«

»

Eyl 13

İnşirah Suresi

 

 اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ ﴿1

1 – Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?

وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ ﴿2

اَلَّذِى اَنْقَضَ ظَهْرَكَ ﴿3

2-3 – Senin belini çatırdatan o ağır yükünü indirmedik mi?

وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ ﴿4

4 – Hem senin şanını yüceltmedik mi?

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا ﴿5

5 – Demek ki güçlükle beraber kolaylık vardır.

اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا ﴿6

6 – Evet, güçlükle beraber kolaylık vardır.

فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ ﴿7

7 – O halde bir işi bitirince, hemen başka işe giriş, onunla uğraş.

وَاِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ ﴿8

  Hep Rabbine yönel, O’na yaklaş!

 

 

Hadis-i şeriflerde bazı surelerle ilgili faziletini anlatan isimlendirmeler sözkonusudur.Mesela;Fatiha-i şerife vafiye,kafiye,vafiye olarak;Yasin suresi Kur’an’ın kalbi,Rahman suresi ise süsü ve gelini olarak tavsif edilirken;bu sure de Kur’an eczanesinde gönlümüze manevi bir anjiyo gibi kabz hallerinde okunması tavsiye edilegelmiştir.Halkımızın çoğunun ezberinde olan, bir çok müslümanın zik­rine ve virdine başlarken okuduğu bir suredir “inşirah suresi.” Mekke’de inmiştir. 8 âyettir. Adı “gönül rahatlığı” anlamına gelmektedir. Allah Teâlanın, Resulünün kalbini ferahlandırmasını ifade eden bu neşrah kelimesi sûrenin esas konusunu teşkil etmektedir. Çok ağır olup, onun belini çatırdatan risalet ve tebliğ meşakkati, Allah’ın ihsanı ile hafiflemiştir. Hz. Peygamber (a.s.)’a tâbi olarak tebliğ ve hakka hizmet vazifesini devam ettiren bütün müslümanlara da bu sûre mühim bir kuvvet kaynağıdır. Bundan önceki sûre (Duha Suresi )gibi, Peygamberimiz ve onun yolunu izleyen ümmeti için de teselli ve teşvik içermektedir. İnşirah sûresinin bütün bu anlattıkları mücerret birer hikmet dersi değil, birer tarihî hakikattir. Peygamber efendimizin hayatında bütün bu haller ve hadiseler geçmiş, Peygamber, putperestliğin en inatçı mukavemeti karşısında göğüs darlıklarına uğramış, taşıdığı yük altında ezilecek hale gelmiş, fakat hepsine dayanmış, hepsine katlanmış ve neticede göğsü genişlemiş, bütün bir cemiyeti hidayete kavuşturmuş, bu hidayet yayıldıkça yayılmış, dünyayı kaplamış, Peygamberin adı da, sanı da, yükseldikçe yükselmiştir. Peygamber hiç bir vakit darlık ve güçlük karşısında yenilmemiş, irkilmemiş, her darlık ve güçlükten ferahlık ve genişlik çıkarmak için çalışmış çabalamış ve Allah´ın yardımıyla muvaffak olmuştur. Fakat iş muvaffakiyeti kazanmakla bitmemiş, Peygamber bu muvaffakiyetin şükranını ödemekle yeni muvaffakiyetler kazanmayı sağlamış, bunları kazanmak için Allah´a güvenmiş, böylece hayatının her anını mücahede içinde geçirmiştir.

Hemen hemen bütün tarikatlar zikirlerine, sayılı olan virdlerine başlamadan önce, -yine Kur’ân-ı Kerim bir zikir olarak kabul edildiğin­den,- bu İnşirah suresini de okurlar.

Gönlümüzü geniş tutmak, Rabbimizin ayetlerine karşı gönlümüzü, açık bırakmak ve Rabbimizin ayetleriyle gönlümüzü genişletmek için bu sureyi okuruz biz.

Kainatın Efendisi olan Peygamber Efendimizin sahip olduğu o gö­nülden bize de verilmesi için bu sureyi okuyoruz.

Bu günlerde insanların, rahatsız olduğu birbirlerine kem gözlerle, asık suratla bakmaları, birbirlerini hafife almaları veya hakaret etme­leri, birbirlerine karşı tahammülsüz olmaları; gönül genişliğine sahip olmamalarından kaynaklanmaktadır.

“Aç herkese açabildiğin kadar sîneni, ummanlar gibi olsun! İnançla geril ve insana sevgi duy; kalmasın alâka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül..!”

Gönlünüzde herkesin oturabileceği bir koltuk bulundurun.”

 

Allah (c.c) Musa (a.s)’in hayatını bize anlatırken; Musa (a.s)’ın dilinden olayı bize naklediyor.

Musa (a.s); “Ya Rabbi! gönlüm daralıyor, dilim tutuluyor.” diyor.[ Şuara 13] “Ya Rabbi! Gönlümü geniş eyle, Ya Rabbi! Dilimin bağını çöz ki benim söylediklerimi insanlar anlayabilsin. Ben bütün işlerimi Allah’a havale ettim.” diye Allah’a dua ediyor.[ Taha 25]

Firavun gibi birine giderken Musa (a.s) Rabbine dua ediyor. Gönlünün geniş tutulmasını istiyor.

Demekki bir insanın en çok sahip olması gereken özelliği geniş bir gönüle sahip olmaktır.

“Allah var keder yok” demiş ecdadımız. Allah’ın ayetlerine ve pey­gamberimizin hadislerine uygun bir sözdür bu.

Duha Suresinde Rabbim Peygamber Efendimizi teselli ediyor. Rabbin seni bırakmadı, Rabbin sana kızmadı. Senin geleceğin geçmişinden daha hayırlı ola­caktır.Yani gelecekte güzel günler göreceksin. Ahirette bu dünyadan gü­zelini göreceksin. Bu dünyanda da bu günün, geçmişinden iyi olacak müjdesini veriyordu.Rabbim ne zaman vermişti bu müjdeyi? Kafirler ekonomik boykot uyguladığında, en yakın arkadaşları işkenceyle öldürüldüğünde, her türlü kötülük yapıldığında, iftiraların diz boyu Mekke sokaklarını ve çevreyi kuşattığında, çevreden gelen insanlara Peygamber Efendimiz en kötü bir şekilde tanıtıldığında, bu sure indirildi ve bu müjdeler ve­rildi.

Allah (c.c) Kur’ân-ı Kerim’de, kafirlerin kalplerini anlatırken, onları taşa benzetiyor, hatta taştan bile katı olduğunu ifade ediyor.[ Bakara 74] Bir tarafta taşlardan bile katı yürekli insanlar diğer tarafta bütün in­sanlara yapılan işkence ve zulümlerin acısını kalbinde taşıyan Peygamber Efendimiz (s.a.v). İşte böyle bir ortamda Allah (c.c) bu sureyi indiriyor.

 

1-      Biz senin göğsünü genişletmedik mi?

“Ben Kabe´de uyku ile uyanıklık arasımla bir halde iken birinin şöyle de­diğini duydum: “O, üç kişinin arasında biridir. “Bana altından bir leğen getirildi. Onda zemzem suyu vardı. Birisi göğsümü, karnımın alt tarafına katlar yardı. Kalbim dışarı çıkarıldı Zemzem suyu ile yıkandı sonra yerine kondu. Sonra ona iman ve hikmet dolduruldu.”[ Tirmîzi,Hadis no: 3346]

İnşirah-ı sadr mevzuu, sadece bu sûrede değil, Kur’ân-ı Kerim’de daha başka yerlerde de geçmektedir. Mesela En’âm Sûre-i Celilesi’nde şöyle buyrulur: “

فَمَن يُرِدِ اللّهُ أَن يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلإِسْلاَمِ وَمَن يُرِدْ أَن يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقًا حَرَجًا كَأَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَاء كَذَلِكَ يَجْعَلُ اللّهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ

 

Allah, iradesini iyiye kullananlardan kimin hidayetini murad ederse, onun kalbine açıklık bahşeder, inşirah verir, İslâmiyet’e karşı akıcı hâle getirir, gönlünde itminan yaratır ve o insanı huzura kavuşturur. İradesini kötüye kullananlardan da kimin dalâletini murad ederse, o insanın gönlünü göğe çıkıyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar, sıkar ve kalaklar içinde çırpınır hâle getirir.” (En’âm Sûresi,125) Aynı husus başka bir yerde ise şu şekilde ifade edilmektedir:

 

أَفَمَنْ شَرَحَ اللهُ صَدْرَهُ لِلإِسْلاَمِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ

Allah’ın kalbini İslâm’a açtığı kimse Rabbinden bir nur üzere değil midir?” (Zümer Sûresi,22) Demek ki, Allah’ın bir insanın sadrına inşirah verip kalbini açması onun için çok önemli bir nimettir.

Biz, Senin sineni açıp ruhuna genişlik vermedik mi?” (İnşirah, 94/1) buyurmak suretiyle, Kur’ân mübelliği olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi efdaluttahiyyât ve ekmelütteslîmât) sadrına inşirah verdiğini ve böyle bir inşirahla O’nun hakkında ne denli büyük bir hayır murad buyurduğunu haber vermiş olmaktadır.

İlk mutasavvıflardan Hakim Tirmizi Kur’an’daki sadr, kalp, fuad ve lübb kavramları arasında bazı ilgiler kurarak şunları söylemektedir: Sadr, gözün beyazı, evin sahanlığı, cevizin dış kabuğu gibidir. Her türlü vesvese ve afetin giriş yeri orasıdır. Sadr, ihtiyaç, şehvet, endişe ve sıkıntı gibi duyguların bulunduğu yerdir. Bu yüzden de bazen daralır, bazen genişler. Nefis emmarenin idare makamı orasıdır ve aynı zamanda İslâm nurunun girdiği yerdir. Kalp, sadrın içidir. Gözün karası gibidir. İman nurunun takva, huşu, muhabbet, rıza, yakın, reca, kanaat ve tevekkül duygularının merkezidir. Fuad, marifet, havatır ve rüyetin mahallidir, kalbin ortasındadır. Lübb ise gözdeki görme nuru gibi, tevhid nurunun kaynağıdır.

Kabz u bast; itibarî bir mâhiyeti olan insan irâdesinin nisbî tesiri bir yana, Allah’ın elindedir. Ve “Allah hem kabz eder hem de bast eder.”[ Bakara sûresi, 2/245] Bütün varlık, O’nun kabza-i tasarrufunda olduğu gibi, semâlardan insanın kalbine kadar her şeyi dilediği zaman evirip-çeviren de O’dur. “Kalb, Hazret-i Rahmân’ın parmakları arasındadır ve onu hâlden hâle çevirir ve istediği şekli verir…”[ Müsned 2/168] Peygamber (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) sözü de bunu hatırlatmaktadır.

Allah, dilediği zaman kalbleri öyle sıkar, öyle ihtiyaçlara boğar ki, artık O’ndan gayri kimse o ihtiyacı gideremez.. ve istediğinde de onlara öyle genişlik ve inşirâh verir ki, gayrı hiçbir şeye ihtiyaç hissetmezler.

Ne var ki, herkes bu tecelli ve bu iltifâtı aynı seviyede duyup hissedemez. Zira kabz ve bastın tecellileri biraz da şahısların sînelerinin genişlik ve darlığıyla mebsûten mütenâsip (doğru orantılı) tecelli eder. Evet, bir avamın, iç sıkıntısı veya gönül inşirâhı şeklinde hissettiği şeylerle; gözleri, verâlara aralanmış kapı aralığından, hep gözetlenip durduğu şuurunda olan, heyecan ve endişe dolu hüşyâr bir kalbin, yerinde inbisât ve neşe, yerinde de endişe ve burukluğu elbette ki bir değildir.

Her şey gibi kabz u bast da, Yaradan’ın tasarrufunda, gecelerin gündüzleri, gündüzlerin de geceleri takip etmesi misillü birbirini takip eder durur. -Sebeplerin âdî birer şart telakkî edilmeleri mahfûz- ilâhî irâde, kabz u bast dilimlerini daraltır, genişletir ve insanı gerilimlere iter veya sevinçlerle coşturur. Evet, insan bazen çok geniş bir zaman dilimini, kabzın pençesine düşmeden, kuşların havada uçtukları gibi pervâz eder-geçer. Bazen de bir boşluktan bir boşluğa yuvarlanıyor gibi, kabz hâlleri sıklaşır, kabz dilimleri genişler, ruh bunalır ve insan da âdeta iki büklüm olur.

Bazen, ilâhî bir mevhibe olan makamın hakkını verememe, bir kabz vesîlesi olduğu gibi, çok defa günahlar da beraberinde kabz hâlini getirirler. Bu itibarla, kabz hâli, bir mü’min için her zaman bir teyakkuz vesîlesi olmalıdır. Gafletlere karşı tavır alınmalı, günahlar, tevbe ve iyiliklerle savılmalı ve gönül gözü bir kere daha verâlara tevcîh edilmelidir.

Sadr kelimesi, kalbe mahal olması (mahalliyet) veya sadrdan bir cüz (cüz’iyyet) olması sebebiyle kalbden kinaye olabilir. Çünkü hakikatte genişleyen kalbdir. Ancak mübalağa ifade etmesi için şerh, sadra nisbet edilmiştir. Bir şeyin genişlemesi zarfının da genişlemesini gerektirir. Zira âdeten bir evin etrafını genişletmek, o evin genişliği ile mütenâsib olur.

Kur’ân, sadrın sadece imana doğru değil, aynı zamanda inkâra doğru da şerhedildiğine (açılıp genişlediğine) işaret eder(Nahl-106). Hakîm et-Tirmizî’ye (v. 320/932) göre “sadr, Hakk’a doğru açılırsa, batıla karşı daralmış olur. Aynı şekilde Hakk’a karşı daralırsa batıla doğru genişlemiş olur”. Burada dikkati çeken bir husus da şudur ki hidâyete yönelik olan “şerh-i sadr” doğrudan Allah’a izafe edilirken, göğsün küfre doğru açılması kula nisbet edilmiştir:”Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun sadrını İslâm’a açar”(el-En’âm 6/125).

Kur’an’da “nur” diye isimlendirilen iman hakikatlerinin kalbe girmesine mani olan küfr, şirk ve şüphe gibi büyük günah karanlıklarının (zulümât)açılıp yarılması “şerh-i sadr” olduğu gibi, musibet, vesvese, dedikodu ve benzeri dış etkiler sebebiyle kalbi çepeçevre kuşatan gam, keder ve üzüntü bulutlarını yarmak ve âdeta kalbi hürriyetine kavuşturmak da bir “şerh-i sadr”dır. Hatta her bir günahın kalbi karartıp âdeta perdelediği gerçeği göz önünde bulundurulursa, kalbi örten günah perdelerinin açılması ve kalbin rahatının sağlanması ameliyesi de “şerh-i sadr” olarak nitelenebilecektir. Binâenaleyh “şerh” ameliyesi kalbden ziyâde, kalbin etrafını (sadrı) açma, genişletme hadisesidir. Etrafı açılmış ve rahat çalışma hürriyetine kavuşmuş bir kalbe ibâdet zor gelmeyecek ve yalnız Allah ile tatmin olabilecektir. Yine böyle bir gönül, hakikatleri gereği gibi idrak edebileceğinden her şeye gereği kadar iltifat edecek, boş şeylerden yüz çevirecektir.

 

Lügat itibarıyla, iç darlığı, tutulma, gerilme, sıkılma, avuç içine alınma, canı çıkacakmış gibi olma manalarına gelen “kabz”, tasavvuf ıstılahında, insanın, sımsıkı bir münasebet içinde bulunması lâzım gelen ebedî feyiz kaynağıyla alâkasının gevşemesi ve manevî feyizlerinin kesilmesi sebebiyle, kısmen de olsa boşlukta kalması ve kalbinin kasvetle kasılması demektir. Buna karşılık, sözlüklerde yayma, açma, sergileme, ferah-fezâ bir duruma erme şeklinde tarif edilen “bast” tabiri ise tasavvufta, gönlün genişleyip şenlenmesi ve zihnin en muğlâk meseleleri dahi çözebilecek seviyeye yükselmesi, dolayısıyla insanın İlahî lütufları hissetmesi ve yüreğinin neşeyle atması manalarına gelmektedir.

Kâbız ve Bâsıt İsimlerinin Tecellileri

Cenâb-ı Hakk’ın Kâbız isminin tecellileri mutlaka her insanda tesirlerini gösterir. İnançsız kimselerde bu tesirler, bunalım, stres ve buhran şeklinde ortaya çıkar; onlarda intiharlara sebebiyet veren saik de çoğu zaman bu türlü bir kabz halidir. Mü’minlerde ise her kabz bir teyakkuz faslı ve Mevlâ-yı Müteâl’e gönülden teveccüh çağrısıdır. İnsan mütemadiyen Bâsıt isminin mazharı olsa ve hep İlahî ihsanlarla karşı karşıya bulunsa, onun nimetlerin kadrini bilememesi, kendini salması ve nankörce davranması söz konusu olacaktır. O art arda lütfedilen nimetlerin muvakkaten kesildiğini de görmelidir ki, onların kıymetlerini anlasın. Bu açıdan, bast halinde rahatça kulaç atıp ileriye doğru gidebilmenin zevkini duyabilmek için ara sıra kabza maruz kalmak ve bir tutukluk yaşamak da gerekmektedir.

Evet, Allah Teâlâ hem “Kâbız” hem de “Bâsıt”tır; insan iradesinin nisbî bir tesiri olsa da, kabz u bast Allah’ın kudret, meşiet ve iradesine bağlıdır. “Allah hem kabz eder hem de bast eder.” (Bakara Sûresi, 2/245) mealindeki ayet-i kerime de bu hakikati ifade etmektedir. Bütün varlık, O’nun kabza-i tasarrufundadır; semâlardaki burç burç gezegenlerden insanın kalbine kadar her şeyi dilediği zaman evirip-çeviren O’dur. Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Kalb, Hazreti Rahmân’ın parmakları arasındadır; onu halden hale çevirir ve ona istediği şekli verir” sözü de bu gerçeğin bir buudunu hatırlatmaktadır. Allah Teâlâ, Kâbız ve Bâsıt isimleriyle dilediği zaman kalbi öyle sıkar ve onu öyle ihtiyaçlara boğar ki, artık O’ndan gayri hiç kimse kalbi inşiraha kavuşturamaz ve onun ihtiyaçlarını gideremez. İstediğinde de kalbe öyle genişlik ve inşirah verir ve onu öyle ihsanlarla şereflendirir ki, gayrı o hiç tasalanmaz ve hiçbir şeye ihtiyaç duymaz.

Kabz ve Bastın Vartaları

Bazı ruhî sıkıntılar ve gönül darlıkları Cenâb-ı Allah tarafından, insanları sabra ve nefisle mücahedeye alıştırmak için verilen Rabbânî birer kamçı gibidir. Tembelleşen bir hayvanın kamçı ile harekete geçirilmesi misillü, hantallaşan ve ülfet içinde kıvranan insanlar da bu kabz ve bast halleriyle adeta kamçılanmakta ve vazifelerinde canlılığa, ciddiyete ve gayrete sevk edilmektedirler.

Aslında insan daima sabır ve şükür kanatlarıyla yol almalı; havf ve reca dengesini de hep korumalıdır. Ne var ki, bazı kimseler sıkıntı ve zorluk anlarında reca ve sabırla hareket edeceklerine ye’se düşebilmekte; rahat ve huzurlu dönemlerde ise havf ve şükür esaslarına bağlı bir tavır alacaklarına emniyet duygusuyla dolup kendilerini bütün bütün rehavete salabilmektedirler. Oysa her zaman havf ve reca dengesini gözetmenin hayati ehemmiyeti vardır. İnsan, meleklerle aynı safta yer aldığını görse bile, asla nefsine güvenmemeli, akıbet ve âhiret hesabına emniyette olduğunu sanmamalıdır. Mutlak yeis küfür olduğu gibi, mutlak emniyet de küfürdür. Evet, nasıl ki akıbet ve âhiret konusunda bütün bütün ümitsiz olmak bir küfür sıfatıdır; bir insanın ameline güvenmesi, akıbetinden hiç endişe etmemesi ve Cennet’e gireceğinden emin olması da bir küfür vasfıdır.

Bu itibarla, kabz, yeis bataklığına yuvarlanmamaya dikkat edilerek karşılanması gereken bir celalî tecelli; bast da akıbetinden emin olma aldanmışlığına düşmemeye itina gösterilerek değerlendirilmesi icap eden bir cemalî tecellidir. Basta mazhar olan insan, öteleri müşâhedeye açılamamış ve hayatını uhrevîliklere bağlayamamış kimselerin içine düştüğü gaflet ve gevşeklikten uzak kalmalı, şükür hisleriyle dolmalı ve hep temkinli olmalıdır. Kabz haline maruz kalan kimse de, gönül semasının muvakkaten karardığı o zaman diliminde sadakat ve vefa ışığıyla yol almalı, ümitsizliğe asla teslim olmamalı ve sabırdan ayrılmamalıdır.

Evet, kalbinin kasvet bağladığına ve karanlıklar içinde kaldığına inanan bir insan, şayet kendisini ümitsizliğin pençelerine teslim etmezse ve vicdan lisanıyla sürekli “Tut beni Allah’ım, tut ki edemem Sensiz!” diyerek Cenâb-ı Hakk’ın inâyetine sığınırsa, o kasvetli zaman diliminin boğuculuğuna rağmen, bast halinde ulaşamayacağı noktaların çok ötesine vâsıl olabilir. Zira, esas kulluk, kabz halinde, onun tuzaklarına düşmeden, sadakatle ortaya konulan kulluktur. O kullukta Allah Teâlâ’nın emirlerini yerine getirme düşüncesinden başka bir niyet ve maksat yoktur; dahası onda aşk yoktur, iştiyak yoktur, cezbe yoktur, incizap yoktur, zevk-i ruhanî yoktur; sadece Yüce Yaratıcı’nın emri olduğu için ibadete ve ubudiyete sarılma kastı vardır. İşte, ibadet ü taat neşvesinden mahrum kaldığı öyle bir anda da kulluğunu aksatmayan bir insan bire on, bire yüz, bire bin ve hatta daha fazla sevap kazanacaktır. Bu açıdan, mü’min, inişli çıkışlı bu yolda içinde bulunduğu halin kabz ya da bast olduğuna bakmadan mütemadiyen yürümeli ve her zaman kendisine yakışan sadakat ve vefanın gereğini sergilemelidir.

Ebû Said El-Hudrî’den Radıyallahu Anh rivayet edildiğine göre, şöyle demişdir:
“Bir gün, Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem mescide girdi. Bir de orada Ebû Umâme adında ensardan bir adam bulunuyordu. Peygamber ona:
“Ey Ebû Umâme! Böyle namaz vakti olmadığı bir zamanda seni burada oturuyor görmekteyim, (nedir bu halin)?” dedi. Ebû Umâme:
-Üzerime çöken üzüntüler ve borçlar, ya Rasûlallah!…deyince Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
-Sana bir takım sözler öğreteyim mi ki, onları söylediğin zaman, Allah senin üzüntünü gidersin ve senden borcunu ödesin? Ben; ‘evet (öğret) ya Rasûlallah’ dedim. Peygamber efendimiz şöyle buyurdu: “Sabahladığın ve akşamladığın vakitlerde şunları söyle:

(Allâhümme innî eûzü bike minel hemmi vel hazeni ve eûzü bike minel aczi vel keseli. Ve eûzü bike minel cübni vel buhli. Ve eûzü bike min ğalebetid deyni ve gahrir ricâli. )
“Allah’ım! Üzüntü ve kederden sana sığınırım. Acziyetden ve tenbellikten sana sığınırım. Korkaklıktan ve cimrilikten sana sığınırım. Borç altına düşmekten ve düşmanların üstün gelmesinden sana sığınırım.” Ebû Umâme der ki, ben bunu yaptım. Allah Tealâ, üzüntü ve kederimi giderdi ve borcumu benden kaldırdı.”

Ashâb-ı kiram (r.a.): “Ey Allah’ın Resulü sadr genişler mi?” diye sorunca Hz. Peygamber: “Evet” cevâbını vermiş ve devamla: “Nur (iman) kalbe girince sadr açılır” buyurmuştur. Bunun üzerine: “Ey Allah’ın elçisi! Bunun herhangi bir alâmeti var mıdır?” diye sorulunca da Hâce-i Kâinat şu karşılığı vermiştir: “Aldatıcı diyardan geri durup ebedî âleme yönelmek ve ölüm başa gelmeden ona hazırlanmaktır”( Taberî, Câmiu’l-beyân)

2-      Senden senin yükünü kaldırmadık mı? 

3-      O (yük) ki belini büküyordu.

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bütün hayatı boyunca insanlığın içinde bulunduğu maddî-manevî sefalet ve dalâlet karşısında hep ızdıraptan iki büklüm yaşamıştı. O kadar ki, daha peygamberlikle serfiraz kılınmadan evvel, zaman zaman inzivaya çekilir, tek başına Hira’ya misafir olduğu gecelerde insanlığın dertlerini düşünür ve “tahannüs” adıyla anılan ibadete bağlı bu yalnızlıklarında tefekkürün yanı sıra beşerin problemlerinin halli için Yüce Yaratıcı’ya dua ederdi. Allah Rasûlü, her zaman tam bir mesuliyet insanıydı. İdrak ettiği ve farkına vardığı hiçbir mesele O’nun sorumluluk duygusunun dışında kalamazdı. O kendisini her şeye karşı sorumlu tutardı: Varlık ve hâdiseler karşısında sorumlu.. aile ve toplum karşısında sorumlu.. herkese ve her şeye karşı sorumlu.. evet, mesuliyet şuuru O’nun tabiatı olmuştu.

Kendisine peygamberlik vazifesinin verilmesinden sonra ise, bütün bu sorumluluklar O’nun gönlünde birer ızdıraba dönüşmüş ve ruhunda çıldırtan hafakanlar halinde kendini hissettirmeye başlamıştı. Çünkü O, imanı zevk etmiş, inancın huzur dolu atmosferini kendi ruh enginliğiyle tatmış ve ahiretin va’dettiklerini hakkalyakîn bilmişti. Dolayısıyla, artık O, rotasını şaşıran insanlara rehberlik etmek, karanlıkta kalmışlara ışık olmak ve ebedi saadete açılan kapıyı onlara da göstermek için sürekli çırpınıp duruyordu. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) insanları ebedî hüsrandan kurtarma dâvasına o kadar gönülden bağlanmıştı ki, Kur’ân-ı Kerim, O’nun bu konudaki ızdıraplarını, “Neredeyse sen, onlar bu söze (Kur’âna) inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin” (Kehf, 18/6) diyerek dile getiriyordu. Bir başka ayet-i kerimelerde de Cenâb-ı Allah, Rasûl-ü Ekrem’ine “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin.” (Şuara, 26/3) “Kur’ânı sana, bedbaht olasın, sıkıntıya düşesin diye indirmedik” (Tâ Hâ, 20/2)  şeklinde hitap ediyordu.

Senin belini çatırdatan o ağır yükünü üzerinden indirmedik mi?” (İnşirâh Sûresi, 94/2-3) buyruluyor ki, âyette geçen “vizr” ifadesini mânevî bir yük ve sorumluğunun ağırlığı şeklinde anlayabiliriz. Yani Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ), insanlara yol gösterip rehberlikte bulunması vazifesiyle tavzif edilmişken, en önemli sermayesi olan vahyin, kendisine tattırılan bu semavî nimetin kesilmesi hakikaten dîk-ı sadra vesile olabilecek bir husustu. Öyle ki bir taraftan insanlığı kurtarma ve onlara yol gösterme mesuliyeti ve bu mesuliyetin sırtı çatır çatır çatlatan ağır sorumluluk yükü vardı. Diğer taraftan kendisi için bir kuvve-i mâneviye, sırtını dayayabileceği sağlam bir dayanak; başkalarını kurtarma yolunda, bir fener, bir ışık kaynağı, bir projektör konumunda bulunan vahy-i semavinin kesilmesi endişesi bulunuyordu. İşte bütün bunların sinesini daralttığı bir zamanda, Allah (celle celaluhu), bu âyet-i kerimelerdeki temsilî ifadeyle, o ağır yükleri kaldırdığını beyan buyurmuştur. 

Bütün insanlara yapılan işkencenin yükünü kendi üzerinde hissedi­yor Peygamber Efendimiz insanların imana giden yolunu Ebu Cehil ve Ebu Leheb engelliyor. Ama Efendimiz iki yükü birlikte hissediyor.

1. Bir tarafta Ebu Leheb ve Ebu Cehil’in yanmasından dolayı üzüntü duyuyor.

2. Bunların engellemesi nedeniyle imansız kalan binlerce insanın üzüntüsünü duyuyor.

Yani Peygamber Efendimiz hem zalime acıyor hem de mazluma acıyor.Böylesine bir aşkı, böylesine bir merhameti, dünya tarihinde bir feylesofun veya bir şairin veya bir başka insanın gösterdiği görülme­miştir.

İşte Peygamber Efendimiz bütün bu acıları, ruhunun en derin ye­rinde hissediyor. Peygamber Efendimiz Dağlardan daha ağır kabul ettiği bir yükün altındadır. Allah (c.c), Rasulü’nün gönlünü genişleti­yor. Onun yüklerini hafifletiyor.

Bu ayetler, Hz. Peygamberin kendisine yüklenen bu davanın bazı noktalarından, davanın yolundaki bazı sert ve korkulu sarp yokuşlardan ve yine o davanın çevresine kurulan tuzak ve hilelerden dolayı ruhunda bazı sıkıntıların olduğunu göstermektedir. Ve yine ayetler, Rasulullah’ın bu ağır davanın tasalarının ağırlığı altında göğsünü ezilir gibi hissettiği, omzunda çok ağır bir yük olduğunu duyduğunu kendisinin yardıma, imdada, azığa ve morale ihtiyacı olduğunu ilham ediyor.

Ardından şu tatlı sesleniş ve şu sevecen konuşma gelmektedir. “Ey Muhammed! Senin göğsünü açmadık mı?”Bu dava için senin göğsünü açmadık mı? Bu davanın işlerini sana kolaylaştırmadık mı? Bu davayı sana sevimli kılmadık mı, bu davanın yolunu senin önüne açmadık mı? Bu gerçekten bir davadır. Bu ağır bir emanettir, bu onun sırtını çökerten ağır bir yüktür. Ama bu dava bütün bunlarla birlikte, kutsal ışığın doğduğu ve indiği yerdir, ölümlülüğün ölümsüzlüğe, yokluğun varlığa bitiştiği noktadır.

Mü’minin gönlü de yük ne kadar ağır olursa olsun tıpkı Peygamberi gibi, bütün insanları ve bütün yaratılmışları sevebilecek kadar geniş yaratılmıştır.

 

4- Senin zikrini (şanını) yüceltmedik mi?

Nam-ı celilini, yâd-ı cemil yapacak şekilde yükselttik ha yükselttik.” (İnşirâh Sûresi, 94/4) ifadeleriyle nimetler silsilesindeki ayrı bir nimet zikredilmiş, ayrı bir tebşirde bulunulmuştur. Allah (celle celaluhu), Peygamber Efendimiz’i her hamlesiyle farklı bir lütuf ve ihsana mazhar kılmıştır. İki Cihan Serveri (aleyhi ekmelüttehâyâ), her bir nimet karşısında şükürle gerilip gürlemiş, hamd ü sena duygularıyla dolup dolup boşalmıştır. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak da O’nun üzerine sağanak sağanak rahmetini indirmiş, her defasında farklı bir rıza ufkuna erdirmiş ve ilâhî hoşnutlukla ayrı bir inşiraha ulaştırmıştır. Evet, öyle bir salih daire oluşmuştur ki Cenâb-ı Hak, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) içine inşirah saçmış, O Şeref-i Nev-i İnsan ve Ferid-i Kevn ü Zaman da bu inşirahı O’na ulaşma istikametinde değerlendirmiştir. Böylece sûrenin sonunda ifade edildiği gibi, “usür”de “yüsr”ü yaşamış, zorlukları kolaylıkla aşmış;  “yüsür”de de “usür”leri aşma adına metafizik gerilimle dolmuş, ferağdan iştigale, iştigalden ferağa yönelmiş; bütün bunların mukabilinde Cenâb-ı Hak da, O Ferid-i Kevn ü Zaman’ın içine inşirah çağlayanları akıtmıştır. Bu inşirah hâli, Peygamber Efendimiz’de (sallallâhu aleyhi ve sellem) yeni bir azim, yeni bir cehd, yeni bir gayret ve yeni bir heyecan uyarmış; bunun karşılığında O da, bu heyecanın hakkını vermiş ve hayatında hiçbir boşluğa yer vermeden, bütün bir ömür boyu tasavvurlar üstü bir gayret, bir performans, bir kulluk ortaya koymuştur.

Benzer bir mukabeleyi, İnşirah Sûresi’nden önceki iki sûre olan Duhâ ve Leyl sûrelerindeki ilgili ayetlerde de görebiliriz. Şöyle ki, Cenâb-ı Hak, Leyl Sûresi’nin son ayetinde: “

Yakında o razı olup hoşnutluğa erecek (Leyl Sûresi, 92/21) buyurmaktadır. Bu âyeti, Duhâ Sûresi’nde geçen, “

وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَى

Doğrusu Rabbin, sana vereceklerini öyle bir verecek ki, hem O’ndan hem de verdiklerinden tam razı olacaksın.” (Duhâ Sûresi, 93/5) âyet-i kerimesiyle beraber düşündüğümüzde, karşılıklı mukabeleyi görebiliriz. Evet, Allah (celle celâluhu) razı olursa insanın içinde de rıza duygusu şahlanır. Diğer yandan, bir insan esbab-ı adiye planında iradesiyle rıza-yı ilâhî peşinde olur, Cenâb-ı Hak’tan gelen her şeyi gönül hoşnutluğuyla karşılarsa, Allah da (celle celaluhu) o insandan razı olur.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi ufku seviyesinden yaşadığı muvakkat bir sıkıntı ve müdayakadan sonra inşirah-ı sadra nail olmuştu. Bizler de maruz kaldığımız değişik sıkıntı, hafakan, kırgınlık hatta köpürme ve taşkınlıklarımızda –ki bütün bu zaaf ve boşluklar bizim için söz konusudur, mezkur hâllerin İnsanlığın İftihar Tablosu hakkında kesinlikle düşünülemeyeceğini biraz önce ifade etmiştik- bir uzaklaşma ve kopukluk yaşayabiliriz. Mânevî hayatımızda bir inkıta olabilir, iç âlemimiz ışıksız, karanlık bir atmosfere bürünebilir. İşte böyle bir zamanda, Allah’ın lütf u inayetiyle eğer hâlâ çizgimizi koruyabiliyor ve dönüp tekrar Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunabiliyorsak, zılliyet planında biz de inşirah-ı sadra mazhar olabiliriz. Allah (celle celâluhu) bizim sadrımıza da inşirah verir, kalbimizi açar, gönlümüzü coşturur ve bizi yeniden şahlandırır. Hani, vasıta sahiplerinin kullandıkları benzini bitirip tükettikten sonra bir istasyona yanaşıp depolarını yeniden benzinle doldurdukları gibi, Cenâb-ı Hak da enerjileri bitip tükenen hakikat yolcularının vasıtalarını semavî bir enerji ile yeniden doldurur. Dolayısıyla rahatlıkla diyebiliriz ki, asliyet planında Efendiler Efendisi (aleyhissalâtü vesselâm) için söz konusu olan inşirah-ı sadr meselesi, zılliyet planında ümmet-i Muhammed için de her zaman söz konusudur. Zira O Aleyhissalâtü Vesselâm, hangi sofraya oturmuş, Allah’ın hangi nimetlerinden istifade etmişse, gözü o sofrada olan peyrevlerini de o nimetlerden mahrum bırakmamış, onlar için de kapıyı ardına kadar açık bırakmıştır.

Evet, hepimizin Cenâb-ı Hak’tan böyle bir istek ve dilekte bulunmaya hakkı vardır. İsterseniz bu isteğinizi, “Allah’ım ‘Elem neşrahleke’ sûresinin sırrıyla beni serfiraz kıl!” şeklinde ifade edebilirsiniz. Eğer ısrarla bu şekilde duaya devam ederseniz, öyle inanıyorum ki, Allah da (celle celaluhu) hakikatleri kavrama, değerlendirme, analiz ve sentez yapma, tahlil ve terkipte bulunma mevzuunda size fevkalade istidatlar bahşeder.

Ancak bu tür bir mazhariyete nail olmak için ilmî bir altyapının olması da çok ciddi bir önem arz eder. Zira, Allah (celle celâluhu) insanların bilgi ufku ve o ufuk istikametinde talep edilenlere göre lütufta bulunur, nimet bahşeder. Mesela bir çoban kendi iş ve meşguliyeti çerçevesinde böyle bir talepte bulunursa, onun bu türden isteklerine karşı Cenâb-ı Hak da ona, koyunlarını nerede güdeceği, otlak yerleri ve temiz suları nerede bulabileceği, sürüsünü yırtıcı hayvanlara kaptırmamak için alması gereken tedbirlerin neler olduğunu ve benzeri hususları ilham eder. Buna karşılık bir ilim erbabı da, mârifetullah ve muhabbetullah istikametinde dua ve talepte bulunmuşsa, Cenâb-ı Hak da, o şahsın elde ettiği ilim ve müktesabatı, onun için bir meşale, fener ve projektör yapar ve ona hakikate giden yolları açar, gönlünü irfanla doldurup dilinden hikmet pınarları akıtır. Bundan dolayı, her bir mü’min İnşirah Sûresi’ni kendisine hitap ediyor gibi okumalı; okuyup ondaki esrarı duyup hissetmeye çalışmalıdır. Yoksa günümüzde yaşayan bir mü’min, ezelden gelip ebede giden Kur’ân-ı Mu’cizu’l-Beyan’ı, geçmişte bir dönem indirilmiş ve sırf o dönemin insanlarını muhatap alan bir kitap nazarıyla ele alır; O’nu mütalâa ve müzakere ederken sadece geçmişteki âlimlerin dediklerini mütalâaya koyulursa, Kur’ân’ın hep başkalarıyla alâkasını görür ve farkına varmadan kendisini onun o ışıktan atmosferinden dışlamış olur. O hâlde bize düşen Fatiha Sûresi’nden Nas Sûresi’ne kadar baştan sona bütün Kur’ân-ı Kerim’i asliyet planında olmasa da zılliyet planında kendimize hitap ediyor gibi okuyup mütalâa etmektir.

1400 sene öncesine gidin. Çöl denizinin ortasında, ot bitmeyen va­disinde, etrafa bağirsanız çöl denizi içinde kaybolup gidecek. Öyle bir ortamda, Mehmet Akif Ersoy’un deyimiyle; dünyanın en sapa yerinde gönderilen sevgili Peygamberimize (s.a.v) Rabbim “senin adını yü­celttik” diyor.

Yani Himalaya’nın tepesinde de, Japonya’nın Tokyo kentinde de müezzin, günde beş defa “Eşhedü enne Muhammeden Rasulullah” diye: bağıracak. Bu ayet indikten sonra Hassan b. Sabit (r.a) şöyle di­yor; “Allah Peygamberinin ismini kendi ismine ilave etti, ardarda getirdi ve müezzinler beş vakit “Eşhedü” dedi.”

Ebu Saiti el-Hudri Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayete diyor: “Cebrail bana geldi ve “Senin de benim de rabbimiz olun Allah buyurdu ki “Ben se­nin ismini nasıl yüceltim ” Resulullah: “Allah daha iyi bilir.” dedi. Cebrail de dedi ki: “Allah teala: “Ben anıldığım zaman o da benimle beraber anılır.” buyur­du.(Tirmîzi, Hadis no: 3346158-159)

Beş vakit okunan ezanımızda ve namazımızdaki tahiyyatımızda Peygamberimizin adını Allah (c.c)’in adıyla okumaya devam ediyoruz.

 

5- Şüphesiz zorlukla beraber kolaylık vardır.

6- Elbette zorlukla beraber kolaylık vardır.

İnşirâh Sûresinin bahsettiğimiz bu âyetleri nazil olduğunda Peygamber Efendimiz (asm) gülerek çıkmış ve “Bir zorluk iki kolaylığa üstün gelemez. Gerçekten güçlükle berâber kolaylık vardır. Hakîkaten güçlükle beraber kolaylık vardır” buyurmuşlardır.

Ebû Ubeyde (ra) Hazret-i Ömer’e (ra) mektubunda kendilerinin az olmasına rağmen Rumların çokluğundan yakınmış ve endîşelerini dile getirmişti. Hazret-i Ömer (ra) cevabında şöyle yazdı: “Muhakkak ki, mü’min bir kalbe her hangi bir şiddet ve korku inerse, Allah Teâlâ ona arkasından bir ferahlık verir. Her bir zorluk, sırtında iki kolaylık taşır.”

Bu ayetler burada tekrar eden marş gibidir. Müfessirlerimiz şunu söylemişlerdir: “El-yüsr” marifedir. “El-usr” nekredir. İkincisinde de aynıdır. Yani “bir zorluğun karşılığında iki tane kolaylık vardır” diyor Allah (c.c). Zoru görünce kaçmak yok. Şair öyle demiş;

-Kaçarken vurulup yere düşenin,

-Bir kanına tükür, bir leşine tükür.

Yani arkadan vurulmak doğru değildir. Eğer eceliniz gelmişse ve kurşundan gidecekseniz, şehid olmayı tercih etmelisiniz. Nasıl olsa ölünecek. Kaderde ölmemiz kurşundan olacaksa, Allah’ın yolunda mü­cadeleden kaçarken vurulursak, cehennemlik oluruz. Allah yolunda yürürken vurulursak şehid oluruz.

Bir zorluğun karşılığında iki kolaylık vardır. Bir dağın tepesine çıktığınızda bir çıktığınız yerden iniş vardır, birde diğer tarafından. Allah’ın takdiri bir paket olarak gelir.Pakette üsr ve yüsr beraber olunur.Hangisinin önce geleceğini ‘O’ takdir eder.

Duhâ sûresi bir çile suresi gibi görülüp, öyle yorumlanmış fakat, içindeki “Rabbin seni terk etmedi; sana küsmedi de” âyeti, çok büyük bir iltifat ifade etmiyor mu? Duhâ suresi, bir çile sûresi olmasına bir çile sûresidir. Zira onda, Efendimiz’in (sav) ızdırap ve endişelerine telmih vardır, atıf vardır. Aynı zamanda, bu ızdırap ve endişelerin büyüklüğü nispetinde bir de iltifat ve müjde vardır: Evet, Rabbin seni terk etmedi; sana küsmedi de” âyetinde büyük bir iltifat olduğu gibi, “Rabbin sana verecek ve sen razı olacaksın” âyetinde de büyük beşâret vardır. Bu sûre, temelde bir çile suresi olduğundan, esasen müjde ifade eden “duhâ”, yani kuşluk vaktiyle başlar. Efendimiz’in vazifesinin kuşluğunu müjdeler. Ardından geceyi zikreder. Bundan önceki Leyl sûresi ise, karanlığın her yeri kapladığı gece ile başlar, ardından gündüze geçer. İkisinin neticesinde de rıza vardır.

Geceden sonra gündüzün, kuşluktan sonra gecenin anılması ile, Duhâ suresinden sonra gelen İnşirah suresindeki “Her zorlukla birlikte kolaylık” ayeti arasında aynı münasebet söz konusudur denebilir mi?

Evet, zaten güçlüğü kolaylık takip eder. Duhâ’dan sonra İnşirah sûresi, ferdî inşirahı anlatır. Çile ve zorluğun ardından kolaylık ve muvaffakiyetin geleceğini, geldiğini müjdeler. Kur’an’ı iyi okumak ve anlamak lâzım. Kur’an, baştanbaşa bir haz ve bir zevktir; bu zevke ermek de bir bahtiyarlıktır.”

Aslında mevsimler gibi ömrümüzün her dönemi de kendine münhasır hazırlıklarıyla karşılanmakta, hayat bu telaşelerle beraber anlam ve güzellik kazanmaktadır. Kimse iddia edemez; beher günlerin birbirine benzediğini söyleyip, monoton bir yaşamın sıkıcılığından dem vurarak. Âlem, sinema perdelerinden daha süratle yenilenir, yeryüzü ve gökyüzündeki her bir varlık değişir, insan da bundan nasibini alırken yeknesaklıktan yakınmak dünyadaki tahvilâtı düpedüz inkârdır.
İnkâr ise hiç mi hiç yakışmaz mümine.

Kış duâsına soyunan ağaçlar mevtin ve haşrin ispatını yaparcasına terk ederken bir parçalarını; yerlerde kümelenen sarı yapraklar yaz faslının yavaş yavaş hitama ermekte olduğunu haber veriyor.
Daha düne kadar deniz, uslu bir çocuk gibi sakin ve dingin bir haletteyken, elân rüzgârla bir olmuş, celâl ismini tecelli etmek üzere haşmetle çarpıyor kayalara. Kâinat, değişimin örneklerini bariz bir şekilde sunarken insanoğluna, Yunusvarî bir dile bürünüp haykırıyor heyecanla, şevkle:

Her dem yeniden doğarız

Bizden kim usanası.
İlginçtir, bu ilân aynı zamanda her şeyin muvakkat olduğu gerçeğiyle karşı karşıya bırakmaktadır bizi.

Bunun gibi insan da, her gün yeni bir kısım şüphe, tereddüt, yanlışlık ve hatalarla… içiçe yaşıyor. Bunlara karşı anti-virüs olacak en kavî imani bugün elde etse, Şah-ı Geylani’ninki gibi bir imana sahip olsa da ertesi gün başka manevî virüslere maruz kalıyor. Onlara yenilmemek için her gün imanını ve kalb hayatını gözden geçirmesi, her gün bir kere daha aynı kıvamı elde etmesi gerekiyor. Bugün zirveye çıkması yarınlar adına çok fazla bir şey ifade etmiyor. Bu durum ancak bir basamak vazifesi görüyor. Yani, bir basamak çıkmış oluyor insan. Yarını yarın için hazırlaması veya yarın için yarına hazırlıklı olması gerekiyor. Her yeni gün yeniden bir donanıma; iman, Kur’an, ihsan.. adına yeni şeyler keşfederek onları taze taze içte duymaya ihtiyacı oluyor. Yoksa bayatlama ve eskimeden kaçmak mümkün degildir.

Yeni bir güne bayatlamış duygularla girilmemelidir. Her gün yeni bir mümin, yepyeni bir mümin… İşte, “İki günü birbirine müsâvî (eşit) olan magbûndur (aldanmıştır).” hadîs-i şerifini de bu mânâda anlayabiliriz.

Hazreti Musa, Firavun’un karşısına çıkacağı zaman “Ya Rabbî, genişlet göğsümü, kolaylaştır işimi, çözüver şu dilimin bağını. Ta ki anlasınlar sözümü!” (Tâhâ, 20/25-28) demiştir. Bu dilek, onun talep mevkiinde bulunduğunu ve o kapıya yoldaki bir insan edasıyla teveccüh ettiğini göstermektedir. Ne ki, Hazreti Musa’da bir istek halinde ortaya çıkan bu husus, Peygamber Efendimiz’e Allah’ın bir lütfu olarak, “Biz senin kalbine inşirah vermedik mi?” (İnşirah, 94/1) âyetiyle mevhibe ve minnet ufkunda tecelli etmiştir. Diğer bir ifadeyle, Hazreti Musa’nın (aleyhisselam) Rabbinden istediği inşirah-ı sadr, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e bir nimet olarak verilmiş ve böylece O’nun şükran duyguları coşturulmuştur.

Zorluklar ve kolaylıklar bazen gece gündüz, bazen de yaz-kış dönüşümüne benzer şekilde ortaya çıkıyor. Biri gidiyor, biri geliyor. Bazen zorluklar kolaylıklara gebe bazen de kolaylıklar zorluklara. Bütün bunlar hayatın renkliliğinin bir yansıması. “Muhakkak her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. (İnşirah / 5-6)” Kur’an beyanı ise bu sürekli dönüşümün habercisi. Fani dünyanın en zorlu gerçeği olan ölüm de bir renk. Gerçi zahiren kapkara bir renk ama yemyeşil bir başka dünyaya açılmanın da mecburi istikameti. Hasılı her şey güzel; kara da olsa ak da olsa, ölüm de olsa hayat da olsa.. zor da olsa kolay da olsa.

Bedîüzzaman Hazretlerine göre, işsiz, tembel, istirahatle yaşayan ve rahat döşeğinde uzananların ekseriyetle çalışanlardan daha ziyâde zahmet ve sıkıntı çekmesi kâinâtta cereyan eden ve sünnetullah tabir edilen İlâhî düsturların bir gereğidir. İşsizler dâimâ ömürlerinden şikâyet ederler. Ömürlerinin eğlencelerle çabuk geçmesini isterler. Çalışanlar ise şükredenler sınıfındadırlar, Allah’a hamd ederler ve ömürlerinin çabuk geçmesini istemezler. “Rahat kimse ömründen şikâyet eder. Çalışan ise şükredendir.” sözü bunu ifâde eder. “Rahat zahmette, zahmet rahattadır.” cümlesi bu hakîkatin ifâdesidir.

Zorluklan görüp de büyütmeyelim. Dizlerimizin dermanı kesilebilir ama gönlümüzün dermanı kesilmesin.Eşrefoğlu Rumi ne güzel söyler;

Hoştur bana senden gelen
Ya hilat ola ya kefen
Ya taze gül yahut diken
Senden hem ol hoş hem bu hoş

Gelse celalinden cefa
Yahut cemalinden vefa
İkisi de cana safa
Senden hem ol hoş hem bu hoş

Tefviznâme’de Ibrahim Hakkı hazretleri de şöyle terennüm eder;
Hak şerleri hayr eyler
Zannetme ki gayr eyler
Ârif anı seyreyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler.

Edison’a başarısının sırrını sormuşlar da yüzde birini zekâyla, yüzde doksan dokuzunu çalışmayla ilişkilendirmiş. Çalışmaya köle olan başarıya sultan olur. İşte başarının sırrını açıklayan o ayet:

7- O halde bir işi bitirince hemen (başka işe) sarıl. 

Kur’an-ı Kerim’in bildirdiğine göre, Allahuteala hayatı da ölümü de kullarını imtihan etmek için yaratmıştır.Önemli olan ömrün kısalığı veya uzunluğu değil, yaşanılan vakti salih amellerle donatmaktır. Zamanın iyi değerlendirilmesine atıfta bulunmak için Allah (c.), zamanı hatırlatan kavramlar üzerine sık sık vurgu yaptığı gibi, kullarının sürekli olumlu bir uğraş içerisinde olmalarını da emretmiştir. Sürekli iyi bir şeyler üretmenin önemine şu ayet işaret etmektedir: “Şu hâlde boş kaldığın zaman (başka bir işe koyulmak) durmaksızın yorulmaya devam et.”Ayetten anlaşılan Rabbani eğitimde atalet-tembellik yoktur. İnsanlar dinlenirken bile uğraş alanı değiştirmek suretiyle istirahat etmelidirler. Tasavvuf dilinde bunun adı, “İbnü’l-vakit” olmaktır. Yani kişi, içinde bulunduğu zamanda yapılması en uygun olan şeyle meşgul olur, o vakitte kendisinden istenen şey neyse onu yapar. Kısacası o, zamana müdâhil olan birisidir.

Her şeye rağmen insan, meâliye talip olmalıdır. Şu an donanımımız, kabiliyet ve ufkumuz itibarıyla harem dairesinin kapısının önünde duracak bir yer bizim için mukadder gibi görünüyor olabilir. Fakat insan asla buna kanaat etmemelidir. Aksine o, Ayetü’l-Kübra’daki hakikat yolcusu gibi hep “hel min mezid” demelidir.Arayış içinde olmalı ve sürekli “Daha yok mu?” talebinin peşinde koşmalıdır. Evet, mü’min, “la ilahe illallah” ile adımını içeriye attığı andan itibaren hep maiyyet ufkunu aramalıdır.

وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ

 

Sana ölüm gelip çatıncaya kadar da Rabbine ibadet et.(HİCR  99)

Tefsircilerin çoğu ise bu “yakîn” den maksadın ölüm olduğunu nakletmektedirler. Çünkü ölüm, her canlı için, en fazla kesin olarak inanılan bir şeydir. Yükümlülük sınırının sonudur. Şüphe yok ki burada ölümün, açıkça zikredilmeyerek “yakîn” deyimi ile anlatılması çok anlamlıdır. Sözün gelişi Hz. Muhammed’i teselli yerinde söylendiği için bunda ölüm açıkça söylenmediği gibi Peygamberin vefatı en yüksek bir hayat gayesi ile anlatılmış, yani “Allah’ın huzuruna çıkmak”, “Allah’ın huzuruna dönmek” emrine kesinlikle inanıldığı için, Hz. Peygamberin vefatı, Allah’ın huzuruna çıkmanın, hakka’l-yakîn (bizzat kesinlikle gerçekleşmesi) demek olduğuna işaret edilmiştir.

Özetle herkes için kesin olarak inanılan ve seni Rabbine hakka’l-yakin kavuşturacak olan ölümden bile çekinmeyerek yaşadığın müddetçe Rabbine ibadet ve kullukta devam etmekle “Sana emredileni, kafaları çatlatırcasına anlat” emrini yerine getir.  Durmak Yok, yorulmak yok, başardım deyip bayram etmek yok. “Bir işi başarınca hemen yeni bir hizmete kalk” diyor Allah (c.c). Şahsınla ilgili dünyevi zaruri ihtiyaçlarını bitirdin mi, hemen islami hizmetlere koş, manası da vardır.

O halde boşaldığın vakit, yani her zorluğa bir kolaylık vurgulanarak vaad edilmiş olduğu için bir görevi, bir ibadeti bitirip bir zorluktan bir kolaylığa geçtiğin, biraz dinlendiğin, mesela aldığın vahyi yerine ulaştırdığın, farzlarını yerine getirdiğin vakit yine yorul, iş bitti diye rahata düşüp kalma da yine zahmeti tercih edip diğer bir ibadet için kalk, çalış, yorul; farz bittiyse nafileye geç, namaz bittiyse duaya geç ki, kolaylık da artsın, şükürde devam etmiş olasın. Bilindiği gibi “nasab”, yorgunluktur. Kolaylık tembelliğe sevketmemeli, çalışmaya teşvik edici olmalıdır ki onun peşinden de bir kolaylık gelerek, artma ve ilerleme durumu hasıl olsun.

Insanın belli bir dönem elde ettiği mânevî kazanımlarını, canlılık ve revnaktarlığını bir ömür boyu muhafaza edebilmesi kolay bir iş değildir, hatta onları ilk defa elde etmekten daha zordur. Evet, ilk duyulduğu an ruhlarda ihtizaz meydana getiren, şok tesiri hâsıl eden söz ve hâdiselerin, terü taze hissiyatın, metafizik gerilimin bir ömür boyu devam ettirilmesi zorlardan zor bir meseledir. Onun için hemen her yeni başlangıçta saff-ı evveli teşkil eden insanlar çok canlı ve dinamik olsalar da daha sonraki dönemlerde aynı canlılığı devam ettirememişlerdir. Öyle ki, başlangıç itibarıyla inandıkları değerler uğrunda hırz-ı can edip kahramanlık sergileyen ilklerde bile üzerlerinden geçen zamanla birlikte aşınma ve yorgunluk emareleri görülmeye başlanmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın insanoğluna büyük bir nimeti olan zamanın kendisi aşınmasa da, onun kadr u kıymeti bilinmeyince; bilinmeyip canlılık ve taze kalma adına o hakkıyla değerlendirilmeyince, her geçen gün, duygu ve düşüncelerdeki taravet, halâvet, canlılık ve cazibedarlık belli bir aşınma ve yıpranmaya maruz kalmıştır. Meselâ kılınan namazlarda, Allah huzurunda bulunuyor olma şuurundan uzaklaşılmış, gönüller ihtizaz ve iç titremelere hasret kalmıştır. Aynı şekilde, insanı Reyyan kapısından geçirmeye ve ona Cennet koridorunda yürüyor olma ruh hâletini kazandırmaya namzet olan oruçlar, akşam yemeğinin beklendiği bir açlık hâline dönüşmüştür. Bu sebeple, bir kez daha ifade edelim ki, mebdede elde edilen kazanımları; kıymet-i harbiyeleriyle, derinlik, revnaktarlık ve cazibedar buudlarıyla koruyabilme, onları ilk defa elde etmekten daha zordur.

Her fert ve toplum için mukadder gibi görünen bu durum karşısında yapılması gereken, insanın sürekli yenilenme ceht ve gayreti içinde olması, bu şuurla hayatını örgülemesidir. Zira sizin gözünüz ve gönlünüz bir dönem, belli güzelliklere açılmış olabilir ve siz o güzellikleri samimi ve yürekten bir şekilde bağrınıza basmış olabilirsiniz. Fakat daha sonra o güzellikleri soldurmadan, öldürmeden, ruh ve düşünce dünyanızda partallaştırmadan bütün parlaklığıyla muhafaza edebilmeniz çok ciddi bir ceht ve gayrete vâbestedir. Bu durumu şöyle bir misalle de izah edebiliriz: Bir insan halata tutunarak, ayağına kancalar takarak, ellerine eldiven giyerek ve benzeri yollarla uğraşıp çabalayarak bir yolunu bulup zirveye tırmanabilir. Fakat daha sonra, tırmandığı bu zirvede tutunabilmesi, mevcudiyetini orada devam ettirebilmesi, o zirvenin şartlarına, atmosferine ayak uydurabilmesi ve aynı zamanda o mekânı kendileştirmesi, kendisine benzetmesi zirveye tırmanmaktan daha zor bir iştir. Bunun için asıl mesele zirvede durabilmek, kazanımları kaybetmemek bir yana belki onları katlayarak devam ettirebilmektir. Bu da ancak sürekli bir yenilenme ceht ve gayretiyle mümkündür.

İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Bir adam: “Ey Allah’ın Resûlü, Allah’a hangi amel daha sevimlidir?” diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Yolculuğu bitirince tekrar yola başlıyan” cevabını verdi. “Yolculuğu bitirip tekrar başlamak nedir?” diye ikinci sefer sorunca: “Kur’ân’ı başından sonuna okur, bitirdikçe yeniden başlar” cevabını verdi.”(Tirmizî, Kırâat 4, 2949)

“…İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez. Bu gayretinin semeresi de ileride ortaya çıkacaktır. Emeğinin karşılığı kendisine tam tamına ödenecektir…”(NECM-39)

“Hayat faaliyet ve harekettir şevk ise matiyyesidir (bineğidir).” Bediüzzaman

Başımızı kaldırıp baktığımızda, atomdan koca koca kürelere kadar hummalı bir faaliyet ve hareketle karşılaşırız. Bu faaliyet ve hareketin bize işaret ettiği nice gerçekler vardır.

Şevk için sevgi,olmazsa olmazdır.Sevmeseydi, insan, çalışır da üretir miydi?Yazı yazar, resim yapar mıydı?
Sevmeseydi insan, düşünür müydü, nice zorlukları göze alıp düşündüğünü açıklar mıydı, hayatı kavramaya ve açıklamaya çalışır mıydı?
Ve arı sevmeseydi, yarım kilo bal yapmak için üç milyon 750 bin sorti (iniş-kalkış) yapmaz, onca zahmete katlanmazdı.
Bildiğimiz balarısı, sadece yarım kilo bal yapabilmek için, meğer tam üç milyon 750 bin çiçeği ziyaret ediyormuş. Ayrıca, balarıları bir peteği doldurabilmek için yüz milyon civarında çiçeğin nektarını emiyor ve yüz bin kilometre kanat çırpıyorlarmış.
Gördüğünüz gibi, arı çiçeğe çok büyük bir sevdayla tutkun! Yani “bal” (aslında aşktır) dediğimiz şifa ve gıda kaynağının özünde bile “muhabbet” , “aşk” “şevk”  var.

Ortak akıl ışığında kurulan ve bunu koruyan müesseselerde de, insanlar, tükenmişlik sendromuna yakalanmadan, aşk ve şevk içinde sürdürülebilir bir hizmet üretebilirler. İnsanın vazifesi umutlu olmaktır. Umudu olan gayretli olur, gayretli olan da çalışır.

Zirveye çıkıncaya kadar azim var, gayret var, samimiyet var. Fakat zirveye ulaşınca bir rehavet, bir miskinlik, bir samimiyet eksikliği başlıyabiliyor.

Adanmış ruhları tehdit eden bir rahatsızlıktır: his ve heyecan yorgunluğu.Aksiyonunu yitirmiş, kendi kabuğuna çekilmiş, “Benden bu kadar, hep ben, hep ben biraz da başkaları yapsın” gibi ifadelerle enerjisi bitmiş, kendisini ademe (yokluk, hiçlik) mahkûm etmiş bir insan felçli bir hasta gibidir. Hele bir de o ortamda uhuvvet yoksa mutlaka tenkit veya gıybet gelir peşi sıra. Bu illetlerden kurtulmanın yolu ise ihlas ve ihsan sırrından geçiyor.

“Onların bir emeklilik düşünceleri olmaz. Onlar ancak rahmetli oldukları zaman emekli olacaklarının şuurunu taşırlar. Asla nemelazımcılık illetine yakalanmazlar.”***

Bediüzzaman, ibadet ve taatte de o kadar yoğunlaşmıştır ki saatlerce diz üstü otura otura ayak parmağı yaralanmış, merhem sürmek zorunda kalmış, bunu gören talebesi Molla Resûl’ün, “Biz de Allah’tan korkuyoruz, ama senin ödün patlıyor. Bizim gibi rahat otursan ayağın yara olmayacaktı” dediğinde şu cevabı veriyor: “Molla Resûl! Kısa ömürde, kısa dünyada, ebedî hayatı kazanmaya gelmişiz. Hem burada rahat oturayım, hem Cennet dava edeyim, olmaz böyle şey! Onun için cesaret edemiyorum rahat oturmaya.” Son Şahitler

Var olmanın en önemli derinliği hareket ve hamledir. Hareketsizlik bir çözülme ve ölümün bir başka adıdır. Hareketin sorumlulukla irtibatlandırılması ise onun en birinci insanî buudunu teşkil eder. Sorumlulukla disipline edilememiş bir hamle ve hareketin tamam olduğu söylenemez. (SORUMLULUK ŞUURU)

Bediüzzaman’ın Van’da Nurşin Camii’nde kaldığı günler… Bahar gelmiş, talebesi Molla Hamid camiye odun taşımaktadır. Bediüzzaman da ona odun çekerken yardım ediyor. İster istemez talebesine ağır geliyor onun çalışması. “Efendim,” diyor. “İşte ben taşıyorum. Siz oturunuz.”

Bediüzzaman’nın verdiği cevap oldukça ibretli: “Birader, gayretim kabul etmiyor. Sen çalışasın, ben oturayım. Eğer bilsen gayret ne kadar hayırlı bir iştir, ömrünü bir dakika boşa geçirmezdin.” Son Şahitler

Kâinatta tembelliğe yer yoktur. Sükûn, sükûnet, monotonluk, durgunluk ve tembelliğin yokluk ve bütün bütün zarar olduğunu; hareket, faaliyet, yenilik ve değişimin ise varlık ve hayır olduğunu belirten Bediüzzaman bunu şöyle dile getirir: “Sükûn ve sükûnet, atalet, yeknesaklık, tevakkuf; bir nevi ademdir, zarardır. Hareket ve tebeddül; vücuttur, hayırdır.” Mektubat 

“Sa’y, asıl esastır”diyen Bediüzzaman kâinatta bulunan bıkma usanma bilmez bu faaliyetin, kâinattaki cins ve türlerin “sessizce bir konuşması ve konuşturması,” bu faaliyetten doğan hareket ve yok oluşların da bir “tekellümât-ı tesbihiye” olduğunu söyler.

Rahatlık meyli, istirahata çekilme arzusu insanı sarmayadursun; daha yaşarken felâketin eşiğine atar. Çünkü, “Umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası”dırrahatlık meyli.

Sonra dünyada, “En bedbaht, en muzdarip, en sıkıntılı işsiz adamdır. Zira, atalet ademin biraderzâdesidir; sa’y, vücudun hayatı ve hayatın yakazasıdır.”6 Onun içindir ki, “Rahatlık içinde boş oturan insan ömründen şikâyet eder. Çalışıp iş yapan kimse ise hâline şükreder” küllî bir düstur hâline gelmiştir. Yine bu sırdan dolayıdır ki, “Rahat zahmette, zahmet rahattadır” sözü âdetâ atasözü hâline gelmiştir.Lemalar

“Mahlûkàttaki faaliyet ve hareket; bir iştiha, bir iştiyak, bir lezzetten ileri geliyor. Hatta denilebilir ki, herbir faaliyette, bir lezzet nevi vardır; belki herbir faaliyet, bir çeşit lezzettir ve lezzet dahi, bir kemâle müteveccihtir; belki bir nevî kemaldir.” Mektubat  

Herşeyin harıl harıl zevk ve şevkle çalıştığı bir dünyada elbetteki kâinat kafilesinin başı konumunda olan insana da yakışan şey çalışmak, görevlerini hakkıyla yapmaktır. Rahatı, huzuru, ancak bundadır. Evet, Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Fıtratı müteheyyiç olan insanın rahatı yalnız sa’y ve cidaldedir.” Münazarat

Râyete meylederiz kâmet-i dilcû yerine
Tûğa dil bağlamışız kâkül-i hoşbû yerine

(Göndere yöneliriz,sevginin gönülçelen endâmı yerine
Tûğa gönül vermişiz,akıllar çalan hoş kokulu kâkül yerine)

Seferin cevri çok ümmîd-i vefâ ile velî
Olduk âşüftesi bir şûh-ı cefâcû yerine

(Vefa ümit ederiz,seferin sıkıntıları çok olsa da hey dost
Düşkünü olduk onun,eziyet eden işveli bir güzel yerine) GAZEL-Gazi Giray Han

Bayraklar, hareket hâlindeki insanların omuzlarında daha bir güzel görünürler. Arılar, bal yaptıkları müddetçe mübarek kabul edilirler. Askerin yürüyüşü, duruşundan daha mehîbdir. Kalk, askerler gibi bayrak taşı, arılar gibi kovanını balla doldur ve amelmanda olma sevimsizliğine düşme! Her zaman insanlığa hizmette emre âmâde bulun ve göçüp gitmeye de hazır ol! Ne zaman göç emri geleceği belli olmasa da o, muhakkak ve mukadderdir. Öyle ise hep tetikte ol, günahlardan arın; meçhul çağrıya kapını arala ve beklemeye dur.(Bir Sorgulama)

8- Ancak Rabbine rağbet et.

Yorulduğunuzda yürüyerek dinleneceksiniz veya koşarak dinlene­ceksiniz. Yalnız Rabbimin rızasını isteyiniz, O’na karşı gelmekten, O’nun sevgisini yitirmekten endişe ediniz, O’nun sevgisini isteyiniz, O’nun yardımını isteyiniz, O’na tevekkül ediniz, O’na kavuşmak iste­ğinde bulununuz diyor Allah (c.c).Sadece ‘O’na teveccüh ve ‘O’ndan beklemek,yani ihlas.Ayrıca Nasr suresinde olduğu gibi muvaffakiyelerin sonunda hamd ve istiğfarı unutmamak ehemmiyetlidir.Tıpkı ‘efelem ekuvnu abden şekure’buyrulduğu gibi.

Ecdadımız İstanbul’u fethetmiş, bayram etmemiş ama Allah’a ham-detmiştir. Viyana’ya varmış şımarmamış.Başarısı az olanlar, hedefi olmayanlar, küçük başarılarını büyüterek övünürler. İnsan bir işten yorulunca bir başka işe başlarsa dinlenir. Gönül yorgunluğu en kötüsüdür.

Çocuklarımız oynarken kilometrelerce yol alır da yinede yorul­duğunu bilmez. Ama istemediği bir yere gönderecek olursanız, hemen yorulur. Büyüklerde de öyle değil mi? Bir ata sözümüzde;Gönülsüzü yol kocatır” denilmiştir.

Pörsümüş duygularla ve aradan çıkarma mülâhazasıyla ibadetlerini yerine getiren bir topluluğun ruhumuzun heykelini dikmesi ve yeniden bir diriliş kahramanı olması mümkün değildir. Şayet biz milletçe göz alıcı, inşirah verici ve insanı büyüleyen bir ruh âbidesi ikame etmek istiyorsak, öncelikle elimize bir balta alarak kendi benlik âbidemizi yıkmalıyız. Daha sonra da taşı ve toprağı dinin emir ve nehiyleri, harcı da Cenâb-ı Hakk’ın rızası olan bir âbide ikame etmeliyiz ki bir daha yıkılmasın. Dolayısıyla “Kıl namazını, tut orucunu, karışma kimsenin işine!..” düşüncesine sahip bir anlayış kesinlikle tasvip edilemez ve böyle bir anlayışın i’lâ-yı kelimetullah vazifesi yerine getirmesi de mümkün değildir.

Bediüzzaman, ibadet ve taatte de o kadar yoğunlaşmıştır ki saatlerce diz üstü otura otura ayak parmağı yaralanmış, merhem sürmek zorunda kalmış, bunu gören talebesi Molla Resûl’ün, “Biz de Allah’tan korkuyoruz, ama senin ödün patlıyor. Bizim gibi rahat otursan ayağın yara olmayacaktı” dediğinde şu cevabı veriyor: “Molla Resûl! Kısa ömürde, kısa dünyada, ebedî hayatı kazanmaya gelmişiz. Hem burada rahat oturayım, hem Cennet dava edeyim, olmaz böyle şey! Onun için cesaret edemiyorum rahat oturmaya.”(Son Şahitler)

İnşirah sûresini yalnız okumak ve anlamak dahi insana ferahlık verir. insanın manevî kuvvetleri uyuşmuşsa, bu görüş onları hemen uyandırır. İnsanın çalışma kudreti gevşemişse, bu duyuş ona yeni bir hız verir, ona yeni bir mücadele kudreti aşılar.

Evet bu sûre baştan başa inşirahtır. Genişlik ve ferahlık veren bir aydınlıktır. Ruhları, vicdanları, ufukları nura garkeden bahtiyarlıktır. Ne mutlu bu inşirahı duyanlara!…

                                                     DUA


Sen’sin her şeyi var eyleyen kudret,

Sun, hep sunduğun gibi bir inâyet!

Aç ardına kadar kapını bize,

Göster teveccühünü hepimize.

Kalmasın nûruna ermedik gönül,

Kalmadı pek çoğumuzda tahammül..

Salıver gönlümüze bir inşirah,

 

Gelsin artık va’deylediğin sabah.

Ersin ey Rab beklediğimiz felâh,

Ve dinsin artık her türlü âh u vâh!

Gelsin o nûrefşân günlerden haber,

El açıp inlediğimiz bir seher…

Arza ne hâcet, hâlimiz ayândır,

Nûr bekliyoruz bir hayli zamandır…

 

M. Fethullah Gülen- Yâ Rab şiirinden…

“Allah’ım ‘Elem neşrahleke’ sûresinin sırrıyla beni serfiraz kıl!”

“Ya Rabbi! Gönlümü geniş eyle, Ya Rabbi! Dilimin bağını çöz ki benim söylediklerimi insanlar anlayabilsin. Ben bütün işlerimi Sana havale ettim.”

اَللّٰهُمَّ وَفِّقْنَا إِلٰى مَا تُحِبُّ وَتَرْضٰى وَصَلّٰي اللّٰهُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُرْتَضٰى

اَللَّهُمَّ اشْرَحْ صُدُورَنَا لِلإِسْلاَمِ وَثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى اْلإِيمَانِ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْفِخَامِ

 

Not:Ebced hesabına göre: İnşiraha ermek için 102 kez okunması tavsiyeler arasındadır.


 


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

3.096 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress

*

Bu HTML etiket ve tanımlayıcılarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Affordable Seo PackagesSeo BlogEdu Backlinks