek kadar ‘tarafgirlik’ içerdiğini ifade edip, “Şeytanlardan, cinlerden ve siyasetten Allah’a sığınırım!” diyerek kendini ‘rabıta-ı mevt’ ile kanatlandıracak yeni bir yola adadı. Münzeviydi, yalnızdı, dünya işlerinden tecrit etmişti kendini…

Bediüzzaman’ın Ankara’daki siyaset çekim merkezinin içine girmemesi ve kendini uzlet içinde bir tefekkür seyahatine zorlaması, onu bir bakıma dünya meselelerinden uzaklaştırdıysa da, o meselelere daha yukarıdan bakmasına da vesile oldu. “Dünya manevi bir buhran geçiriyor,” (Tarihçe-i Hayat) diyordu mesela. Ve kendine şöyle bir misyon biçiyordu: “Kur’an etrafındaki surlar yıkılacak, doğrudan doğruya Kur’an kendini müdafaa edecek. Ve Kur’ân’a hücum edilecek; i’câzı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’câzın bir nev’ini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğumu anladım.” (Yirmi Sekizinci Mektup)

Pek çok İslam âlimi gibi, Bediüzzaman kendisine teklif edilen milletvekilliğini de kabul etmedi, Diyanet vasıtasıyla talep edilen Doğu vilayetlerindeki vaiz-i umumî görevini de. Bu, daha önceki yazıda üzerinde durmaya gayret ettiğimiz bir duruşun gereğiydi. Bir yandan alınan her siyasî kararın nasıl büyük sonuçlar doğuracağını biliyor ve o tahribatın önüne geçebilmek için çırpınıyordu; bir yandan da zincirleme yanlışları meşru gösterecek bir halka haline gelmemek için onurlu ve müstağni bir tavır alıyordu. Çare, herkesi kucaklayacak bir pozisyon alarak yeni bir nesil yetiştirmek; bu arada onlarca sene sonra meyve verecek bir oluşumu (Nesl-i Cedid) maceraperestlerin talihsiz kalkışmalarına feda etmemekti.

Bediüzzaman ve siyaset üstü siyaset

Kendi terminolojisi içinde söylemek gerekirse Bediüzzaman, ‘müspet hareket’ yolunu seçiyor, şiddet ve hiddeti elinin tersiyle bir kenara itiyordu. Şeyh Said isyanındaki barışçı ve sağduyulu duruşu, Kürt-Türk çatışmasındaki kuşatıcı ve birleştirici yaklaşımı vs. zamanında tam anlaşılamadı. Bugün de tam takdir edildiği söylenemez. Hâlbuki Nursî’nin takındığı tavır ile beslendiği kaynak arasında çok sıkı bir bağ vardı. O, “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, îmânım tutuşmuş yanıyor.” (Tarihçe-i Hayat) diyen bir insandı. Siyaseti, ‘topuz’ olarak görüyor, iman hizmetini ise ‘nur’a benzetiyordu. İman hakikatleri ‘elmas’ gibiydi, siyaset ‘cam parçaları’na benziyordu. Daha açıkçası, onun tek derdi insanların Yaratıcı’sını tanıması, ahlak ve fazilet timsali haline gelmesiydi. “İki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir. Topuzu tutacak elimiz yok.” (On Altıncı Lemâ) demesi bundandı. Ne yazık ki bu duruş anlaşılamadı; hâlâ da bazı çevreler anlama gayreti sarf etmiyor maalesef.

Mesela Milliyet’in 30 Aralık 2010 tarihli sürmanşeti bu konudaki bilgi yetersizliğinin somut bir örneğidir. Bediüzzaman, “Siyasi figür değil mi?” gibi keskin bir soru sormak ve “Gerçekte siyaseti yakından takip ettiği ve somut olaylar hakkında siyasî tavırlar aldığı biliniyor.” demek için ya önyargılı olmak gerekir ya da bilgi yoksunu. ‘Eski Said’ de bizim anladığımız manada siyasetin tozu toprağı içinde değildi. Hele ‘Yeni Said’ dediği dönemde, onlarca yıl gazete bile okumadı, okutmadı, ‘bütün mesaisini iman üzerine teksif’ etti. Bugün bile, “Biz mümin değil miyiz ki ha bire iman hakikatlerini anlatıyorsunuz…” diyenlerin çağ yangınını anlayamadığını düşünüyordu. Eserlerinde pozitivist ve materyalist saplantılara sık sık göndermelerde bulunması onun gaye-i hayali ile ilgiliydi.

Hiçbir zaman ‘siyasetin göbeğinde’ olmadı. Çünkü hep siyasetin üstündeydi. Yukarıdan (tepeden değil) bakıyordu olaylara ve güncel hadiselerin politik kavgalarıyla değil, büyük değişimlerin sosyal yansımalarıyla ilgileniyordu. Siyasetin yol açacağı zararları önceden hesap ederek hakkı tavsiye etmek; hatta çok zor şartlar söz konusu olduğunda ‘ehven-i şer’ deyip şerler içinden hayra en yakınını tercih etmek, siyaset üstü siyasetin tabii bir sonucudur.

Müminin dünyaya bakışını tastamam bilemeyenler ya da o ufku idrak edemeyenler âlim kişilerin siyasete mesafeli durarak müdahil olmasına bir mana veremeyebilir. Siyasetten çıkar sağlamak için o çarkların arasına girmek başka bir şeydir; en küçük bir menfaat beklemeksizin siyasete akıl ve hikmet katmak bambaşka bir şey. Birinde gırtlağına kadar yalan-dolana batma riski bulunmakta; diğerinde ise sorumluluğunu yerine getirme söz konusu.

Yol göstericilik siyasete bulaşmak anlamına gelmez

Bizzat siyaset yapmak isteyen dindar kimselerin iyi niyetli çabalarına tabii ki saygı duyulmalıdır. Bir tercihtir o. Bu yolla büyük hizmetler verilebilir; veriliyor da zaten. Lakin siyasetin izleyeceği yol herkesin kaderiyle ilgilidir ve o ilgi vicdan sahibi, akıl sahibi, hikmet sahibi herkesi bir şeyler yapmaya mükellef hale getirir. “Siyasete çok meraklıysan gel bir partiye üye ol!” demek, mağrur bir yaklaşımla sivil inisiyatifi yok saymaktır. Üstelik bu önermenin altında siyasetin siyasetçiler için yapıldığına dair tuhaf bir dayatma bulunmaktadır ki bu, siyaseti de siyasetçiyi de halktan koparan bir mantıktır. Herkes siyaseti belli mesafeden izler; çünkü siyasetin icraatı herkesi belli bir oranda etkiler.

Siyasetin icraatlarını göz ucuyla izleyen ilim ve hikmet sahibi kişilerin yol göstericiliği, onların siyasete bulaştığı anlamına gelmez. Mesela Bediüzzaman’ın Demokrat Parti’ye (DP) verdiği destek, basit bir partizanlık ya da ‘tarafgirlik’ değildir. DP’nin ezan yasağını kaldırması, din üzerindeki baskıları belli bir oranda hafifletmesi gibi özellikleri bu desteği getirmiştir. Bu tutum tipik bir icraat desteğidir; partizanlık değil. Konjonktürel desteğin zembereği iktidar sahiplerinin icraatlarıdır ve o destek sonsuza kadar sürecek bir taraftarlık değildir. Çünkü ta baştan beri anlatmaya gayret ettiğimiz âlim-siyaset ilişkisi müspet hareket etmeyi önceliyor, partizanlığı reddediyor. Demokratik ve sivil yapıların icraat denetimi de aynı mantık üzerine kurulu değil mi?

İlim sahibi insanlar için siyasetin günlük telaşından uzak durmak ve çıkar ilişkisi dışında kalmak esastır. Ancak bu şekilde her siyasi oluşuma eşit mesafede durabilirler. Buna rağmen tarih şahittir ki ilim sahibi kimseler hiçbir menfaat beklemeksizin yönetimlerin iyi icraatlarını destekler, yanlışları söz konusu olduğunda da uyarma vazifesini yerine getirir. Bu durumdan gocunmak ya da bunu siyasete müdahale sayıp kaba saba yorumda bulunmak en azından İslamî geleneği bilmemektir. Çünkü bahsi geçen dengenin dinî referansları da tarihî izdüşümleri de sağlamdır; yeter ki meseleye bugünün sıcak gündemiyle değil daha kuşatıcı bir nazarla bakılabilsin.

Âlimlerin siyasetle imtihanı – Ekrem Dumanlı

-İslam âlimleri siyasetle meşgul olur mu; kendince siyasete müdahil bir pozisyon seçebilir mi? Öteden beri tartışılan bir konudur bu; biz de küçük bir pencere açarak ulema-siyaset ilişkisini anlamaya çalışalım.

Bu sorunun doğru cevaplanabilmesi için siyaset üzerinde, daha doğrusu siyasete bakış üzerinde kabataslak durmak gerekiyor. Eğer siyaseti güncel bir konu, siyasetle iştigali de günlük kazanım mücadelesi şeklinde algılarsanız tabii ki cevap gayet nettir: Âlimler siyasete tenezzül edip, ahirete kıyasla ıvır zıvır sayılabilecek iktidar kavgalarının içinde yer almaz. Ehli ilim bir kişinin makam mevki gibi otorite kazanımlarına büyük bir değer atfetmesi düşünülemez. Makam mevki kavgalarına âlimlerin karışması hem onların saygınlığını tehlikeye atar hem de ilmin tamamlayıcı boyutları olan ve uhrevî pencereler açan irfan ve ihsan şuuru açısından ilim sahiplerinin istikametini bozar.

Yukarıdaki tespite rağmen, büyük boşluklar doldurmuş bir kısım âlimlerin tarih boyunca siyasetle (daha doğrusu devlet yönetimiyle) ilgilendiğini söylemek de mümkün. Ancak o ilgi, bugünkü ayrışımlarla pek de örtüşen bir ilgi değildir. Daha açık söylemek gerekirse, medeniyet ve kültür hayatımızda büyük izler bırakan bazı İslam büyüklerinin siyasetle iştigali daima belli bir ölçü ve ufka dayanmaktadır. O ufuk, siyasî gelişmelerin on sene sonra, yirmi sene sonra; hatta yüz sene sonraki toplumsal yansımalarıyla ilgilidir. O ufuk ötesi bakış, bazen muhataplarınca şaşkınlıkla karşılanmış olabilir; ancak karar mekanizmasına müdahale gibi algılanan yorumlarda nasıl bir hikmet ve maslahat gözetildiği, zaman içinde anlaşılmıştır.

Mesela İmam-ı Rabbanî “ikinci binin yenileyicisi” olarak kabul edilmiş bir insandır. Müceddit olduğuna dair âlem-i İslam’da ittifak söz konusudur. Temel düşüncesinin en belirgin yanı tasavvuftu; yani uhreviydi. Bu yüzden İmam’ın odaklandığı konu hiç şüphesiz müminlerin kalb hayatındaki derinleşmeyle yakından ilgiliydi. Ne var ki devrindeki devlet politikası onu tedirgin ediyordu. Ekber Şah’ın dinleri bir araya getirerek (Sanskritçe gibi) yeni bir din oluşturması fikrinin nasıl büyük bir tehlikeye yol açacağının farkındaydı. Siyasetle doğrudan ilgilenmese bile, siyasetin getireceği sonuçlarla ilgileniyor, endişe duyuyordu. İşte bu yüzden Ekber Şah’ın politikalarına karşı çıktı ve ağır eleştiriler yöneltti. Bu tenkitleri yaparken silahlı bir mücadeleye geçit vermemesi, akaidi tahkim edecek bir yerde durması, barışçı söylemini kitapla teyit etmesi vs. seçtiği metodun gereğiydi. Büyük Müceddit bir yandan iman hakikatlerini tarikat-şeriat çerçevesi içinde yeniden yorumluyor, bir yandan da insan yetiştirerek ehlisünnet yolunun tıkanmasını önlüyordu. O kadar ki, zaman geldi Ekber Şah’ın oğlu ve vârisi Cihangir, İmam-ı Rabbanî’nin talebesi oldu. Vezirler İmam-ı Rabbanî’nin devlet yönetimi açısından tehdit teşkil ettiğini telkin etseler; hatta onu hapse attırmaya muvaffak olsalar bile sonuçta yapılan büyük hizmetin değeri zamanla anlaşılmıştır. Çünkü koca Müceddit’in verdiği mücadele basit bir güç kazanım kavgası değildir; ülkenin, âlem-i İslam’ın, hatta insanlığın istikbaliyle ilgili bir himmetin göstergesidir.

İlim ehlinin siyasetle ilişki biçimi…

Hanefî mezhebinin kurucusu İmam Ebu Hani-fe’nin özel durumu, ulema ile siyasetçinin nasıl çetrefilli bir yolda çakıştığı ve çatıştığını ortaya koyar. İmam-ı Âzam, siyasetçi değildi; devlet yönetiminin içinde yer alma arzusu taşımıyordu. Fıkıh ilmine vukufiyeti, zühdü, takvası, fetvası ile büyük bir saygıyı hak ediyordu. Ne var ki devlet yönetimlerinin uyguladığı yanlış politikaların farkındaydı. Bir yanıyla o, mesleğinin ve meşrebinin vecdiyle yaşadı; talebeler yetiştirdi, İslam inanç ve ibadetinin sağlam temellerini gelecek nesillere taşıdı. Diğer yönüyle İslam devleti olduğunu iddia eden yapıya yanlış tevil, tefsir ve uygulamalara karşı pasif bir direniş edasıyla ders verdi. Bu hali onu, yönetim karşısında “muhalif” duruma düşürdü. İmam-ı Âzam’ın metodu asla şiddet içermiyordu hatta doğrudan bir muhalefet bile sayılmayabilirdi; ne var ki o günkü yönetimlere meşruiyet sağlayacak bir tutum içine girmemesi bile başlı başına bir duruş ifade ediyordu.

İmam-ı Âzam’ın, bugünkü tabirle söylemek gerekirse Adalet Bakanlığı ve Hazine Bakanlığı görevini kabul etmeyişinin çok ağır bir bedeli oldu. Kendisine yapılan işkence ve verilen hapis cezasına rağmen, yönetim tarafından sunulan hiçbir görevi kabul etmeyişi hem siyasetin güncel çarkları içine girmeme anlamı taşıyordu hem de yönetimi dizayn etmekte dışarıdan bir güç olarak denetleme imkânı sunuyordu. Doğru bir yaklaşımdı. Bir yandan güncel siyasetin figürü olmuyor; diğer yandan da yanlış politikalara meşruiyet sağlamamak için bir duruş sergileniyordu. İmam’ın Emevî ve Abbasî dönemindeki tavrının konjonktürel olduğu, kendisi için tercih ettiği zorlu yolu talebeleri için aynıyla önermemesinden bellidir. Yani, büyük âlim, siyaset üstü bir siyaset izleyerek ve o yolu lisan-ı hâl ile vicdanlara mal ederek başka bir siyaset mecrası oluşturuyor. O mecrada güncel telaş yok; iktidara ortak olayım sevdası hiç yok… Ancak siyasete (genel manada devlet yönetimine) bir bakış var; ona karşı geliştirilen bir dil, bir üslup, bir yaklaşım biçimi var…

Her şeyden önce siyasetle ilişkinin biçimine karar vermek gerekiyor. Çünkü siyasetin altında kalıp ezilmek ya da çarkları arasına girip kaybolmak da var işin içinde. Bir de siyaset üstü siyaset var ki; onu tayin etmek feraset, dirayet ve kiyaset gerektiriyor. Hakiki ilim sahibi şahıslar, siyasetin içinde eriyip gitmemiş, siyasetin sebep olacağı hadiseleri hesaba katarak sosyal değişimler kuşağından yönetimlere akıl ve hikmet dolu önerilerde bulunmuştur. Bu haliyle, ne karalamaya dayalı siyaset kavgalarının polemiklerine girmiş ne de “Ben bilirim!” şeklinde özetleyebileceğim ego yarışmalarında yer almıştır. Bu duyarlı yolun anlaşılması dün de zordu, bugün de zordur. “Madem siyasetle bu kadar ilgileniyorsunuz, kurun bir parti olsun bitsin.” gibi lakaytça söylenen sözde kibir dolu iki önerme bulunmaktadır: (1) Biz yönetirken siz kim oluyorsunuz ki, bizim işimize müdahale ediyorsunuz? (2) Sizin gücünüz ne ki; çıkın ortaya da boyunuzun ölçüsünü görelim.

Siyaset üstü siyasetin toplumsal ve tarihî karşılığı

Bu tekebbür dolu duruş, ulemanın devlet yönetimlerine karşı öteden beri sergilediği tavrın bilinmediğini gösteriyor. Bilinseydi siyaset üstü siyasetin de toplumsal ve tarihî bir karşılığının bulunduğu anlaşılır; hatta günlük kavgaların dışında duran ve göz ucuyla siyasetin med-cezirlerini seyreden nazarlardan istifade etme yolları aranırdı. O nazar, koca bir imparatorluğu ayakta tutmuştu. Sultanların yanında yer alan ulema, sadece ilmihal bilgisinin nâkili olmamış; kamu vicdanının sesi, ortak aklın timsali, tefekkürün kalesi ve hepsinden önemlisi iktidarla hikmetin izdivacının menşei olmuştu. O dönemleri, o dönemlerdeki ortak aklın, ortak vicdanla yükselişini bilmeyen bugünkü seküler zihniyet, ayrışım insiyakıyla “ya siyaset ya uzlet” kapısını zorlayarak nasıl iki dinamiği birbirinden ayırıp parçaladığını bilemez; ve yanılır.

Yukarıdaki iki örnekten hareketle, siyasetin güncel manada kullanılmadığı ve örneklerin başka bir çağın kriterleri içinde değerlendirilmesi gerektiği düşünülebilir. En iyisi bir sonraki yazıya çağın en büyük İslam düşünürlerinden olan Bediüzzaman’ın siyasete bakışıyla devam edelim. Sanırım o örnek daha açıklayıcı özellikler taşıyacaktır…

Vasiyetim olsun… Ekrem Dumanlı

“Vasiyetim olsun…” diye başlıyor söze Fethullah Gülen. Ve ekliyor: “Elinizden geldiğince çevrenizi kendi benliğinden, egosundan uzaklaştırmaya çalışın. Eğer bir gün o ideal nesil, ütopyalarda resmedilen nesil, isbat-ı vücut edecekse, o, bencilliği olmayan, ‘ben’ davasından geçmiş, ‘ene’yi bırakmış, hatta şirkin en hafifi olan ‘biz’i de aşarak, ‘Hüve’de/’O’nda tevhidi yakalamış, ‘ene’yi yırtıp, ‘Hüve’yi göstermiş nesil olacaktır.” (Amerika’da Bir Ay, 2001 / s. 183)

Yukarıdaki paragrafın üzerinde ciddiyetle durmak gerekiyor ki Fethullah Gülen doğru anlaşılabilsin. Her şeyden önce bir insan, “Vasiyetim olsun…” diyerek bir şey söylüyorsa o sözün ağırlığı üzerinde düşünmek gerekiyor. Allah uzun ve sağlıklı ömürler versin. Bu sözle kuvvetlendirilen cümle, “Aman dikkat! Hayatımın en büyük emanetini sizlerle paylaşıyorum.” anlamına geliyor ki, o cümleye bir hayat felsefesi sıkıştırılıyor.

Hocaefendi benzer bir ifadeyi Fasıldan Fasıla (1997) adlı kitabın birinci cildinde de, şöyle ifade ediyor: “Şayet üç cümle söylemeye mecalim kalsa ve benden son tavsiyen nedir diye sorulsa, zannederim söyleyeceklerim yine bu irtibata dikkat çeken ifadelerim olacaktır. Çünkü bana göre en önemli mesele budur… Diğer meselelerin bütünü buna nispeten tali sayılır.”

İşte Fethullah Gülen’in dünyaya bakışı budur. O, her meselenin özüne Allah’ı tanımayı, yani marifeti, yerleştiriyor. Hâl böyle olunca gurur, kibir, böbürlenme gibi duyguları “zehirli bal” sayıyor ve egoya dayalı bütün başarı taleplerini elinin tersiyle itiyor. Bu duygu ve düşünceyi çözemeyen ne Gülen’i anlayabilir ne de onun hizmet davetine icabet edenleri. Anlamak şöyle dursun; bazen de genel anlayışın dar kalıpları içinde meseleye yanlış yerden bakanlar da olur. Zannedilir ki her şey iktidar mücadelesi çerçevesinde dönüp duruyor. Bu çok büyük bir hatadır.

Siyasetin Gülen’in nazarındaki değeri

Daha açık söylemem gerekirse: Dünyayı siyasi değişimlerin kriterleriyle algılayanlar, ya da sosyal dönüşümleri sadece iktidar kavgası doğrultusunda yorumlayanlar Fethullah Gülen’i anlayamaz. Bilemez ki siyasi manada olmak ya da olmamak anlamına gelen bir başarının Gülen’in gözünde zerre kadar değeri bulunmamakta. Tumturaklı cümlelerin ardına sığınan ve her şeyi siyasi başarılar çerçevesinde değerlendiren siyaset yorumcuları, şu felsefeye mana verebilir mi: “Bizim çizgimiz bellidir. Bizim en büyük vazife ve misyonumuz kulluktur. Başkalarının medh-u senaları, o medh-u senaların hakkımızda biçtiği makamlarda gözümüz yoktur.” (Prizma 3, 1999 / s. 10)

Bir insanın, o insanla kaderi örtüşmüş bir davanın hayat felsefesini anlamadan; hatta anlama gayretine bile girmeden, hiçbir doğru analiz yapılamaz. Gülen “Ben” demeyi defalarca ‘şirk’ diye niteliyor. Dinin özü de budur. Şirkin daha alt bir katmanına girerek, “Biz” demeyi de kendine ve sevenlerine haram sayıyor. Üstelik bunları temellendirmek için Kur’an’dan deliller getiriyor, Asr-ı Saadet’ten çarpıcı örnekler sıralıyor. Yazdığı kitapların, yaptığı konuşmaların merkezindeki baş gündem insanın hayatın manasını çözmesi, Allah’ı tanıması, benlik davasından vazgeçmesi… Bu telkinlerin dindeki yeri aşikâr. İslam’a göre Allah’a kul olan, başka hiçbir şeye kul olmaz. Allah’tan korkan başka hiçbir şeyden korkmaz, Allah’tan yardım dileyen başka hiçbir şeyden yardım dilemez…

Şimdi siz hayata bu zaviyeden bakan bir insanı, “kendini gösterme”, “iktidarı ele geçirme”, “her şeye hükmetme” gibi siyasî terim ve kavramlarla anlamaya çalışırsanız daha yolun başında tıkanıp kalırsınız.

Hocaefendi, çok çarpıcı bir tespitte bulunuyor: “Dünya yaratıldığı günden bu yana çağımızda görüldüğü ölçüde mürailik (riyakârlık) olmamıştır. Çünkü günümüzde riyaya sevk eden faktörler pek çok: Ödüller, plaketler, alkışlar, övgüler, yarışlar, maratonlar, millî gururlar, şahsî gururlar, cemaat gururları… O kadar ki Allah’ı hiç hesaba katan yok gibi…” (Amerika’da Bir Ay, 2001 / s. 183)

Önerdiği nedir Hocaefendi’nin: “Benliği nefyetmek ve bunu çokça vurgulamak gerekir. Hiçlik o kadar sık, o kadar aklî ve mantıkî vurgulanmalı ki insan, başarının şahikalarında ve zafer sarhoşluğu içinde dolaştığı anlarda bile, ‘Ben yaptım, ben ettim, ben başardım’ gibi şirk kokan şeytanî mırıltılarla İlahî inayetlere sahip çıkmasın.” (Fasıldan Fasıla, Benlik Girdabı, 2001 / s. 47-48)

Tam bu noktada akla şöyle bir soru geliyor: “Bu kadar iç derinliğe önem veren, Allah’la irtibatı her meselenin önüne alan bir dava, siyasetle yakından ilgilenir mi? İlgilenirse o iç derinliği kaybeder mi?” Bu sorunun cevabını bulmak isteyenlerin öncelikle ellerindeki seküler mezraları, o mikyasların çizgileriyle oluşturulmuş ithal kavramları, o tek yanlı kavramların sadece Batı örneği üzerinden ürettiği hükümleri bir kenara bırakması gerekiyor. İkilem içinde sıkışmışlık, kendi ruh dünyamızın tarihî tecrübelerinden uzak kalmamızla birleşince insanın kendi içine yaptığı seyahat de anlaşılmıyor, dış dünyadaki gelişmelere ilgi ve müdahale şekli de.

Hocaefendi’yi doğru anlamak

Daha açıkçası, İslamî değerler öyle altüst olmuş ve seküler dayatma şuuraltımızı o kadar kan revan içinde bırakmış ki pek çok insan, Müslüman’ı “Ya siyasî parti kur destekle; yahut git dağ başında inzivanı yaşa” refleksleriyle baş başa bırakıyor. Peki, iç dünyanda Sidretü’l Münteha’ya doğru hicret edecek bir murakabe, muhasebe yapılırken; diğer yandan memleket meselelerine, dünya dengelerinin değişim ve ‘dönüşümüne katkı sağlanamaz mı? Bu soruya “Hayır!” diye cevap verenler sadece seküler dayatmanın muhkem bir kaziye haline gelmesini sağlamıyor, aynı zamanda İslam’ın kendi orijinal bakış açısını bir kenara itiyor.

Hazret-i Peygamber (sas) kadar iç seyahatini Rabb’in iradesine veren ve kulluğun şahikasını yaşayan bir beşer çıkmadı; çıkmayacak da. Ancak O (sas), hem gözyaşları içinde Rabb’ine teveccüh ediyor, “Ben Rabb’ime çok şükreden bir kul olmayayım mı?” diyor, hem de yeryüzünün kutsî mesajlarla aydınlanması için krallara mektuplar yazıp o gün için tahayyül bile edilemeyen ülke ve beldelere mürşit gönderiyordu. Bu ilk kanat çırpışın oluşturduğu denge nedeniyle İslam’da ruhbanlık sınıfı oluşmadı. Çünkü din, hep hayatın içinde kaldı; dozunu, tonunu ayarlamada ilk öncüler örnek teşkil etti. O, hayattan soyutlandığında da değer yargıları altüst oldu. Dini, siyasî amacı uğruna yanlış kullanarak iktidar sevdasına kapılanlar da oldu kimi zaman. Ancak bu teşebbüsler ma’şeri vicdanda iz bırakacak bir süreklilik kazanamadı. Çünkü dinin kendi ahkâmı, disiplini ve tecrübî misali o tür emellere izin vermedi.

Hocaefendi’yi doğru anlamak için İslamî referansları doğru anlamak gerekiyor. Çünkü o kaynaklar insanı her şeyden önce Yaratıcı’sıyla karşı karşıya getiriyor. Hayatın biricik sebebi ve asıl hikmeti bu! Şayet bu hikmet doğru kavranabilmişse insanın dünyaya bakışı, olaylara bakışı başka bir şekil alıyor. Hayatın her alanında (bilimde, sanatta, ticarette, siyasette… vs.) var olmak, ille de onun rüzgârlarına kapılmak anlamına gelmez. Mesela siyaset üstü kalarak da siyasetle meşgul olabilirsiniz. Bunun manası şudur: Ülke ve dünyanın kaderini etkileyecek gelişmelere sivil toplum duyarlılığı içinde alaka duyar, orada bir rol alabilir; hatta o noktada öncü olabilirsiniz.

Gülen’in önerdiği yol

Bu, siyasi çarkların arasında büzüşüp kalmak demek değildir. Tabii ki bir şartla: Siyasetten dünyevî bir beklenti içinde değilseniz. Doğrudan siyaset yapmanın ölçüleri farklıdır; bu tercihi yapanlara da saygı duyulmalıdır; ancak mesaisini imana teksif edenlerin meseleye bakışını ve tercihlerini de doğru anlamak gerekir. Bütün bu ikbal sevdasına tenezzül etmeden siyasetin sıcak hadiseleriyle yüzleşmek ve bunu yaparken de kendi ruh dünyanızdan bir milim taviz vermemek mümkün mü? Elbette. Hocaefendi’nin (anladığım kadarıyla) önerdiği yol da budur. Hiçbir ikbal davasına kapılmayacaksın, “ben” ya da “biz” gibi ancak Firavun ağzına yakışan böbürlenmelere boyun eğmeyeceksin; ancak etrafta yaşanan ve insanlığın kaderine etki edecek gelişmeler karşısında da (fert olarak da topluluk olarak da) bigâne kalmayacaksın.

Mehmet Gündem, Milliyet Gazetesi için yaptığı röportajda (29 Ocak 2005), “Vasiyetiniz var mı?” diye soruyor. Cevap düşündürücü, sadece konumuzla ilgili kısmını alıyorum: “Arkadaşlar evvel ahir (ne şimdi ne de daha sonra) idareye asla talip olmasınlar, siyasete girmesinler, dünya saltanatı ve debdebesi ayaklarının önüne kadar gelmiş olsa bile, beni seven ve tavsiyelerimi kabul eden arkadaşlarım, elinin tersiyle onu itmekte tereddüt etmesinler. Başkaları anlamasa da Allah rızası desinler…”

Yukarıdaki net ifadelerine (ki bu ifadelerin benzerini bütün eserlerinde bulmak mümkün) rağmen Hocaefendi’yi ve “Gülen Hareketi”ni siyasî bir partiymiş gibi düşünmek tarihî bir yanılgıdır. Bu hareket ne siyasî bir projenin yansımasıdır ne de herhangi bir siyasî oluşumun parçası. Bu gerçeğe rağmen, “Madem öyle niye siyasî gelişmelere bu kadar ilgilisiniz?” demek, “Git mağarada yaşa!” gibi kaba saba bir tutum olduğu kadar; “Madem siyasî mülahazalarınız var, o zaman parti kur!” demek de seviyesiz bir yaklaşımdır. Ruh saffeti ve kalp ahengi üzerine kurulu bir düşünce, hayatın her kademesinde varsa hayatiyetini sürdürebilir. İnsanı, kendi özüne davetle yola çıkmış bir sosyal hareketi bir siyasî parti haline getirmek de yanlıştır, onu siyasetten soyutlamak da. Önemli olan, kendi olarak kalabilmek ve o duruş içinde hayatın her alanında ufuk açıcı bir dinamizm oluşturmaktır. İnce, hassas ve titiz bir denge bu. O dengeyi tutturmak, hayata verilen anlamı doğru okumaya bağlıdır. Bunu okuyamazsanız (içeriden de dışarıdan da) bir hareketi çözümleyemez; üstelik tarihe yanlış not düşmekten kurtulamazsınız.

Gülen Hareketi siyasallaştı mı?- Hüseyin Gülerce

Muhterem Fethullah Gülen, 12 Eylül referandumunda evet denilmesini istediği için bazılarınca hâlâ eleştiriliyor. Sayın Gülen’in ismiyle anılan, kendisinin ise ısrarla, Gönüllüler Hareketi dediği bu hareket siyasallaşır mı? “Bu hareket çok büyüdü, eninde sonunda siyasallaşacak ve Fethullah Gülen, bir gün ya başbakan, ya da cumhurbaşkanı olacak” diyenler, bunu yazanlar bile var…

Fethullah Gülen’in kitaplarını okuyanlar, sohbetlerini dinleyenler, bu hareketin içinde bulunan insanları yakından tanıyanlar, eğer insaf ve vicdan sahibi iseler, bu hareketin asla siyasallaşmayacağını, samimiyetle teslim edeceklerdir. Sıkıntı, bu hareketin önyargılardan uzak bir şekilde anlaşılmaya çalışılmamasından kaynaklanıyor. Bu hareket için “tarikat” tabirini kullanabilen “akademisyen”ler bile var bu ülkede. Gülen Hareketine tarikat demek, en hafif deyimiyle ezbere konuşmaktır. Bugün dünyanın pek çok ülkesinde bu hareket sosyologlar, toplum bilimciler ve eğitimciler tarafından ciddiyetle ele alınır, değerlendirilirken, bizde hâlâ “oraya da sızdılar, buraya da sızdılar, şurayı ele geçirdiler, burada da varlar” gibi suçlayıcı, karalayıcı, jurnalleyici yaklaşımlar sergileniyor. Üstelik bu tür iddia ve ithamlarla 28 Şubat sürecinde Sayın Gülen hakkında dava açıldı. O dava 9 yıl sürdü. Sonunda Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda beraat kararı çıktı. Ama en üst yargı kararına rağmen, Sayın Gülen ve bu hareketle ilgili yargısız infaz çabaları bir türlü bitmiyor.

Önce şunu söyleyelim. Demokrasilerde herkes her yere girebilir. Hani eşit yurttaşlardık? Neden belli zihniyet sahipleri iktidara gelince, devleti ele geçirmiş olmuyorlar da, Demokrat Parti, Adalet Partisi, DYP, Anavatan Partisi ve AK Parti iktidar olunca, devlet ele geçirilme tehlikesi altına giriyor? Biz de şunu mu demeliyiz: Kendini ülkenin, Cumhuriyet’in asli sahibi gören bazıları, yönetici koltuklarını, devletin imkânlarını ele geçirmişler, kurdukları düzenin bozulmasını istemiyorlar ve kendi dışındakileri, “bakın devleti ele geçiriyorlar” diyerek püskürtmeye çalışıyorlar… Bu vesayetçi çevrelerin bütün huysuzlukları, Türkiye’nin ellerinden kayması, etkilerini ve güçlerini kaybetmelerinden ileri geliyor. Referandumda evet çıktığı için yenilmişlik duygusuna kapılmaları da bu yüzden… İnandıkları sanal dünyadan bir türlü uyanmak istemiyorlar. Çağ değişti, Türkiye değişti, dünya değişti onlar bir türlü kabul etmek istemiyorlar…

İkincisi, Fethullah Gülen parti kurmak istese, siyaset yapmak istese buna ne mani var? Madem bu kadar büyüdü bu hareket, madem her yerde varlar, işte referandumda da müthiş bir çalışma sergilediler, neden siyaseti, parti kurmayı düşünmüyorlar?

Bazı siyasetçilerin ve hasım çevrelerin anlamadığı tam da burası. Çünkü Sayın Gülen yüzlerce defa yazdı, yüzlerce defa söyledi. “Bu hareket için en büyük tehlike, siyasete dönüştürülmesidir.” dedi. Çünkü bu hareketi siyasete tahvil etmek, milleti kandırmaktır. İki yüzlülüktür. Milletin ümidini kırmak, onu hayal kırıklığına uğratmaktır… Sayın Gülen, bunu vasiyetine yazdığını da açıkladı: “Arkadaşlarım, ne şimdi ne de daha sonra idareye asla talip olmasınlar, siyasete girmesinler, makamlar ayaklarının önüne kadar gelse bile, beni seven ve tavsiyelerimi kabul edenler o makamları ellerinin tersiyle itmede tereddüt etmesinler. Başkaları anlamasa da, Allah rızası deyip yola devam etsinler…”

Referandumdaki evet, asla siyasallaşmak değildir. Çünkü referandum bir seçim değildir. Gülen Hareketi, hizmet zeminlerinin en iyisinin demokrasi, hem de ileri demokrasi olduğuna inandığı için AK Parti’ye değil, demokratikleşme hamlesine destek verdi. Yanlışı yapan CHP ve MHP idi. Referandumu AK Parti için güvenoylamasına dönüştürdüler. Kendi oyunlarına yenik düşünce de şimdi bahane arıyor ve kabahati başkalarına yüklemeye çalışıyorlar.

Hizmetler, milletimiz ve insanlık içindir. Bu hareket bir ömür boyu takip edilse -Allah’ın izniyle- siyasallaştığı görülmeyecektir…

‘Cemaat’ ve Siyaset  -Ali Ünal

Özellikle Ergenekon davasıyla gündemde tutulan konulardan biri, “Cemaat”in siyasete bulaştığı ve fazla müdahil bulunduğu iddiası.

Tuhaftır ki, geçenlerde “İslâmcılar” olarak nitelendirilebilecek bir dost meclisinde de aynı iddia dile getirildi. “İslâmcılık”, İslâm’a daha çok siyaset tabanlı yaklaşan bir hareket olarak bilinir ve Türkiye’de “İslâmcılık” içinde mütalâa edilen kesimler, düne kadar çoğu Müslüman cemaatleri İslâm’ı sadece iman, ibadet ve ahlâktan ibaret bir din olarak görmekle tenkit eder, hattâ onlarda temsil edilir gördükleri İslâm’a “Amerikan İslâm”ı derlerdi. Aynı kesime mensup bazılarının bugün “Cemaat”i siyasete müdahil olmakla tenkit etmeleri, Cemaat’i “Amerikan İslâmı”nı temsil etmekle suçladıkları dönemde bile içlerinden pek çoğunun çocuklarını “Cemaat”e ait bildikleri okullara ve dersanelere göndermeleri gibi bir çelişkiden ibaret. Çocuklarını iç rahatlığıyla emanet ettikleri “Cemaat”i dün bir şekilde, bugün bir şekilde tenkit etmek, aslında vicdanlarında takdir ettikleri hizmetlere fiilî destek ve katkı verememenin nefsanî bir savunmasından başka bir şey olmasa gerek.

Aynı çelişkiyi bazı liberal ve demokrat kalemlerde de görüyoruz. Ferdin ve sivil toplum kuruluşlarının siyasete mümkün olan en yüksek seviyede katılımını savunan bir akımın mensuplarının tamamen bir sivil kuruluş olan herhangi bir cemaati siyasete müdahil olmakla tenkit etmesi, kanaatimce objektif görünme derdiyle bir doğruyu sonuna kadar savunamama za’fından kaynaklanıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin her bir ferdi gibi, bürokrasi dışında her bir kuruluş veya teşkilatın da mer’î yasalar çerçevesinde elbette siyasete doğrudan veya dolaylı olarak müdahil olma, etkileme ve yönlendirme hakkı ve hürriyeti vardır. Bu hak ve hürriyeti başka herkese tanıyıp, cemaat mensubu diye bazı fertlere, bazı sivil kuruluşlara tanımamak, haksızlıktan başka ne ifade eder? Bazılarına göre ise “Cemaat” din temelli ve onun lideri gördükleri Hocaefendi bir “din adamı” veya âlimi, dolayısıyla Cemaat siyasete karışmamalı, müdahil olmamalı. Dini siyasete alet etmemek, yani dini kullanarak siyasî çıkar sağlamaya çalışmamak kaydıyla -ki, kimse Hocaefendi’yi de, “Cemaat”i de böyle bir suçlamaya tâbi tutamaz- dindar insanların, hattâ mer’î yasalar çerçevesinde dine hizmet eden sivil kuruluşların, lâik(çi), liberal, demokrat, Kemalist vb. fertler ve sivil kuruluşlara göre siyasete daha az müdahil olmasını gerektiren ne var?

“Cemaat”e yöneltilen siyasete fazla müdahil olma suçlamasının sebeplerinden bir diğerini, “Cemaat”in AK Parti’yi desteklediği iddiası oluşturuyor. Bu iddia, özellikle İslâmcı çevrelerde dün “Cemaat”in ANAP’a, önceki gün AP’ye destek olduğu şeklinde dile getiriliyordu. Yasalar çerçevesinde bir yolda giderken bazı veya çoğu noktalarda bir iktidar veya muhalefet partisiyle ya da bir başka kuruluşla yolunuzun kesiştiği oluyorsa, buna destek denmez ki. Kaldı ki, Cemaat içinde veya dışında herhangi bir vatandaşın veya sivil kuruluşun bir partiye veya onun bazı uygulamalarına destek vermesinin yanlışlık neresinde? “Cemaat”in bazı bürokratik yapılarda örgütlendiği ve Ergenekon davası ve bu dava çerçevesinde yapılan operasyonları yönlendirdiği ileri sürülüyor. Resmî veya sivil herhangi bir kuruluşta, herhangi bir yerde cemaatlerin hizmetlerine sempati duyan, hattâ destek veren elbette olacaktır. Ama bunlar, bulundukları mevkiin yasalar çerçevesinde gerektirdiği vazifeleri yapıyorlarsa, bu neden “Cemaat”in yönlendirmesi olsun? Türkiye’nin Ergenekon gibi yapılardan kurtulmasına liberaller ve demokratlar gibi “Cemaat”e mensup bilinen pek çokları da destek veriyorsa ve bu konuda yapılan operasyonlar da tamamen resmî ise, bu neden “Cemaat”e mal edilsin? Kaldı ki, operasyonları yapan ve Ergenekon davasını bizzat takip eden de yargı; yargının izni ve kararı olmadan hangi bürokrasi böyle bir operasyonu yapabilir?

Objektifliğin de, demokratlığın da, düşünce namusunun da üssü’l-esası tutarlı olmaktır.

 

İlim Aşkı -Sızıntı-Mayıs 1996(özet)

Evet, bugünkü toplumun yarınki varlığı, bugünkü devletin yarınki bekası, hatta devletlerarası muvazenede yerini alması, işte böyle bir plan ve böyle bir ilk teşebbüse bağlıdır ki, bu da, bugünle beraber yarınların, yarınki netice ve sonuçların çok iyi resmedilip belirlenmesi, değişik ihtimal ve alternatifleriyle dosyalanıp disketlere alınmasıyla mümkün olacaktır. Yoksa, içte ve dışta sürpriz hâdiselerle karşı karşıya kalmamız kaçınılmazdır.

Her şey, bir başka âlemde hazırlanıp imdadımıza gönderilecekmişçesine evlerimizde oturup sürpriz şeyler bekleyemeyiz.. dahası, hayatın içinde miyiz, değil miyiz bunu çok iyi belirlememiz gerekir.  Eğer bir toplumda: “İnsan bu dünyada vaktini iyi geçirmeye bakmalı.. gelecek adına çok fazla kafa yormaya gerek yok.. (Ömer Hayyamca) geçmiş gelecek masal hep; eğlenmene bak, ömrünü berbat etme.. ye-iç hayatın keyfini çıkar.. dünyayı sen mi kurtaracaksın?. çok fazla düşünme delirirsin.. Allah’ın nimetlerinden istifade etmek de bir ibadettir…” gibi –bazıları düşünce olarak doğru olsa da– mülâhazalar söz konusu ise, o toplum ruhta ve mânâda ölmüş demektir.

Böyle bir toplumda aydına ve idareciye düşen vazife, o toplumu her kesimiyle bu korkunç düşünce inhirafından ve ruh kaymasından kurtarıp onu yüksek hedeflere yönlendirmek ve ilim düşüncesiyle aydınlatmaktır.

Aksine, kitlelere gerçek ilim aşkı ve düşünce ruhu aşılama yerine onları günlük politikalarla sersemleştirir ve iktidar değişmeleriyle her şeyin farklılaşacağına inandırmaya kalkarsak, toplumu bütün bütün problem kaynağı hâline getirmiş oluruz. Kaynağı toplum olan problemleri ne gücün düşüncelere baskısıyla, ne de zirvedekilerin sandalye münâvebeleriyle hâlletmek mümkün değildir. Kaldı ki bu problemleri bir kere çözseniz bile, değişen şartlar, farklılaşan dünya sürekli karşınıza yeni yeni problemler çıkaracaktır. Bu itibarla da, her köşe başında önümüzü kesmiş bizi bekleyen bu problemlere karşı, hakikat aşkı, ilim aşkı, düşünce aşkıyla mücadele etme mecburiyetindeyiz.  

Kâinattaki bu yenileşme ve gelişme esprisini kavramadan ne hilkati, ne insanoğlunun misyonunu, ne de insan gerçeğini anlamak kabil değildir.

İlmin kendisinden daha mühim olan bir şey varsa o da, ilim zihniyeti ve bu zihniyetin dayandığı prensiplerin ruhlara nakşedilmesidir. Çok erken yaşlarda başlayıp, belli dozlarla gençliğin ruhuna duyurulmaya çalışılan bu husus en az ana sütü kadar önemli ve o kadar da yararlıdır. Dahası bu ilim aşkı ve ilim ahlâkı, yediden yetmişe toplumun her ferdine behemehâl aşılanmalıdır ki, cemiyetin değişik kesimleri arasında, düşünce, felsefe ve kültür farklılığından dolayı sürtüşmeler olmasın ve yığınlar teâruzların ve çekişmelerin ağında müsademe ve çözülmeler yaşamasın…

Siyasete İslam’ı değil, İslam’a siyaseti bulaştırmanın yanlışlığı? Ali Ünal

İslam’ın özünde, insanın kendisiyle mücadelesi vardır. Bugün, ‘kendi ile barışık olma’ tabiri var. Belli bir seviyeden sonra, nefis ‘Mutmainne’ hale gelince, yani artık şüphe kalmamış, kalb imanla doygunluğa ulaşmış, insan bütün düşünce ve inanç problemlerine kalbinde çözüm bulmuş… Bu seviyeye gelinceye, nefs-i mutmainneye, hatta daha öte nefs-i raziye ve marziyeye  ulaşıncaya kadar insan kendisiyle mücadele halindedir. Alman şairi Schiller ‘in çok güzel bir sözü vardır:”Herkes evinin önünü temizlerse, bütün sokak temiz olur”. Modern sosyoloji, insana bir nesne olarak bakıyor. Toplumsal hadiseleri öne alıp, ferde bu hadiselerin nesnesi gibi bakar. Dolayısıyla çözümü ya siyasette arar, ya sosyolojide arar. Mesela psikolojiyi hiç nazara almaz, psikoloji de sosyolojiyi nazara almaz, toplumu nazara almaz, insana fert olarak bakar. İslam, bütün bunların ortasıdır. Siyaset, daha ziyade menfaat üzerine olur. Her ne kadar siyaset Arapçada, ‘seyis’ kelimesiyle alakalıdır; at bakıcısı yani terbiye eden demektir. Fakat bunun Batıdaki karşılığı, politika çok yüzlülük demektir, yani bir yalan sanatıdır. Siyaset Türkiye’ye böyle girmiştir. Bir imparatorluk Türkiye’sinden sonra tepeden empoze bir sistem yerleştirmeye çalışılınca Türkiye’de siyaset oturmadı, oturtulamadı. Ve çok samimi dindarlar siyasete iltifat etmedi. Bununla iltifat eden dindarlar samimi demek istemiyorum. Yani dine din olarak bakan, onu siyasetle çok bağdaştıramayan dindarlar siyasete iltifat etmedi. Beiüzzaman, “Devlet kademesi, memurluk geçim sahası değildir, hizmet sahasıdır, onu geçim sahası olarak görmek dilenciliktir “der. Bu, çok enfes bir tesbit. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Kavmin efendisi, ona hizmet edendir” buyurur. Yani, idarecilik halka, millete hizmetçiliktir aslında, siyaset de halka hizmet sanat ve mesleği olmalıdır. Öyle olmayıp da, insanların kendi menfaatlerini, makam ve statü ihtiraslarını tatmin aracı haline gelince, işgal edilen makamları, menfaat ve siyasi gayeleri tatmin vasıtasına dönüşüyor. O bakımdan, özellikle demokratik sistem, faziletli ve iyi eğitilmiş insanlar istiyor. Bunu derken, siyaset kurumunu tenkit etmiyorum, yanlış anlaşılmamalı; siyaset kurumunun da yerli yerine oturması lazım. Hizmet yarışına dönüşmesi lazım. Siyasetin dışındaki arayışlar ise hiçbir zaman gündemimizde olmalı; onlar bizi çukurun da çukuruna itiyor, itti ve siyaset kurumunun oturamamasının en önemli faktörlerinden oldu.

Gülen, kalp krizi geçirmesinden dört ay öncesine denk gelen o günlerde; 19 Kasım 2001’de, davada kendisine yöneltilen ithamlar için şöyle diyordu:
“Bütün duam, bütün ıstırabım, insanların Allah’ı bulması O’na inanması yolundadır. Her gün yana yakıla dua ediyorum: Allahım insanlar seni tanısın, sana inansın diye dua ediyorum. O kadar ki bunun için her gün bir kaç defa ölüp ölüp dirilmeye razıyım. Bunu anlamayanlar, insanlığın ıstırabını bir defa olsun ruhlarında duymamış olanlar kalkıyorlar sizin ızdırabınızı, derdinizi, çabanızı başka mecralarda görmek istiyorlar. Devletmiş, hükümetmiş, siyasetmiş…

Beni Türkiye’yi ele geçirmeye çalışmakla suçluyorlar. Ben dünyevi hiç bir şeye talip değilim. Dünyanın sultanlığını teklif etseler, gözümü o tarafa çevirip bakmam. Bu türden suçlamalar karşısında ya Rabbi, acaba sana kullukta, senin rızan istikametinde bir şeyler yapmaya çalışırken hata mı ettim, ihlasta kusurum mu oldu da hayatımda hiç düşünmediğim rüyalarıma bile girmemiş ve hülyasını da kurmadığım gayelerle beni suçluyorlar…Marjinal bir grup tarafından kandırılıp Türkiye’nin aydınlık geleceğini karartma hususunda onlarla beraber çalışanlara hayret ediyorum…

Acaba on binlerce kilometre uzakta İstiklal Marşımızın okunması, siyahi çocukların bile Türkçe konuşması kimlerin hoşuna gitmez; milli kültürümüzün tanıtılması ve temsil edilmesi kimleri rahatsız eder sorusunu bir kerecik olsun sormayan ve vicdanındaki cevabı dile getirmeyen kendi insanımıza kırgınım…

Ben bu hastalıklı halimle hayatımın son yıllarını yaşadığımı düşünüyorum…Hiç çekinmeden kalkar mahkemeye de çıkar, bütün dünyanın duyacağı şekilde bana yapılan hareketleri, yapanların yüzlerine vurabilirdim. Ne var ki bugün yapılması gereken bu değildir…Herkesin kavgaya kilitlendiği bir zamanda, nefsimize yapılan ne olursa olsun, katlanmak mecburiyetinde olduğumuz kanaatindeyim…Üzerimizde çiçeklerin bitmesi için gübreliğe razı olmalıyız.Hakkımızda herkesin iftiraya, suçlamaya, attığı çamura cevap verecek değiliz.

Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur…”

 

“… Bizler İmam Rabbânî ve Bediüzzaman’ın en büyük makam dedikleri rıza makamına talibiz. Yaptığımız tebliğ ve irşad faaliyetleri ile, Rabbimiz’in bizden razı olacağı hususunda vicdanlarımız iman ve itminan içinde. İşte Cennet’te bile yeni bir ufuk, ulaşılacak yeni bir merhale olan rıza makamına talip olan bizlerin, ne siyasî, ne idarî, ne askerî, ne de daha başka dünyevî şeylere talip olması düşünülemez. Zaten şu anda bizler, zirvede bir azimle, insanların bütününü kucaklayıp herkese hakikî insan olma ufkunu gösteremediğimiz için üzgünüz! Bizler, ‘Evlenmeyi düşünmüyor musunuz?’ sorusuna, ‘Ümmeti Muhammed’in derdi bunu bana unutturdu.’ diyen Üstad Bediüzzaman’ın düşünce ufkunu yakalayamadığımız için mahcubuz! Bizler Allah’ın yüce adını dünyanın dört bir yanına götürememiş olmanın hacaletini yaşıyoruz! Onun için bırakın, zirveleri talep etmeyi ve buna benzer düşünceleri!”

 

“Mücadele metodumuz İslâm’ın ilk yüzyıllarında olduğu gibi fikir yoluyla irşat ve uyarma olacaktır. Siyaset olmayacaktır. Siyaset, samimiyet sahası olan dinde sadece yıkıcı olur. Siyaset ile dini kurtaracaklarını vaad eden sahtekârların, içlerine gömülü ihtiras putunu görmekte gecikmeyeceksiniz.” NurettinTopçu

“Siyasi iktidar savaşı varmış gibi gösterilmesinin hiçbir inandırıcı tarafı yok. Cemaatin siyasi hedefi yok. Cemaatin eğitim hedefi var, sosyal hedefi var. Cemaat bu amaçlarını gerçekleştirmek için siyasetle iletişim halinde olabilir.” Nazlı Ilıcak

 

‘Arap dünyasına yakın ekol ile İran’a yakın ekolün yanı sıra bizde “Gülen hareketi” de var. Bu hareketin çok önemli özelliği, kökenleri itibarıyla şehirli, modern yaşama çok uygun olması; siyasete değil kültürel dönüşümlere önem vermesi ve vurguları oralara yapması; ayrıca hareketin içinde yer alan insanlara modern işadamları olarak global dünya sistemi içinde var olma imkânlarını sunması ve genelde bir modern anlayış süzgecinden geçirerek inancın yaşanma biçimini düzenlemesi. ‘SerdarTurgut  

 ‘‘Bugünün Türkiyesini şekillendiren aslî güç Bediüzzamandır. Yaptığı iş, ortalığı yıkıp dağıtacak güçteki sel sularını, önüne set çekip bir barajda toplamak, sonra inşa ettiği santral ile, bütün Türkiyeyi aydınlatacak bir elektrik enerjisine dönüştürmektir. Bu başarının formülü ise müsbet harekettir. Müsbet hareketin vazgeçilmez şartı siyasetten uzak durmaktır.‘‘Mümtaz’er Türköne

Bir fıkra;Biri, yeni ve muhteşem bir camii, yolun kenarına inşâ eder. Diğer mahalleliler de, “Siz cami yaparsınız da biz yapamaz mıyız?” diyerek, hemen karşısına bir cami daha diker. Ezan okunurken babası oğluna seslenir:
“Oğlum, git bak bakalım ezan-ı Muhammedî bizim camiden mi okunuyor?’’
Çocuk gider ve nefes nefese gelir:

“Hayır Baba,aşağıdaki camiden!”

“Ha,öyle mi der”adam.

Birazdan tekrar sorar;’’bu ezan nerden gelir?’’;

“Yukarıdaki camiden baba!”

“Ha,öyle mi der”adam yine.

“Oğlum, bi daha bak bakalım ezan-ı Muhammedî bizim camiden mi okunuyor, karşı mahallenin minâresinden mi?”
“Baba, bizim camiden!”
Adam, derinden derine:
“Aziz Allah, Celle Celâlühü!” çeker.

    Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Bu HTML etiket ve tanımlayıcılarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>