«

»

Oca 30

Merhum Hacı Kemal Erimez

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Yeri doldurulamaz bir aksiyon insanıydı” dediği Kemal Erimez 22 Nisan 1926’da Samsun’un Havza ilçesinde doğdu. Ömrü boyunca hep hayır işlerinde koşturan Kemal Erimez, son nefesine kadar hep aynı enerji ile doluydu. Yurtiçinde ve yurtdışında açılan onlarca koleje katkılarıyla bilinen Kemal Erimez, son olarak Tacikistan’daki Türk kolejlerinin açılmasına ön ayak olmuştu.

Tedavi gördüğü Haseki Hastanesi’nde 13 Mart 1997 Perşembe günü hayata gözlerini yuman Kemal Erimez, 14 Mart 1997 Cuma günü Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Fatih Camii’nde kıldırdığı cenaze namazı sonrasında Topkapı Mezarlığı’na defnedilmişti.

Fethullah Gülen Hocaefendi 29 Mart 1997’de STV Haber Kritik programına konuk olduğunda Osman Özsoy’un değişik sorularını cevaplandırdı. Hacı Kemal Erimez de bu programdan 15 gün önce vefat etmişti. Onun ayrılığı henüz tazeliğini korurken,şöyle diyordu.

Allah’a hamdolsun ki milletime karşı medyuniyet hisleriyle meftun bulundum. Bu işin gerçek müşevviği değilim, kaynağı da değilim, yönlendiricisi de değilim. Bu meseleyi yürüten Türkiye’deki yüzlerce insanla birlikte olup belki bir tanesi olma yolunda Rabbimin rızasını kazanmaya çalışıyorum. Pek yakında onlardan çok değerli birisini kaybettik. Allah rahmet etsin. Hacı Kemal Erimez. Birçok yer bu fikir işçisinin ve fikir mimarının düşüncesiyle şenlendi. 70 küsur yaşlarında ömrünün son günlerini Tacikistan’da o fevkalade şekeri, fevkalade rahatsızlığıyla geçirdi. Göçüp gitmekle benim on gündür hayatımı hicran etti. Hacı Kemal gibi yüzlerce Hacı Kemaller var. Geçen gün onlara iltihak eden Aydın Bolak gibi binlerce aydın insanlar var. Bunların her biri biryerlerde böyle bir müesseseye sahip çıkarak “ben yapacağım” diyor.

Bunun arkasında hiçbir şey aramamak lazım. Bana bir gün sordular, bu değirmenin suyu nereden geliyor diye. Ben de dedim; milli mücadelede geldiği yerden geliyor. Bu millet bir hizmete inanırsa küheylanlar gibi şahlanır, üveykler gibi semada pervaz eder. Ve seve seve ölüme koşar Allah’ın inayet ve keremiyle.

Fethullah Gülen Hocaefendi Hacı Kemal Erimez’in genel karakteri ve kişiliği hakkında da şunları ifade ediyor.

Herkesle muhatap olabilecek, konuşabilecek bir seviye kazanmış bir hali vardı. Ben şahsen böyle buldum. Böyle bir arkadaşı bulduğuma da çok sevindim. 35 sene arkadaşlığımız, vefat edeceği ana kadar devam etti. Onun bana karşı, bilmem bir arpanın kaçta biri kadar dahi bir rencide olma halini müşahede etmediğimi, şu anda kafamın derinliklerine giriyorum, yokluyorum, kalbimin derinliklerinde dolaşıyorum, hayalimi zorluyorum ama rencide olduğumu hatırlamıyorum. Beni incitecek hiçbir şey söylemedi.

Azerbaycan’da, Kazakistan’da, Özbekistan’da tesiri vardır, her yere, gitti. Her yerde yaptığı şeyler kendisi için bir göz ağrısı oldu, ara sıra gidip onları gezme lüzumunu duydu. Fakat son senelerde, vefatından evvel, üç-dört sene büyük ölçüde himmetini, kavganın, gürültünün bulunduğu, okulların basıldığı, insanların öldürüldüğü, şahsi hayatın pek güvenli olmadığı Tacikistan’a hasretti. O insanları, bakanları dahi Türkiye’ye getirdi, gezdirdi, görüştürdü. Kendi bir verdi, başkalarına da verdirdi. Orada 4-5 tane okul açtı. 2-3 milyonluk bir ülkede 4-5 tane okul, oraya Türk kültürünün götürülmesi, bizim tanıtılmamız, öyle lobiyle olacak şeyler değildi. Ülkemizin tanıtılması mevzuunda bile gelecekte devleti idare edecek bahtiyarlar, Hacı Kemal’in yaptığı hizmetler karşısında zannediyorum ona Nobel ödülleri takdim edeceklerdir. Dünyanın belli bir kesiminde, hususiyle Asya’da Türkiye’nin tanıtılması mevzuunda, şimdiye kadar ne bir bakan, ne bir hariciyeci, ne bir harici misyon, onun kadar önemli, onun kadar engin, onun kadar derin, onun kadar kalıcı hizmet vermemiştir. Bunu geleceğin bahtiyar tarihçileri yazacaklardır. Adeta bir okul hastası haline gelmişti.

Hanımı öldüğü zaman, burada değildi. Kızı vefat ettiğinde de dıştan geldi, zor yetişti. Bu ıstıraplar da onu çökertmişti. Evvela annesi, sonra hanımı, sonra kızı, üst üste aileden üç insan vefat etmişti ama o ince, o şefkatli insan ayakta dimdik duruyordu. Yıkılmamıştı, yerindeydi. Fakat hayrettir, deli gibiydi, “ille okul” diyordu, Asya’ya gidiyordu. Çok az ve zor tutabiliyordum onu. İşte bir hafta evinde kal, falan dedim… Hastalanıp, hastaneye kaldırılması o benim zorlamamla kaldığı süreye rastlıyor. O sırada ciddi bir kalp krizi geldi. Enfarktüs geçirdi. Hastaneye kaldırdılar koma oldu. Ama olmasaydı o, öyle yarım koma yine gidecekti. Tacikistan’da ölecekti. Zannediyorum, orada gömülmesini isteyecekti. Çünkü bizim atalarımız gittikleri yerden geriye dönmemişler. Her birisi, bir tapu gibi vefat etmiş, oralarda mezar taşlarıyla kalmışlar.

Tacikistan’da ayrı saygı duyarlardı. Ben, bakanların ona karşı saygısına şahit oldum. Onların ruhuna nasıl girmişti, o devlet büyükleri, ona karşı tavırlarında arkadaş gibiydiler. Ne hacılığı, ne sakalı, ne de namazı, onunla öyle derince temasa mani değildi. O başkalarını da bu haliyle rahatsız etmezdi. Asya açılmıştı, çoğu insan ne namaz, ne de oruç bilirdi. Fakat bu insandan hiç rahatsızlık duymazlardı. Bu durum, günümüzde bir kısım bağnazlıkların yaşanmasına karşılık, üzerinde durulması gerekli olan çok önemli bir husustur.

 

 

Hacı Arif Çağan 

Arif Çağan, Balıkesir’in zeytin ve yağları ile ünlü Edremit ilçesinde, Osmanlı’nın Türkiye Cumhuriyeti olarak tarih sahnesine çıktığı ilk yıllarda, 1922’de gözlerini dünyaya açar. Medrese eğitimi almış bir âlim olan dedesi Nasuh Efendi ve ailesi aslen Usturumcalı’dır. Balkanlar’daki karışıklıklardan sonra gelip buraya yerleşir aile. Arif Çağan’ın anne tarafından dedesini ise Bulgarlar vurmuştur. Bunun üzerine üç kız, bir oğlu ile ortada kalan Arif Çağan’ın anneannesi, kızlarından birini zaten kardeşinin oğlu ve Çağan’ın da babası olacak Ali Bey’le evlendirir. Arif Çağan işte bu ailenin dört çocuğundan ikincisi olarak gelir dünyaya. İkinci çocuğu Arif yedi yaşında iken ilk eşi vefat eden ve birkaç yıl sonra ikinci evliliğini yapan baba Ali Bey, bakkaliye işi yapmakta ve işleri de gayet yolunda gitmektedir. Ancak bir cinci hocaya tutulur ve gömü (define) aramaya başlar. Hazineyi buldum bulacağım diyerekten hem işleri bozulur hem de elindekilerden olur: “Sonra tabii sıfıra inmiş. Hiç bir şeyi kalmamış. Bunun üzerine pazarcılık yapmak durumunda kalmış ve beni de yanına almış.” Hesap dersi (matematik) başta olmak üzere başarılı bir öğrenci olarak Cumhuriyet İlkokulu’nu bitirip Balıkesir, Edremit, Havran’da pazarcılık yapmaya başlayan Arif henüz 13 yaşındadır. Onun pazarcılık serüveni, 1940-41 yılında İstanbul Maçka’da askerliğe başlayacağı zamana kadar devam eder. Maçka’dan sonra usta birliğindeki askerliğini ise tam 3.5 yıl boyunca izin kullanmadan Reis-i Cumhur Muhafız Taburu’nda yapar. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru (1944) askerliğini bitirerek memleketine dönen Hacı amca askerden sonra bir yıl ayakkabı tamir işi yapar. Ardından 1950’ye kadar sürecek meyve-sebze toptancılığı, Demokrat Parti’nin iktidar olduğu 1950’den 1957 yılına kadar da İstanbul piyasasından aldığı malları sattığı bakkaliye toptancılığı yapar: “O işte de çok muvaffak oldum. O gün için bir kilo altın 14 milyon lira idi. Son sene, 5 kilo altın değerinde kazancım oldu. Cenab-ı Hak yardımcı oldu. “Arif Çağan 1957 senesinde ise eski işini artık değiştirmeye karar kılar.

Bu konuda karar vermek için de her zaman yaptığını yapar ve Arif Çağan, 1945 yılından beri tanıdığı Mehmet Hoca adında Sarı Hoca lakaplı çok sevdiği hocasına danışır: “Sarı Hoca, kendisini çok iyi yetiştirmiş, sonra Diyanet’e başvurmuş ve ‘Beni imtihan edin, yeterli görürseniz de vaaz etmek için bir belge verin’ diyerek Diyanet’ten vaiz kağıdını almış birisi idi. Çok kıymetli bir Hocaefendi idi. Bütün hayatımda her şeyimi ona sorarak hareket ettim. Ticari alanda da ona danıştım. Köylerde çok imam yetiştirmiş birisiydi o. Bakkaliye toptancılığını bırakırken de ona sordum. Dedim ki ‘Hocam ben bu işi bırakmak istiyorum’. ‘Neden?’ dedi. ‘Çok üzülüyorum’ dedim ‘Rabbime ibadet etmek istiyorum ama tam Allahu Ekber deyip namaza durunca, şu bakkalın malı gitmemişti, bunun siparişi eksik kaldı, o parasını vermedi’ bilmem ne. Çok sıkıntılı bir iş bu.” Bunun üzerine Sarı Hoca’nın tavsiyeleri ve işin uzmanı bir arkadaşının yardımları ile zeytinyağı ticaretine atılır. Arif Çağan için ‘Aza kanaat etmek, müşteriyi iyi tanımak, müşteriye değer vermek, ona saygı göstermek’ bu işte de başarıyı getirir ve o da 1980’in birkaç yıl öncesine kadar bu işi yapar.

Bu arada Çağan 1957 senesinde de Demokrat Parti’den delege seçilerek siyasette bulunur. Fakat, daha o zamandan parti içi demokrasiye aykırı denebilecek bir olay yaşayınca, 27 Mayıs 1960 darbesi ile birlikte o da partiden ve particilikten ayrılacak ve bir daha da siyasetle yakından ilgilenmeyecektir. 1972’lerden sonra, gazeteci Fehmi Koru’nun kayınpederi olan Süleyman Karagülle bile yeniden siyaset için onu ikna edemez: “Süleyman Bey davet ediyordu. O sıralar Fethullah Gülen Hocaefendi geliyordu buralara haftada bir. ‘Kusura bakma, bir hafta düşüneyim’ dedim. Hocaefendi geldiğinde ona sordum. O da ‘Hacı Ağabey bizim partilerle ilişkimiz yok. Bir taraflarımızı koruyamayız’ deyince ben de katılmadım bir daha o işlere.”

Hacı Arif Çağan, askerden geldiğinin ertesi yılında, 1945 senesinde de hayatını Fahriye Hanım’la birleştirmiş ve sırasıyla Emine, Ümran, Ayşe ve Fatma adında dört kız çocuğu babası olmuştur.

Bakkaliye toptancılığı yaptığı dönemlerde mal almak için İstanbul’a gidip gelirken olsun, askerde olsun kendisine hoş sohbet ve muhabbet ehli arkadaşlar edinen Arif Çağan, din adamlarının da her zaman yakınında bulunmuştur: “Cenab-ı Hak biraz da sevdirdi bize din adamlarını. Onlara saygı göstertti.” Babası tarikat ehli olan Arif Çağan, askerde her hafta Hacı Bayram Camii’ne gider, Latin alfabesiyle yazılmış da olsa Kur’an’ı okumaya çalışır geçen sürede. Bu dini şevk neticesinde bir keresinde de Marifetname yazarı İsmail Hakkı Hazretleri’ni görmek için çoluk çocuğuyla beraber Erzurum’a gitmeye karar verir. Trabzon üzerinden Zigana geçidi yoluyla Erzurum’a ulaşır. Fakat İbrahim Hakkı Hazretleri Tillo’da olduğu için onunla tanışamaz ama Kırkıncı Hoca’yı görme imkanı bulur. Tarih 1960’ların sonu veya 1970’lerdir: “Geri dönerken Aydın’da kaldık bir gece. Çoluk çocuk, hanım ve ben bir pidecide yemek yiyoruz. Yemeği yedik, hesabı ödeyeceğiz, dediler ki ‘Paranız ödendi’. Karşı masada duran birisi, Kemal Erimez vermiş parayı. Ben tanımıyorum onu. O da beni tanımıyor. Ama bakmış kapalı çocuklar falan… ‘Neden böyle yapıyorsun?’ dedik. Bizim güzergâh üzerinde evi varmış, ‘Sabahleyin kahvaltıya beklerim’ dedi. O bahsetti bize Fethullah Gülen Hocaefendi’den. Fakat biz gene şey edemedik. Daha sonra Edremit’te de 12 sene görev yapan bir müftümüz vardı. O bahsetti, ‘Böyle böyle bir zat var’ dedi.” Çağan İzmir Kestanepazarı’na gider fakat o ilk gidişinde Gülen Hocaefendi, rahatsız olduğu için vaaz edemez: “Orada tahta barakanın içinde yatıyor. Sohbet ettik. ‘Edremit’e de gelseniz’ dedik. Hocaefendi de zaten gelecekmiş… Doğrudan doğruya gelmiyor da vesile olarak… Öyle anladım ben sonradan kendime göre. Fethullah Gülen Hocaefendi Edremit’e geldiğinde, bizim o Sarı Hocaefendi de tevafuken burada idi.”

Arif Çağan, Sarı Hoca ile birlikte Fethullah Gülen Hocaefendi’nin vaazını dinlemeye gider: “Ben Hocaefendi’yi orada bıraktım, Sarı Hocaefendi ile geldim yazıhaneye. Soracağım çünkü. 26 senedir her şeyi sormuşum. Ne yapmam lazım? Sahip çıkacak mıyım, çıkmayacak mıyım? Kendisi ne der? Mürşitlerin bazıları darılıverir talebelere bu durumlarda. Dedim ‘Hocam bu Hocaefendi geldi. Ne yapmamız lazım. Bu zata sahip çıkalım mı?” Sarı Hoca’nın verdiği cevap Çağan’ı fazlasıyla rahatlatacaktır: ‘Oğlum bu nasıl bir laf’ dedi. ‘Bu’ dedi ledün ilmine sahip bir zat. Yani okumadan, Cenab-ı Hakk’ın insanlara verdiği bir özelliktir demek istedi. ‘Allah’ın hoparlörü olmuştur’ dedi. O zaman biz de sağlam bağlanmış olduk yani. Tabii ötekini ihmal etmemek şartıyla.”

EDREMIT VAAZI;http://www.kure.tv/webtv/801-dini/hocaefendi-kadir-gecesi-ozel-vaazi/2-Bolum/72031/

İmkansızlıklar içindeki dönemlerden birinde, yakın bir esnaf arkadaşının oğlu risale okuduğu sebebiyle tevkif edilir. Bu durum karşısında esnaf, oğlu içeride tutulduğu için biraz serzenişte bulunur. Bunun üzerine Arif Çağan o arkadaşını teskin etmek için ‘Keşke Allah bana da böyle bir hapis nasip etse’ deyince, Çağan’ın bu sözü dua yerine geçer sanki ve 38 gün de olsa hapiste yatmak durumunda kalır: “Öyle çıktı ağzımdan. Çünkü belki o kadar ibadet eder insan ama hapis yatmak Allah katında daha kıymetli olabilir.” Ve Arif Çağan risale bulundurduğundan dolayı, sonuçta beraat etse de yargı sürecinde 38 gün kadar askeri hapishanede tutulur. İçeride iki çoban, 24 de solcu öğretmenle birlikte toplam 28 kişi vardır: “Bir gün ‘Hacı Abi sen niye geldin buraya?’ diye sormaya başladılar. Şimdi, bunlar dini çok güzel bilmediklerinden vurguncu gibi görüyorlar Müslümanları hep. Ben de dedim ki ‘Yok böyle bir şey. İslam’da zekat var. Sonra İslam’ın güzelliklerinden, onda bir öşür var. Ama millet vermezse dinin kabahati yoktur. Bunları anlattık. Bu, onları etkileyen bir şey oldu. Bir keresinde de şöyle bir hadise oldu. 24 kişiden 20’si sigara içiyordu. Sigara konusunda o kadar sıkıntı var ki… Ancak 10 paket sigara getirilebilmiş içeriye. Tam dağıtılsa herkese yarımşar paket sigara düşüyor. Ama onlar yarımşar paket sigarayı vermedi diğerlerine. Sigarası olmayanlar yalvarıyorlar böyle. Diğerleri de, daha sonra, afedersin köpeğe atar gibi böyle atıyorlar önlerine sigaraları. Ben bunun üzerine dedim ki ‘Devrimci mevrimci diyorsunuz da bu mu devrimcilik? Şimdi size daire verseler, üç odalı sana düştü, iki odalı bana düştü diye kavga edersiniz’. Onlar da ‘Oo Hacı Abi işte…’ diyerek biraz mahcup oldular. Böylece biraz samimi olduk. Ondan sonra benim ablamın oğlu, çay, şeker ve iki kilo kadar da kaşar peyniri gönderdi bana. Bunlar bir uğuldadılar ‘Ooo falan’ diye. Ben de dedim ki ‘Kaç kişiyiz burada? 26 kişiyiz, 2 kişi gitmişti. Bölün 26’ya. Bir parçasını da bana verin. Ben bir köşeye çekilip yiyeceğim, öyle olmaz’. Sevindi ve tuhaf oldu bunlar. Sanki bir abi olduk orada. Ama gene diyorlar ‘Senin dalaveren dışarıda dönüyordur’. Onların avukatı da hem benim komşum ve hem de her zamanki avukatımdı. Solcu ama çok efendi bir insandı.” Neticede içeride bulunduğu 38 günün sonunda, ‘bu eserlerin hiç bir mahsuru yoktur’ kararı çıkınca Çağan da tahliye olur.

Edremit’te birkaç yıl gerçekleştirilen hizmetlerin Fethullah Gülen Hocaefendi’nin gönlündeki yeri de ayrıdır. Hocaefendi, yıllar sonra Edremit hizmetleri için şunları söyleyecektir: “Verim alma açısından Edremit hizmetleri diğerlerinden hep birkaç adım önde olmuştur. Edremit’te halk işe sahip çıkmıştı. Bilhassa Arif Çağan Bey ile yeğeni Abdullah Bey masrafların büyük bir kısmını temin ediyorlardı. Ayrıca köylerden de yağ, yumurta, peynir ve yoğurt gibi malzemeler geliyor ve o fakir, fukara talebenin bakımı-görümü sağlanıyordu.”

Bir yandan kamplar sürerken Fethullah Gülen Hocaefendi de Kurşunlu Camii’nde görevlendirilir. 2-2.5 yıl boyunca -bugün çayevi olan- Kurşunlu Camii’nin bahçesindeki barakada ikamet ederek yaptığı vaaz ve sohbetlerine burada da devam eder: “Bizim daha evvel bir Hayır İşleri Hizmet Derneği diye bir derneğimiz vardı. O zamanlar elektrik işleri de belediyenin hizmetinde idi. O zamanki müftü efendi de belediyeye gitmiş demiş ki ‘Herkes telini, hoparlörünü verecek. Kabloyu çekecek birini de bulmuşlar. Camiden yapılan vaazı dinlemek için herkes evine hat çekmek istiyor’. 100 kadar haneye çekildi ve çok istifade etti millet, geceleri de o vaazları dinlediler.”

Çağan, 1968 senesinde de Sarı Hocaefendi ile beraber hacca gidip hacı olur: “Orada bulunan bu Özcan, bize dedi ki ‘Burada Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin sülalesinden birisi var. İsterseniz sizi götüreyim oraya.’ Gittik. Efendimizin (sav) ahfadından ve Abdülkadir Geylani Üniversitesi’nin rektörü o zat ‘Gece rüyamda gördüm. Tebrik ederim sizi’ dedi. İslam ve Türkiye konusunda görülmüş bir rüyasını anlattı bize.”

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bütün insanlığa telkin ettiği ‘kimsenin aleyhinde olmayın, kimsenin kabahatini görmeyin, herkesin güzel tarafını görün’ sözlerini kendisine düstur edinen Hacı Arif Çağan, Hocaefendi’yi sevmesine zaten bu düşüncelerin sebep olduğunu söylemektedir: “Bunlar lafla değil yaşamakla bizzat olur. Bu bakımdan bir insana bir şeyi anlatmak isterseniz güzel taraflarını görün ki, ona bir şey anlatabilelim. Bir insan bizi sevmezse ona bir şey anlatamayız çünkü”.

Çağan devam ediyor: “Onu Allah için seviyoruz. Onun yolunda Allah için canımı dahi vermeye razıyım. Kıymetli, ağzından kötü bir söz çıkmamış, emekli maaşıyla geçinen bir insan. Hiç evlenmemiş. Böyle bir hayat… Kim yapabilir bunu? Tabii Cenab-ı Hakk’a çok şükür, onun sayesinde oluyor bunlar. Herkesi hep bağışlama yolunu seçmiş. Üzüldüğü zaman da üzüntüsünü hep kendi kendine yaşamış. Başkası görmesin diye de kenara çekilmiş. Tabii esasında bizim hizmetimiz Allah’ı tanıtmadır ve sevdirmedir. Bunu anlatmaya çalışıyoruz. Esasen din adamı değilim. Ama yazıhaneye gelenler olduğunda, onlara tuttuğum notlardan, kitaplardan bölümler okuyorum. Bazı arkadaşlara söylüyorum. Biz esas bu dünyaya ahiret için getirilmişiz. Bu dünyanın malı değiliz ki…

 

 

Aydın Bolak 

Aydın Bolak Beyefendi’nin 5 Aralık 1997’de yaptığı sohbeti

Aranızda cumhuriyetle yaşıt olanlardan bir tanesiyim. Cumhuriyetle doğdum ve bu güne kadar geldim. Cumhuriyetin başlangıcında, Türkiye’de henüz İslâm dini üzerinde söz sahibi ulema vardı. Birkaçını hemen zikredebilirim; Babanzade Ahmet Naim vardı, Kamil Miras Bey vardı, Elmalılı Hamdi Efendi vardı, Fatin Hoca vardı. Velhasıl sayıları bir hayli çok olan din alimi vardı. Çocukluk hayatımda bunların hepsiyle tanışmak imkanına sahip oldum ve hep şunu müşahede ettim: Yüksek bir ilim, mutena bir seciye ve ahlâk vardı bu zatlarda. İyi tefsirler yazdılar, iyi bir Sahih-i Buhari tercümesi hazırladılar. Fakat hiçbir zaman bir mücadele insanı olma kabiliyetinde olmadılar. Ne çevrelerinde yeni kişiler yetişti, ne de büyük topluluklara ruh ve iman aşılayarak, onları büyük kavgaların insanı olarak yetiştirmediler. Şimdi hepsi Allah’ın rahmetine göçtüler.

Biz talebelik hayatımızda daha heyecanlı idik. 1942-1947 seneleri arasında İstanbul’da üniversite talebesiydim. O senelerde yalnızca Türk’ün hasletlerini ve Türk’ün inançlarını söyleyen ve yazan bir Yahya Kemâl Beyatlı vardı. Şiirlerinde yer yer o temayı işlerdi. Arkasından bir Nihat Sami Banarlı geldi ve o da ‘Türk’ün İslâm anlayışı’ üzerinde dikkatle durdu. Sonra hocalarımızdan Ömer Lütfi Barkan’ın ‘kalonist Türk dervişleri’ üzerine çalışması oldu. Fuat Köprülü Bey de, Hoca Ahmet Yesevi’yi anlatan ‘ilk Türk Mutasavvıfları’ kitabını yazanlardandı. Hepsinde fikir kırıntıları vardı, ama hiçbiri bana ufuk vermiyordu. Halbuki sürekli okuyor, araştırıyor ve tetkik etmeye çalışıyordum. 70 yaşıma geldiğimde ilk defa ufuk ve fikirle tanıştım ben. İlk defa bir ufku tanıdım bu yaşımdan sonra. O ufuk bize bambaşka bir şeyi söylüyordu, güçlü bir sesle ve güçlü bir mantıkla. Söylediği husus şuydu; ‘Türk Müslümanlığı’ diyordu.

‘Türk Müslümanlığı’ derken Hocaefendi Hazretleri’nin kendi kelâmlarıyla Maveraünnehir’de hicretin 4 ve 5. asırlarında yaşanan büyük İslâm Rönesansı’nın insanlarını kastediyordu. Bu insanlar İslâm’ı tetkik etmişler, İslâm’ı idrak etmişlerdir. Hazreti Türkistan diye anılan Hoca Ahmet Yesevi’nin Peygamber Efendimiz’in 63 yaşında vefat ettiğini bilerek, 63 yaşında toprağın içine girip taa vefatına kadar gün yüzü görmemek kaydıyla yaşayacak kadar İslâm’a ve Resulü’ne sadık, seven bir insan olan Hoca Ahmet Yesevi’nin evlatlarının kol kol Horasan erenleri olarak Türkiye’ye ve Anadolu’ya doğru yayıldıkları devir. Temelinde sevgi olan, insan sevgisi ve insan saygısı olan, Allah’ın yarattığı her şeye, Yaratan’dan ötürü ilgi ve muhabbet duyulan bir İslâm anlayışı bu. Sevgi eksenli bir kuşatma hareketi. İslâm’ı böylece seslendiriş İran’da yok, Arabistan’da da yok, Suriye’de de yok. Diğer İslâm devletlerinde de yok.

Öyle olmadığı için Türkler, Müslüman olup, İslâmiyet’in kılıcı oluncaya kadar ki, 10. asırda oldular topluca. 10. asırdan sonra İslâm’ın şaşaasını bir kere daha bütün dünyaya yaşattı Müslüman Türkler. Hâlâ kin, Türklerin üzerindedir İslâm’dan dolayı. Araplara bir kini yoktur Avrupa’nın. Ama İslâm’ı Viyana kapılarına kadar götüren Türklere karşı kini vardır hâlâ kilisenin. Avrupa Birliği’ne girmemizin ret sebepleri arasında Avrupa’nın kültürüne karşı, Türkler’in İslâm kültürüyle yetişmiş olması sebep gösterilir. Hocaefendi Hazretleri’nin burada yaptığı şey, gayet dikkatli ve gayet isabetlidir. İslam’ın şaşaalı bir devrinin arefesinde bulunuyoruz.

Hocaefendi’nin isabetini takdir etmek bana düşmez ama, işte Türkiye’de, Orta Asya’da, Avrupa’da tüm dünyada yapılanları görüyoruz. Mefkuresizlikten bunalan Türk gençliğine mefkure vermiştir. Yalnız menfaat, köşeyi dönme talimi yaptırılan Türk milletinin gençlerine iman aşılıyarak, feragatın mefkureye, sadakatın dünyada en büyük haslet ve Allah ‘ın nezdinde de en büyük takdire mazhar olacağı fikrini bu gençlerin zihnine zerk eden Hocaefendi’nin kendisi, yaşayışı ve fikirleridir.

Bizlerin, toplumun yapabileceği yardım, bu çocukların arkasından gelecek nesilleri ve bu çocukların başlattıkları güzel hamleyi devam ettirmektir. Hiçbirimizin hayatı ebedi değildir. İman ebedidir. Allah ebedidir. Sevgi ebedidir. Hayır ebedidir. Bu oluşumların bir güzel tarafı da, hepimizi gönülden hayırlara sevk etmektedir. Bu hayır yeni hayırları doğuracaktır.

İslam’ın bir kavga, bir iftira, bir çirkinlik dini değil, bütün güzellikleri nefsinde toplayan bir inanç manzumesi olduğunu anlatan Hocaefendi Hazretleri’dir. Bu müesseseleri oluşturan, pırıl pırıl genç işadamlarıyla beraber Asya’da ve başka yerlerde yapılan yatırımların gayesi şudur:

Oradaki insanları tanımak, sevmek ve onlarla beraber yaşamak. Yoksa onlara malûmatfüruşluk yapmak, onlara bilgi satmak, onlara bazı fikirleri telkin etmek değil. Onlara cihan şümul bir sevgiyi anlatmak ve onlara 21. asra girerken insanlığın hayrına kullanılacak tüm arayışlara sevk etmektir. Ve bu sebeple Kazak Liseleri’nde, Özbek Liseleri’nde, okuyan, Azeri Mektepleri’nde okuyan, Türkmenistan Liseleri’nde okuyan (Saymakla başa çıkılmıyor.) çocukların Dünya Bilim Olimpiyatları’nda aldıkları dereceler şimdi bu beş bin öğretmenin her birisinin birer iftihar madalyasıdır.

Bu çocuk yaştaki öğretmenler, bütün yemeklerini kendileri pişirerek, gittikleri yerde gayet sade ve fakir olan hayatlarını kendileri düzenliyorlar. Genç yaşlarına rağmen büyük işlerin adamı olan bu gençler, yalnızca mefkureye inanarak gelecekteki ışığa gönül vermiş olarak yürüme azmini kendilerinde bulabiliyorlar.

Bir eski büyükelçi Ankara’da bana şunu söyledi: Ulanbatur’a sefir olarak tayin edilen genç hariciyeci, tecrübeli üstadına gelmiş ve ‘Hiçbir bilgi yok, gideyim mi?’ diye sormuş. Büyükelçi, ‘Git biraz incele, şartlar müsait değilse dönersin.’ cevabını vermiş.

Tayyareden indiği zaman lacivert elbiseli bir beyefendi genç, sefiri ‘Hoş geldiniz beyefendi.’ diyerek karşılamış. Şaşırmış sefir ve ‘Siz kimsiniz?’ sorusuna, ‘Ben buradaki iki okulun koordinatörüyüm. Teşrifinizi duyduk, hoş geldiniz demek için geldim. İkametiniz için yer hazırladım, sefaret için bina hazırladık. Buyurunuz hizmete başlayınız. Biz de bekliyoruz, Moğollar da bekliyor.’ cevabını alıyor. Arkasından 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı gelince sefir yine düşünüyor, tahsisatı yok, imkânı yok ve yabancı bir yer, kimseyi bilmiyor. Yine yardımına lâcivert elbiseli o genç adam yetişiyor. Mekteplerin bir tanesinin salonunu açıyor ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını Moğollarla birlikte yapıyorlar. Genç sefir hayretler içinde Türkiye’ye dönüşünde, üstadım dediği eski sefire ağlayarak anlatıyor ve soruyor: ‘Bu ne ruh halidir, kimdir bunları yetiştiren?’ Evet, kimdir bu gençlere bu mefkureyi veren? Kimdir bu gençlere bir Türk büyükelçisinin geleceğini daha evvelden haber alıp, tayyarenin merdiveninde karşılama nezaketini verip, onun kalacak yerini hazırlayan? Kimdir bir Cumhuriyet Bayramı’nı onunla beraber kutlamak için bütün imkanlarını seferber eden ve kendi yemeklerini getirip sofralarda ikram eden? Kim bunlar?

Sefirin bunların kim olduğunu öğrendiği zaman, söyleyebileceği tek şey şu, ‘İmkanını bulsam da gidip ellerini öpsem.’ Bir güzelliği anlamak ve bir güzelliği idrak etmek, güzelliği bilmekle mümkündür. Bizler hepiniz hepimiz güzelliği ve sevgiyi bilecek çağdayız. Sevgileriniz aranızdadır. Sevgilerinizi yaydığınız zaman bütün bütün mekanlar kudretli olur. Kimsenin yıkması, devirmesi topla tüfekle mağlup etmesi mümkün değildir artık. Sözüme ibret dolu şu ifadelerle nihayet veriyorum:

Şimdi sizlerden bir ricam var. Hepiniz bu sevgi halesinin etrafında toplanınız. Hepiniz bu sevgi halesi aleyhine söylenen bütün dedikoduları cevaplandırınız. Hepiniz bu kadar kişinin bir iyiniyet ve sevgiyle bir araya geldiğini ilan ediniz. O zaman Türkiye ‘Gerçek İslâm’ı, ‘Gerçek İslâm’ın icabını ilimle beraber yaşamak imkânını bulacaktır. Çocuklarımızda İslâm’ı da yaşayarak, ilmi de yaşayarak, refahı da yaşayarak mesut ve müreffeh bir Türkiye’nin çocukları olurlar.

Bu yolda gayret gösteren, insanlık için hüsnüniyet taşıyan, güzellikleri takdir etmesini bilen Türk insanına sağlık ve selâmet niyaz ediyorum. Allah sevginizi artırsın diyor ve o sevgi etrafında toplanmanızı diliyorum. Evlerinizi seviniz. Çocuklarınızı seviniz. İslâm’ı seviniz. Memleketi seviniz. Ve bu teşebbüsleri, bu öğretmenleri seviniz. Böylelikle bu hareketin daha da büyümesine, gelişmesine, dünyanın her tarafına daha güçle yayılmasına yardımcı olunuz. Bilmeyenlere, duymayanlara duyurunuz. Hürmetlerimi kabul ediniz.

Aydın Bolak, Fethullah Gülen’in teşvikiyle açılan okullara her fırsatta destek veriyordu. Gülen, eğitim faaliyetleri çerçevesinde bir araya geldiği Bolak ile tanışmasını ‘talihlilik’ olarak nitelendiriyor.

Gülen, Bolak için “Engin bir ufku var. Bakışları derin. Meselelere vâkıfane bakıyor.” ifadelerini kullanıyor. Gülen, merhum işadamı ile Sakıp Sabancı’nın evinde görüşmesinde edindiği intibayı ise şöyle dile getiriyor: “Yüz yüze görüşüp konuştuktan sonra çok daha hassas, ince, dinine, diyanetine bağlı, günümüzü çok iyi okuyan, Türkiye’yi çok iyi okuyan, yorumlarında isabetli; bana göre tipik bir Türk aydını ile karşılaştığımı gördüm.”

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, İstanbul’daki çeşitli faaliyetleriyle gündemdeydi. Rahmi Koç anlatıyor:“Fethullah Hoca’yı tanıyorum. Aydın Bolak’ın evinde ben, Sakıp Bey ve Fethullah Hoca akşam yemeği yedik”
Sonradan, 1995′te Gülen’le tanışan Bolak’ın sadece Koç ve Sakıp Sabancı’yı değil, TÜSİAD çevresindeki pek çok işadamını Gülen’le tanıştırdı. Bolak’ın organize ettiği yemeklerin bazı katılımcıları Rahmi Koç, Sakıp Sabancı, Osman Boyner. Asım Kocabıyık. Kâmil Yazıcı, Hüseyin Bayraktar gibi işadamlarıydı.

Fethullah Gülen, Aydın Bolak’ın, Orta Asya’daki okulların açılmasında büyük hizmetlerde bulunmuş Hacı Kemal Erimez’in cenaze törenine katıldığını da hatırlatıyor. Gülen, “Cenaze namazındaki tavrı görmüş, alakayı görmüş. O gençler, ağlayan insanlar ki hepimiz de orda vardık. Bu herkese tesir etti. Ona da tesir etti. Ve isminden bahsedilirken benim duygulanmam karşısında onun yerini doldurma gibi bir fikirde bulunmuştu bana. Yani ‘Allah onu aldı, beni verdi.’ gibi bir tavrı olmuştu.” Gülen, Bolak’ın iş ve siyaset dünyasında büyük ağırlığı olduğuna dikkat çekerek, bu itibarını eğitim hizmetleri için kullandığını vurguluyor. Bolak’ın sık sık toplantılar yaparak önemli şahısları eğitim faaliyetlerine destek vermeye teşvik ettiğini kaydeden Gülen, şöyle konuşuyor: “İsterdi ki bu hizmetten söz edilsin. Okullardan daha ziyade söz edilsin. Ve Türkiye’nin geleceği adına bunların çok lüzumlu oldukları üzerinde durulsun, rical-i devlet bu konuda ikna edilsin. Bir iki parlamenter, bir iki bakan gelmişse oraya ‘bunlar başbakanlarına söylesinler bu meseleyi, desteklerini kesmesinler’ diye heyecanlanırdı. O ağniyayı da (işadamları) toplardı, onlarda himmet arzusu uyarmak için elinden gelen her şeyi yapardı.” Gülen, Bolak’ın eğitim hizmetlerine destek verdiği için tehdit aldığını da belirtiyor. Gülen, Allah’tan çok istediği şeylerden birinin Bolak’ı ‘dünya gözüyle bir kez daha’ görebilmek olduğunu vurguluyor.

 

    Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Bu HTML etiket ve tanımlayıcılarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>