«

»

Ağu 23

Nasr sûresinin tefsiri

Sure 4 ayet, 17 kelime ve 77 harftir.

Nasr Suresi  Medine’de sure olarak nazil olan son suredir. (Suyutî, Tefsir, 2:623) Bununla beraber Mekke’nin fethinden önce nazil olmuştur. Sure iki şeye işaret etmektedir. Birincisi, Mekke’nin fethine; ikincisi ise, peygamberimizin (sav) vefatının yakın olduğuna işaret etmektedir.  (Taberi, Tefsir, 30:332-335)

 

Bu sureye küçük “Fetih Suresi” de denmektedir. Yine peygamberimizin (sav) vefatına işaret ettiği için “Veda Suresi” denilmiştir. Hz. Aişe (ra) “İza câe nasrullahi ve’l-feth” suresi nâzil olduktan sonra peygamberimiz (sav) her namazın rükûunda ve secdesinde ve sair yerlerde “Sübhâneke Allahümme ve bi-hamdike. Allahümme’ğfir lî” duasını çokça okumaya başladı” demiştir. (Buhari, Tefsir-i Sure 110/1; Müslim, Salât, 218-220)

 

İnsanlar fevc fevç, grup grup İslam’a girmeye başlamasından sonra risalet görevi sona yaklaşmış demekti.  İbn-i Abbas (ra) “Bu sure nazil olduktan sonra peygamberimiz (sav) ahirete gitmek için hazırlanmaya başladı. O derce ki daha önce böylesi görülmemişti” demiştir.

 

Hz. Peygamberin tebliğinin gayesine ulaştığını, dolayısıyla dünyadaki görevinin tamamlanıp yüce dosta (refik-i A’lâya) dönme zamanı geldiğini beyan buyurur.

Fetih yani zaferden maksat Mekkenin fethi olup hicri 8. yılın Ramazan ayında gerçekleşmiştir. 10. yılın Rebiülevvel ayında da Efendimiz âhirete irtihal etmişlerdir. İbn Abbas (r.a) çocuk sayılacak yaşta olmasına rağmen, Hz. Ömer (r.a) onu istişare meclisine çağırır, ashabın büyükleri bunu tuhaf bulurlardı. Bir gün mecliste: “Nasr sûresi hakkında ne dersiniz?” diye sordu. Çeşitli cevaplar verildi. Sonra İbn Abbas’a sordu. “Resûlullahın vazifesinin tamamlanıp ecelinin yaklaştığı bildiriliyor” dedi. Hz. Ömer cevabını takdir edip: “Hâla bu gencin toplantımıza katılmasına itiraz eden var mı?” dedi.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1 – Allah’ın yardım ve zaferi geldiği zaman,

2 – Ve insanların kafile kafile Allah’ın dinine girdiklerini gördüğün zaman,

3 – Rabbine hamd ile tesbih et ve O’ndan af dile.

Çünkü O tevvabdır, tövbeleri çok kabul eder.

Yüce Allah, Peygamberimizi günahtan korumuştur. Onun istiğfar etmesi, insanlara istiğfar etmenin ne kadar gerekli olduğunu ders vermesi, ümmetinin günahları için Allah’tan af dilemesi ve devamlı manevî terakkî halinde olması itibarıyla, son durumuna göre bir önceki makamını eksik bulması ve nadiren daha evlâ olanı terk etmesi yönlerinden olmuştur.  

Kur’ân-ı Kerîm, “feth-i karîb”, “feth-i mü­bîn” der, onları mutlak bırakır ve yorumunu da temel disiplinlere bağlılık çerçevesinde muhakkıkînin idrakine emanet eder. Bazılarına göre نَصْرٌ مِنَ اللّٰهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ – “Allah’tan bir yardım ve yakında gerçekleşecek bir fetih…” (Saff sûresi, 61/13) fermanındaki fütûhât, kalblerin inkişafından bütün insanlığın irşad ve tenvîrine kadar çok geniş alanlı bir hakikatin ifadesi; إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا – “Biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik.” (Fetih sûresi, 48/1) beyan-ı sübhânîsiyle ifade edilen feth-i mübîn, iç derinlik ve enginliği işaretleyen daha büyük bir inayetin remzi; إِذَا جَاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ – “Cenâb-ı Hakk’ın yardım ve zaferi geldiği zaman…” (Nasr sûresi, 110/1) âyetiyle ifade edilen hakikat ise feth-i mutlakı gösteren, o Sevgililer Sevgilisi’ne asliyet planında, ümmetine de zılliyet planında Hazreti Rahmân u Rahîm’in büyüklerden büyük bir ihsan ve teveccühünün îmâsıdır.***

 

1.  Allah’ın nusreti ve yardımı geldiği zaman…

“Geldiği zaman” bu cümle tahakkuk ifade eden zaman zarfıdır. Böyle olunca maziyi, şart manasını da içine aldığı için geleceği de içine alır. Bu sebeple manası şöyle olur: “Ey Resulüm! Seni hak peygamber olarak gönderen Allah elbette sana yardım ederek fethi gerçekleştirecektir. Sen bunu insanların grup grup Allah’ın dinine girdiğini görerek anlayacaksın. Nitekim yüce Allah “Elbette ben ve resullerim galip geleceklerdir diye yazmıştır.” (Mücadele, 58:21) Allah’ın yardımı sebepsiz ve gayretsiz gelmeyeceğini “Şayet siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder” (Muhammed, 47:7) buyurarak belirtmiştir. İnsan üzerine düşeni yapmadan Allah’tan gereken yardımını beklemeye hakkının olmadığı bu ayetle anlaşılmaktadır.

 

Nasr: Yardım ve galebe anlamına gelir. Nusret fethe sebeptir. Nasr yardım, fetih ise sonuçtur. Nitekim yüce Allah “Allah’tan yardım ve yakın bir fethi müjdele” (Saff, 61:13) ayeti ile ifadesini bulmuştur. Sonuçta yüce Allah “Bu gün dininizi tamamladım” (Mâide, 5:3) buyurarak en büyük yardımın dini tamamlamak olduğunu ifade etmiştir.

Nahiv kuralları açısından ma’tufdamuzafu’n-ileyh hazf edilir ve ondan bedel kelimenin başına belirlilik takısı olan lâm-ı tarif gelir. Dolayısıyla burada ve’l-feth ve fethullahi demektir.

Buradaki nükteye gelince; Allah’ın bizi yaratması, hizmet yoluna sevk etmesi, halkın kalbini bize tevcih etmesi..hepsi Allah’ın yardımı ve inayetiyledir. Çok insan bunların böyle olduğunu müşahede eder ve her fırsatta tevhîdi düşüncenin gereği olarak da anar, anlatır. Feth’e gelince; orada sebepler bir ölçüde orta yere çıkar ve Müsebbibü’l-Esbab unutulabilir. Bunun lazımı olarak da ben yaptım, ben ettim’ diyenler olur. Aslında bu bir yanlışlığın ifadesidir. Fetih öncesi, onun mukaddimatı sayılan yardımlar nasıl Allah’a âit ise, fetih de O’na âittir. Ama, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, insan fetih sarhoşluğu ile kendinden geçip zaferi kendinden bilebilir.

İşte tam bu aşamada böylesi düşüncelerin insanı sarıp-sarmalayıp bir çarpıklığa atması ihtimaline binaen Kur’ân böyle bir noktada tesbihi ve istiğfarı emreder. Öyleyse böyle anlarda insan, normal zamanlardan daha fazla ‘Subhanallahi ve bihamdihi, subhanallahilazim’ demelidir. Aslında bu, hangi seviyede ve nerede olursa olsun davayı temsil eden her ferd ve cemaat için geçerlidir. Allah Rasûlü (sav) için de, sahabe için de, bizler için de. Bu açıdan da, İslâmiyet’e fevcfevc dehaletlerin olduğu, hizmetin alabildiğine inkişâf ettiği zamanlarda tesbih ve istiğfar daha farklı bir önem arz eder ve etmelidir de. Evet artık o safhada insanın hayatı sürekli tesbih ve istiğfar olmalıdır. O insan güç ve kuvvetini tesbih ve istiğfardan almalı ve her zaman kendi güç ve kudretini nefyedip ‘Subhanallah’ diyerek Allah’a dayanmalı ve ‘Estağfirullah’ diyerek de günahlarına istiğfar etmelidir. Keşke bu düşünce hepimizin içine kök salmış olsaydı!

 

Ayrıca fetih esnasında veya sonrasında gücü, kuvveti elinde bulunduranlar çeşitli haksızlıklar yapabilirler. Hem de bunu hak namına yaparlar. Şöyle ki mantık ve muhakeme ile aşılabilecek, değişik alternatifler ile çözülebilecek nice meseleler vardır ki, fethin köpük köpük gürültüleri içinde ve gücün, kuvvetin önünde çözümsüzlüğe itilebilir..hatta kangren haline getirilebilir. Buna kuvvetin dehayı alt etmesi nazarıyla da bakılabilir. Onun için fetihlerden veya fethin mukaddimatı sayılan Allah’ın yardımlarından sonra istiğfar emri, kuvvetin ceberut ve azgınlığını kırma ve tadil etmek için çok önemlidir. Kaldı ki bazı olumsuz şeyler kuvvetin tabiatında var. Hatta siz, kılı kırk yararcasına İslâmî ölçülere riayet ederek hareket etseniz dahi, kuvvetin öne çıktığı veya çıkarıldığı yerde her zaman hak duygusu zedelenmiş olabilir. Tabii ki böyle bir durumda istiğfarın yeri kat’iyen tartışılmaz.

Onlara söyle ki, ancak Allah’ın lütfuyla ve rahmetiyle ferahlansınlar. Bu, onların dünyada toplayıp durduklarından daha hayırlıdır. (YûnusSûresi: 58.)

 

 

2. İnsanların fevç fevc Allah’ın dinine girdiğine göreceksin…

Araplar peygamberimizin (sav) davasını ve dinini merak ediyor ve öğreniyorlardı ancak Kureyş kabilesi bu dini kabul etmeden inandıklarını açıklayamıyorlardı. Ne zaman ki peygamberimiz (sav) Mekke’yi fethetti Arap kabileleri “Allah Ebrehe’nin filinden ve ordusundan Mekke’yi ve Kâbe’yi korumuşken Muhammed orayı fethetti. Öyle ise o Allah’ın peygamberidir. Kimse ona galebe edemez” diyerek bölük bölük Müslüman olmaya koştular. (Âlûsî, 2:328) Bu sebeple 630-632 arasındaki iki seneye “Heyetler Yılı” adı verilmiştir. Peygamberimiz (sav) 632 yılında Veda Haccı” için Mekke’ye gittiği zaman Arap yarımadasında Müslüman olmayan hiçbir kabile kalmamıştı. Yüce Allah Arife günü “Bu gün dininizi tamamladım ve size din olarak İslamı seçtim” (Mâide, 5:3) ayetini inzal buyurdu.

 

Peygamberimiz (sav) insanların bölük bölük dine girdiğini görünce  şöyle buyurdu: “İnsanlar bölük bölük Allah’ın dinine giriyorlar. Gün gelecek bölük bölük Allah’ın dinini terk edecekler.” (Müsned-i Ahmed, 3:343; Dârimî, Mukaddime, 1) buyurdular. Biz imanın bize bahşedilmesinden sonra, ondan ayrılmaktan Allah’a sığınırız.

 

3.  O zaman Rabbini hamd ile tesbih et ve Allah’ın mağfiretine sığın. Şüphe yok ki O tövbeleri çokça kabul edendir.

Fahreddin-i Razi (ra) “Mefatihu’l-Gayb” isimli tefsirinde ki “Peygamberimiz (sav) Tevhid hakikatini insanlara duyurarak imana davet etti. Kâfirler ise peygamberimizi (sav) şirke çağırdılar. Peygamberimiz (sav) onlara “Ek kâfiler! Ben sizin ibadet ettiğiniz şeylere ibadet etmem” (Kâfirun, 109:1-2) ayeti ile mukabelede bulundu. Yüce Allah peygamberimizin (sav) bu mukabele ve mücadelesine “Biz sana Kevseri verdik” (Kevser, 108:1) ayeti ile karşılık verdi. Peygamberimiz (sav) “Ya Rabbi bana verilen nimetler ancak Mekke fethedilince tamam olur” buyurdu. Bunun üzerine yüce Allah “Allah’ın yardımı ve nusreti gelince, insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiklerini görürsün ve o zaman sen de hamd, tesbih, istiğfar ve tövbe ile mukabelede bulun” (Nasr, 110:1-4) ayetlerini inzal buyurdu.

Yüce Allah verdiği nimetlerin karşılığında tevhide iman, hamd ve tesbih, istiğfar ve tövbe istemektedir.

 

Hamd: Geniş anlamı ile her şeyi Allah’tan bilmek, nimetten nimet vereni bilmek ve Allah’a minnet duymak demektir. Hamdin anlamı en kısa şekli ile “Ne kadar hamd ve medih varsa, kimden gelse ve kime karşı da olsa, ezelden ebede kadar hastır ve layıktır o zat-ı vâcibu’l vücûda ki Allah denilir.” (Mektubat, 2004, s. 666) İnsanın görevi Allah’ın kendisine olan nimetlerini hatırlayarak ona hamd ile minnettar olmaktır.

 

Tesbih: Allah’ı her hali ve her fiili, esma ve şuunâtı ile övmek anlamına gelir. Yüce Allah her nevi noksanlardan ve kusurlardan mukaddes ve muallâ bilmektir. Bu manaları ifade etmenin adı “Sübhanallah” demektir.

 

Bütün bu ibadetlerin toplandığı ibadet namazdır. “Namazın manası, Cenâb-ı Hakkı tesbih, ve tazim ve şükürdür. Yani celâline karşı kavlen ve fiilen “Sübhanallah” deyip takdis etmek; hem kemâline karşı lafzen ve amelen “Allahü Ekber” deyip tazim etmek; hem cemâline karşı kalen ve lisanen ve bedenen “Elhamdülillah” deyip şükretmektir. Demek tesbih ve tekbir ve hamd namazın çekirdekleri hükmündedir. Ondandır ki, namazın harekât ve ezkarında bu üç şey her tarafında bulunuyorlar. Hem ondandır ki, namazdan sonra, namazın manasını tekit ve takviye için şu kelimâtı mübareke, otuz üçer defa tekrar edilir.” (Sözler, 2004, s. 70-71; Müslim, Mesâcid, 144, 146; Tirmizi, Daavât, 25)

 

İstiğfar ve Tövbe: Kulun acizliğini ve ihtiyacını, hata ve kusurlarını bilerek Allah’ın huzurunda kusurlarını itiraf ederek pişmanlığını dile getirmesidir. Bu da peygamberimizin (sav) talimi ile “Estağfirullah” demek şeklindedir.

 

İbadetin manası şudur ki: Dergâh-ı ilâhîde abd kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp, kemâl-i rububiyetin ve kudret-i samedâniyenin ve rahmet-i ilâhiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir. (Sözler, 71)

 


“Bir kimse istiğfarı dilinden düşürmezse, Allah ona her darlıktan bir çıkış, her üzüntüden bir kurtuluş yolu gösterir ve ona beklemediği yerden rızık verir.”
(Ebû Davud, Vitr 26)

İstiğfar… Bağışlanmayı dilemek… Yapılan yanlışlıkların hiç yapılmamış sayılmasını arzulamak… Bu dileğe dili ve bedeni şahit tutmak… Diliyle affolunmayı dilerken davranışlarla bu dilekteki samimiyeti göstermek…

İnsana kendi ruhundan üfleyerek onu şereflendiren Allahu Teâlâ ile kulun ilişkisinde dengeyi sağlayan bir fonksiyonu vardır istiğfarın. İstiğfar kulluğun gereğidir; insanın mutlak saltanat sahibini tanıyıp kendi acziyet hududunu çizebilmesinin gereğidir. Kulun Rabbini unutmadığının nişanesidir.

Hatadan berî olmak insan için muhal. Hatasız yaşamayı dilemek, melek olmayı dilemek demektir. Oysa “Canım kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi yok eder, sizin yerinize, günah işledikten sonra Allah’tan af dileyecek bir millet getirir ve onları affederdi.” (Müslim, Tevbe 11) buyurmuştur Hz. Peygamber. Buradan anlaşılıyor ki İslam’a göre insandan beklenen şey, günaha hiç düşmemek değil, günahta ısrar ederek ona dadanmamaktır. Zira bu ısrar insanda potansiyel olarak mevcut olan iyiliğe meyli köreltir, kötülüğü normal görmeye zemin hazırlar ve kişiyi, kendini temize çıkarabilmek için dinin hükümlerini olduğundan farklı yorumlamaya sevk eder. Günahtan/ kötülükten uzak durmaya çalışmanın bile bizatihi hayır olduğunu (Buhari, Itk 2)kavramaktan uzaklaştırır. Böylelikle iyilik yapma fırsatları da birer birer kaçmaya başlar.

İnsan hatasını düzeltebilme, hatalardan yola çıkarak öğrenebilme yeteneği ile yaratılmıştır. Hatayı düzeltebilmek için ise ilk önce bunu istemek, yapılan yanlıştan dolayı pişmanlık duymak gerekir. Bunun da temel şartı doğru ile yanlışın ne olduğu konusunda bilgi ve fikir sahibi olmak, bunların arasını ayırabilme feraset ve basiretini kazanmış olmaktır. Hatanın ne ve nerede olduğu, kimden kaynaklandığı konusunda sağlıklı bir bilgi ve düşünceye ulaşamamış insan ne için bağışlanma dileyecektir? İşte tam bu noktada peygamberlik müessesesinin fonksiyonu önümüze çıkar: İnsanın bütün davranış, fikir ve ahlakının büyük ölçüde kaynağı olan bakış açısı ve düşünce tarzını oluşturma ve yeniden yapılandırmada peygamberler son derece önemli rol üstlenmişlerdir. Kuran ve sünnet, insan davranışına, doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün ayrımında göreceli formattan uzak, ilâhî temele dayalı argümanlar sunmak suretiyle yön verir. “Bize göre” doğru olan ile “dine göre” doğru olan arasındaki ayrımı yapabilmek, olan bitenler ve olması gerekenlerdeki kişisel payımız hakkında farkındalık şuuru geliştirmek sorumlu müslüman olmanın gereğidir. “Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki O birçoğunu da bağışlar.” (Şura 42/30) ayeti bize şimdi ve şu anda, gelecekte yaşamak istemediğimiz dünyevî-uhrevî tüm musibetler için önemli bir mesaj vermektedir: Kendi davranışlarımızı kontrol ederek bugün için üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmek. Bu açıdan istiğfar, görünürdeki sebeplerin ötesinde bir yerde saklı duran kendi sorumluluklarımızı idrak etmemizi sağlayacak en önemli şuurlanma aracıdır aynı zamanda.

İstiğfar, insanı kibir, şımarıklık ve her nimeti kendinden bilme sarhoşluğundan korur. Önünde eğildikçe insanlığımızın yükseleceği bir kemal kapısı sunar bizlere. Bizi günaha karşı duyarlı ve donanımlı kılar. Bu duyarlılık ve donanım ise dikkati diri tutarak kişiyi günahtan uzaklaştırır. İnsanın Rabbi ile ilişkisinde yeni bir dönüm noktası oluşturur. Bütün varlığın sahibine kendisini emanet edebilmiş olmanın huzuru ile bütün sıkıntılarında O’na sığınarak arınabilmeyi öğretir. Allah’ın sevdikleri arasına girme fırsatı verir. Ancak kendisi için af dileyen insan affedilmenin ne demek olabileceğini kavrar ve insanlara karşı hoşgörü sahibi olur.

Bağışlanma dile(ye)memek ise kendini müstağni görmenin sonucu olabilir ancak. Kişinin önündeki en büyük engellerden biri de bu büyüklenmeci benlik algısıdır. Nefsin kendini temize çıkarmak için akıl almaz yöntemleri olduğunu da akıldan çıkarmamalı. Bizi kendimizle hesaplaşmaktan uzak tutacak hangi sebebin zihnimizin bize oynadığı oyun/bahane olduğuna dikkat etmeli. Burada mantıkî açıklamaların tuzağına da düşmemek gerekir. Çünkü her hata için geçerli bir neden bulabiliriz. Oysa unutmayalım ki İblis’i şeytanlaştıran şey de “hiçbir kimse” önünde eğilmeyen o mağruriyeti idi.

“Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan kendini bağışlamasını dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı, çok merhametli bulacaktır.”(Nisa 4/ 110)

 

 

“Bir kimse istiğfarı dilinden düşürmezse, Allah ona her darlıktan bir çıkış, her üzüntüden bir kurtuluş yolu gösterir ve ona beklemediği yerden rızık verir.”(Ebû Davud, Vitr 26)

İstiğfar… Bağışlanmayı dilemek… Yapılan yanlışlıkların hiç yapılmamış sayılmasını arzulamak… Bu dileğe dili ve bedeni şahit tutmak… Diliyle affolunmayı dilerken davranışlarla bu dilekteki samimiyeti göstermek…

İnsana kendi ruhundan üfleyerek onu şereflendiren Allahu Teâlâ ile kulun ilişkisinde dengeyi sağlayan bir fonksiyonu vardır istiğfarın. İstiğfar kulluğun gereğidir; insanın mutlak saltanat sahibini tanıyıp kendi acziyet hududunu çizebilmesinin gereğidir. Kulun Rabbini unutmadığının nişanesidir.

Hatadan berî olmak insan için muhal. Hatasız yaşamayı dilemek, melek olmayı dilemek demektir. Oysa “Canım kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi yok eder, sizin yerinize, günah işledikten sonra Allah’tan af dileyecek bir millet getirir ve onları affederdi.” (Müslim, Tevbe 11) buyurmuştur Hz. Peygamber. Buradan anlaşılıyor ki İslam’a göre insandan beklenen şey, günaha hiç düşmemek değil, günahta ısrar ederek ona dadanmamaktır. Zira bu ısrar insanda potansiyel olarak mevcut olan iyiliğe meyli köreltir, kötülüğü normal görmeye zemin hazırlar ve kişiyi, kendini temize çıkarabilmek için dinin hükümlerini olduğundan farklı yorumlamaya sevk eder. Günahtan/ kötülükten uzak durmaya çalışmanın bile bizatihi hayır olduğunu (Buhari, Itk 2)kavramaktan uzaklaştırır. Böylelikle iyilik yapma fırsatları da birer birer kaçmaya başlar.

İnsan hatasını düzeltebilme, hatalardan yola çıkarak öğrenebilme yeteneği ile yaratılmıştır. Hatayı düzeltebilmek için ise ilk önce bunu istemek, yapılan yanlıştan dolayı pişmanlık duymak gerekir. Bunun da temel şartı doğru ile yanlışın ne olduğu konusunda bilgi ve fikir sahibi olmak, bunların arasını ayırabilme feraset ve basiretini kazanmış olmaktır. Hatanın ne ve nerede olduğu, kimden kaynaklandığı konusunda sağlıklı bir bilgi ve düşünceye ulaşamamış insan ne için bağışlanma dileyecektir? İşte tam bu noktada peygamberlik müessesesinin fonksiyonu önümüze çıkar: İnsanın bütün davranış, fikir ve ahlakının büyük ölçüde kaynağı olan bakış açısı ve düşünce tarzını oluşturma ve yeniden yapılandırmada peygamberler son derece önemli rol üstlenmişlerdir. Kuran ve sünnet, insan davranışına, doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün ayrımında göreceli formattan uzak, ilâhî temele dayalı argümanlar sunmak suretiyle yön verir. “Bize göre” doğru olan ile “dine göre” doğru olan arasındaki ayrımı yapabilmek, olan bitenler ve olması gerekenlerdeki kişisel payımız hakkında farkındalık şuuru geliştirmek sorumlu müslüman olmanın gereğidir. “Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki O birçoğunu da bağışlar.” (Şura 42/30) ayeti bize şimdi ve şu anda, gelecekte yaşamak istemediğimiz dünyevî-uhrevî tüm musibetler için önemli bir mesaj vermektedir: Kendi davranışlarımızı kontrol ederek bugün için üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmek. Bu açıdan istiğfar, görünürdeki sebeplerin ötesinde bir yerde saklı duran kendi sorumluluklarımızı idrak etmemizi sağlayacak en önemli şuurlanma aracıdır aynı zamanda.

İstiğfar, insanı kibir, şımarıklık ve her nimeti kendinden bilme sarhoşluğundan korur. Önünde eğildikçe insanlığımızın yükseleceği bir kemal kapısı sunar bizlere. Bizi günaha karşı duyarlı ve donanımlı kılar. Bu duyarlılık ve donanım ise dikkati diri tutarak kişiyi günahtan uzaklaştırır. İnsanın Rabbi ile ilişkisinde yeni bir dönüm noktası oluşturur. Bütün varlığın sahibine kendisini emanet edebilmiş olmanın huzuru ile bütün sıkıntılarında O’na sığınarak arınabilmeyi öğretir. Allah’ın sevdikleri arasına girme fırsatı verir. Ancak kendisi için af dileyen insan affedilmenin ne demek olabileceğini kavrar ve insanlara karşı hoşgörü sahibi olur.

Bağışlanma dile(ye)memek ise kendini müstağni görmenin sonucu olabilir ancak. Kişinin önündeki en büyük engellerden biri de bu büyüklenmeci benlik algısıdır. Nefsin kendini temize çıkarmak için akıl almaz yöntemleri olduğunu da akıldan çıkarmamalı. Bizi kendimizle hesaplaşmaktan uzak tutacak hangi sebebin zihnimizin bize oynadığı oyun/bahane olduğuna dikkat etmeli. Burada mantıkî açıklamaların tuzağına da düşmemek gerekir. Çünkü her hata için geçerli bir neden bulabiliriz. Oysa unutmayalım ki İblis’i şeytanlaştıran şey de “hiçbir kimse” önünde eğilmeyen o mağruriyeti idi.

“Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan kendini bağışlamasını dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı, çok merhametli bulacaktır.”

(Nisa 4/ 110)

 

قَالَ رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم ) مَنْ لَزِمَ الاِسْتِغْفَارَ جَعَلَ اللهُ لَهُ مِنْ كُلِّ هَمٍّ فَرَجاً، وَمِنْ كُلِّ ضِيقٍ مَخْرَجاً، وَرَزَقَهُ مِنْ حَيْثُ لاَ يَحْتَسِبُ

 

“Bir kimse istiğfarı dilinden düşürmezse, Allah ona her darlıktan bir çıkış, her üzüntüden bir kurtuluş yolu gösterir ve ona beklemediği yerden rızık verir.”

 

(Ebû Davud, Vitr 26)

İstiğfar… Bağışlanmayı dilemek… Yapılan yanlışlıkların hiç yapılmamış sayılmasını arzulamak… Bu dileğe dili ve bedeni şahit tutmak… Diliyle affolunmayı dilerken davranışlarla bu dilekteki samimiyeti göstermek…

İnsana kendi ruhundan üfleyerek onu şereflendiren Allahu Teâlâ ile kulun ilişkisinde dengeyi sağlayan bir fonksiyonu vardır istiğfarın. İstiğfar kulluğun gereğidir; insanın mutlak saltanat sahibini tanıyıp kendi acziyet hududunu çizebilmesinin gereğidir. Kulun Rabbini unutmadığının nişanesidir.

Hatadan berî olmak insan için muhal. Hatasız yaşamayı dilemek, melek olmayı dilemek demektir. Oysa “Canım kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi yok eder, sizin yerinize, günah işledikten sonra Allah’tan af dileyecek bir millet getirir ve onları affederdi.” (Müslim, Tevbe 11) buyurmuştur Hz. Peygamber. Buradan anlaşılıyor ki İslam’a göre insandan beklenen şey, günaha hiç düşmemek değil, günahta ısrar ederek ona dadanmamaktır. Zira bu ısrar insanda potansiyel olarak mevcut olan iyiliğe meyli köreltir, kötülüğü normal görmeye zemin hazırlar ve kişiyi, kendini temize çıkarabilmek için dinin hükümlerini olduğundan farklı yorumlamaya sevk eder. Günahtan/ kötülükten uzak durmaya çalışmanın bile bizatihi hayır olduğunu (Buhari, Itk 2) kavramaktan uzaklaştırır. Böylelikle iyilik yapma fırsatları da birer birer kaçmaya başlar.

İnsan hatasını düzeltebilme, hatalardan yola çıkarak öğrenebilme yeteneği ile yaratılmıştır. Hatayı düzeltebilmek için ise ilk önce bunu istemek, yapılan yanlıştan dolayı pişmanlık duymak gerekir. Bunun da temel şartı doğru ile yanlışın ne olduğu konusunda bilgi ve fikir sahibi olmak, bunların arasını ayırabilme feraset ve basiretini kazanmış olmaktır. Hatanın ne ve nerede olduğu, kimden kaynaklandığı konusunda sağlıklı bir bilgi ve düşünceye ulaşamamış insan ne için bağışlanma dileyecektir? İşte tam bu noktada peygamberlik müessesesinin fonksiyonu önümüze çıkar: İnsanın bütün davranış, fikir ve ahlakının büyük ölçüde kaynağı olan bakış açısı ve düşünce tarzını oluşturma ve yeniden yapılandırmada peygamberler son derece önemli rol üstlenmişlerdir. Kuran ve sünnet, insan davranışına, doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün ayrımında göreceli formattan uzak, ilâhî temele dayalı argümanlar sunmak suretiyle yön verir. “Bize göre” doğru olan ile “dine göre” doğru olan arasındaki ayrımı yapabilmek, olan bitenler ve olması gerekenlerdeki kişisel payımız hakkında farkındalık şuuru geliştirmek sorumlu müslüman olmanın gereğidir. “Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki O birçoğunu da bağışlar.” (Şura 42/30) ayeti bize şimdi ve şu anda, gelecekte yaşamak istemediğimiz dünyevî-uhrevî tüm musibetler için önemli bir mesaj vermektedir: Kendi davranışlarımızı kontrol ederek bugün için üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmek. Bu açıdan istiğfar, görünürdeki sebeplerin ötesinde bir yerde saklı duran kendi sorumluluklarımızı idrak etmemizi sağlayacak en önemli şuurlanma aracıdır aynı zamanda.

İstiğfar, insanı kibir, şımarıklık ve her nimeti kendinden bilme sarhoşluğundan korur. Önünde eğildikçe insanlığımızın yükseleceği bir kemal kapısı sunar bizlere. Bizi günaha karşı duyarlı ve donanımlı kılar. Bu duyarlılık ve donanım ise dikkati diri tutarak kişiyi günahtan uzaklaştırır. İnsanın Rabbi ile ilişkisinde yeni bir dönüm noktası oluşturur. Bütün varlığın sahibine kendisini emanet edebilmiş olmanın huzuru ile bütün sıkıntılarında O’na sığınarak arınabilmeyi öğretir. Allah’ın sevdikleri arasına girme fırsatı verir. Ancak kendisi için af dileyen insan affedilmenin ne demek olabileceğini kavrar ve insanlara karşı hoşgörü sahibi olur.

Bağışlanma dile(ye)memek ise kendini müstağni görmenin sonucu olabilir ancak. Kişinin önündeki en büyük engellerden biri de bu büyüklenmeci benlik algısıdır. Nefsin kendini temize çıkarmak için akıl almaz yöntemleri olduğunu da akıldan çıkarmamalı. Bizi kendimizle hesaplaşmaktan uzak tutacak hangi sebebin zihnimizin bize oynadığı oyun/bahane olduğuna dikkat etmeli. Burada mantıkî açıklamaların tuzağına da düşmemek gerekir. Çünkü her hata için geçerli bir neden bulabiliriz. Oysa unutmayalım ki İblis’i şeytanlaştıran şey de “hiçbir kimse” önünde eğilmeyen o mağruriyeti idi.

“Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan kendini bağışlamasını dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı, çok merhametli bulacaktır.”

(Nisa 4/ 110)

 

Tevvab: Tövbeleri çok çok kabul eden anlamında Allah’ın ismidir.

Kul ne kadar çok gayret etse de Mabud’un celâline layık olacak şekilde ibadet edemez. Bu sebeple kusur ve eksiklikten kurtulamaz. Bunun için ibadetlerden sonra istiğfar meşru kılınmıştır. Farz namazdan sonra üç defa “Estağfurullah” demek sünnettir. Aynı şekilde gece teheccütten sonra ve hacdan sonra istiğfar etmek meşru kılınmıştır. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde mü’minlerin vasıfları sayılırken “Seherlerde istiğfar ederler” (Âl-i İmran, 3:17) Peygamberimiz (sav) “Allah kulun tövbe etmesinden yitiğini kaybeden birisinin onu bulduğu zamankinden daha fazla sevinç duyar” (Buhari, Daavât, 31; Müslim, Tövbe, 1-8) buyurmuştur.  Peygamberimiz (sav) buyurdular: “Ben günde yüz defa Allah’a tövbe ediyorum.” (Müslim, Zikr, 41)

 

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun arkasında yerlerini alan en güzide cemaat Mekke’yi fethediyor ve o fetihle gönülleri şahlanıyor. Ardından Huneyn’e yöneliyorlar ancak orada ilk başta muvakkat bir hezimete uğruyorlar. Kur’ân-ı Kerim, Mekke’yi fetheden bu başarılı ordunun maruz kaldığı hâli şu ifadelerle anlatır:

“Şurası bir gerçek ki, Allah size pek çok yerde ve bu arada Huneyn gününde de yardım etti. O gün, sayıca çokluğunuz içinizde kendinizi beğenme hissi hâsıl etmişti. Ama bu size hiçbir fayda vermemişti. Olanca genişliğine rağmen, dünya başınıza dar gelmişti. Sonra da yüz geri olup gerisin geriye çekilmeye durdunuz.” (Tevbe sûresi, 9/25) Bizim için ashab-ı kiramı sorgulamak bir saygısızlık ve terbiyesizliktir. Ancak burada bir hakikate dikkatleri çekmek için böyle bir hususu kendimizce ifade etme mecburiyetinde kaldık. Evet, oturuşları kalkışları, yemeleri içmeleri, kısaca yaptıkları her şey Allah’ın marziyatına muvafık düşen o seçkin insanların kalbine, yaptıklarından dolayı azıcık bir beğenme duygusu gelince, içlerinde hâsıl olan böyle bir duygudan dolayı geçici bir hezimet yaşadılar. Ardından da, Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtü vesselâm) arkasına sığınmak suretiyle o hezimeti yeniden zafere çevirdiler. Çünkü O Rehber-i Küll, Mükteda-yı Ekmel Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kalbine asla böyle bir duygunun girmesine müsaade etmemişti.

 

Gerek fert gerekse toplum veya milletler ve devletler planında zor olan, yükselmek değildir; zor olan, ulaşılan nihaî noktada veya zirvede kalabilmektir.

Çünkü zirveler tek bir noktadan ibaret olduğu için orada âdeta tek boyutlu hale gelmek, iki ayaklı iken tek ayaklı olmak ve çizgiden ibaret bir gövde gibi inceldikçe incelmek gerekir. Bediüzzaman, bu noktaya ihlâs kulesinin başı der ve ihlâs kulesinin başından düşenin kendisine yerde de yer bulamayacağı, yerin altında da en derin çukura yuvarlanacağı ikazında bulunur.

Zirvede toplumları, devletleri ve medeniyetleri, elbette bütün bunlar insan unsuruna dayandığından kişileri bekleyen en büyük tehlike, Hz. Bediüzzaman’a göre ihlâs’ı kaybetme, benzer şekilde Hz. Muhyiddin-i Arabî’nin Ariflerin Satrancı’nda işaret ettiğine göre de gururdur. Bundandır ki Kur’an, fethin, muvaffakiyetin sonunda insanları hamd ile tesbihe ve daha da ötede istiğfara çağırır (Nasr Sûresi). Fetih ve muvaffakiyet her zamankinden daha fazla istiğfar gerektirdiği gibi, yine Kur’an, fetih kapılarından secde ile geçmeyi ve fetihten sonra mağlûpları affetmeyi de emreder. Bunun en muhteşem misalini Peygamber Efendimiz’in (sas) Mekke’ye devesinin üzerinde secde halinde girmesinde ve girerken okuduğu tesbih, hamd ve istiğfarda, Mekke’nin fethi tamamlanınca da mağlûpları affetmesinde görürüz. Aynı örneğe, en masum olduğu noktada bile nefsini ezerken, kardeşlerini affederken ve dünyanın bütün kapılarının kendisine açıldığı anda ölümünü isterken “Seyyid oğlu seyyid oğlu seyyid” olan Hz. Yusuf’ta (as) ve İstanbul’un fethinde Ayasofya’ya toplanmış Bizanslıları affeden Hz. Fatih Sultan Mehmed’de şahit oluruz. Ve yine Kur’an’a göre, Cenab-ı Allah’ın mü’minlere fetih kapılarını ardına kadar açması da, onları mağfiret etmek, yani bağışlamak içindir (Fetih Sûresi). Çünkü özellikle zirveye çıkmışlar için en büyük tehlike, gurur veya enaniyetin hortlaması, fetih veya muvaffakiyetten insanın nefsine pay ayırmasıdır. Nefis bu noktadan girince Allah ile münasebet perdelenmeye başlar. Allah ile münasebetin perdelenmesinin göstergesi veya verdiği ilk zarar, kişiyi günahlardan ve düşmekten koruyan namazın zayi edilmesidir. Bir zaman teheccüd de kılarken yavaş yavaş terk etme, bir zaman namazların sonunda tesbihatı aksatmazken aksatma, ihmal ve basamak basamak terk etme, derken gayr-ı müekked ve artık müekked sünnetlerde de ihmal, namazları vaktinde kılmama, Allah’ı az zikretme-namazları âdeta geçiştiriverme, cemaati önemsememe ve yavaş yavaş namazdan uzaklaşma.

 

Iman, kimi zaman lutuf, kimi zamansa kahır tecellîleri ile imtihana tâbî tutulur. Kahır tecellîleri karşısında sabredip esbâba tevessül şartıyla tevekkül, teslimiyet ve rızâ göstermek, Allâh’ın rızâsına vesîle olur. Bunun zıddına, isyan etmek ise kulu mânen helâke götürür.

Lutuf tecellîleri ile imtihan da böyledir. Nâil olunan lutufları da Allah’tan bilip şükretmek, tevâzu ve mahfiyet göstermek îcâb ederken, bunun zıddına, Kârun gibi nîmetleri kendine izâfe ederek kibir ve gurura kapılmak, mânen helâk sebebidir. Bütün bunlar, kulun îmandaki sadâkatini yoklayan birer imtihandan ibârettir.

Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ilâhî imtihan tecellîleri karşısındaki hâli, bizler için en güzel örnektir.

İslâm’ın küfre karşı ilk büyük darbesi olan Bedir zaferinden sonra, mü’minlerin kalbine bir enâniyet duygusu gelmemesi için Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu:

“(Ey Rasûlüm! O gün) onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da Sen atmadın, fakat Allah attı. Ve bunu, mü’minleri güzel bir imtihanla denemek için (yaptı). Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.” (el-Enfâl, 17)

Yine Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- fethettiği Mekke şehrine girerken, muzaffer bir kumandan olduğu hâlde, devesinin üzerinde secde vaziyetinde, tevâzu ve mahviyet içerisinde idi. O büyük zafer ânında mübârek dilinden; “Esas hayat, âhiret hayatıdır.” cümlesi işitiliyordu. Bu muvaffakıyetin Allâh’ın bir lutfu olduğunu telkîn ederek nefsânî bir iftihar meyline set çekiyordu.

NUSRET İLE FETİH ARASINDAKİ FARKLAR

 

Nusret, lügatta “Yardım, igâse, manevî yardım, düşman üzerine üstün kılmak” manalarına gelir.

 

Fetih, lügat manasıyla “Açmak, yani kapalılığı gidermek”tir.

Bir memleketin fethi, harpli ve harpsiz, zorla veya barışla zafer kazanmaktır ki zafere erişmektir.

 

Fetih, şirkin def’ edilmesine ve dinin yükselmesine ve noksan şahısların yavaş yavaş kendi arzu ve istekleriyle olgunlaşabilmeleri için şiddetle yönlendirilmesine ve zavallı kimselere zalimlerin elinden kurtarmaya çalışmanın bir neticesidir.

 

“Nasr” istenilenin tahsiline yardımdır, fetih de onunla ilgili olan istenilen şeyin meydana getirilmesidir. Nusret fethe sebepdir. Nusret varsa, neticede fetih olacak demektir.

 

Kur’an-ı Kerim’de nusret kelimesi de, feth kelimesi de müteaddid defa geçer.

Nusret değişik türevleriyle Kur’an-ı Kerim’de 156 defa geçer.

Fetih, kelimesi ise 38 defa Kur’an’da farklı kalıplarıyla tekrar edilmiştir.

 

Kur’an-ı Kerim’de, nusret fethe sebep gösterilmiştir. Yani, Allah’ın nusreti, manevî yardımı, maddî desteği, inayeti, muîn ve zahîr olması varsa, arkasında da feth olacaktır.

 

Nusret, Allah’ın yardımıdır ve manevîdir, feth ise, o yardımı neticesinde, ülkelerin, coğrafî sınırların Hakk’a açılması demektir.

Feth, dış dünya’nın İslam’ı kabul edip, müslümanlara teslim olmasıdır. Hakk’ın yeryüzünde kuvvet çizgisinde temsil edilmesidir. Daha doðru ve tonlu ifade ile,kuvvetin Hakk’ın emrine girmesidir. Maddî sınırların genişleyip, yeryüzünde tek gücün Hakk’ın ve Müslümanların elinde bulundurulması demektir.

 

Allah’ın nusreti varsa, arkasından da feth gelecektir.

Onun için Cenab-ı Hakk, önce nusreti, sonra da fethi ifade etmiştir.

“Allah’ın nusreti (yardımı) ve feth geldiği zaman…”

“Allah’tan yardım ve yakın bir fetih…” ayetlerindeki ifadeler bu hususu anlatırlar.

 

Bu münasebetlerden öyle anlaşılıyor ki, Allah’ın nusreti (yardımı) bizlere gelmeden, bizler için bir fetih, maddî zafer ve hakimiyet olamayacaktır.

Öyle ise,bizler önce Allah’ın nusretinicelbücezb etmeliyiz.

 

ALLAH’IN NUSRETİNİ ÇEKMENİN YOLLARI

 

1-Bizler Allah’ın davasına ve dinine yardımcı olmalıyız.

Bu hususta Cenab-ı Hakk’ın bizlere bir ahdi var.Biz ahdimizi îfâ edersek (yerine getirirsek), Allah dta ahdini îfâ edecektir:

“Ey İman Edenler!Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah’ta size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar.”

Allah, kendisini ihtiyaçtan münezzeh yardımcı olduğu için burada Allah’a yardım ifadesi emrini tutmak dinine ve Resul’üne yardım etmek manasından mecazdır.

 

Bunun asıl nüktesi şudur: “Dînî fiiller zorla değil, kulların iradeleriyle yapılması matlup olan ihtiyacı yani isteğe bağlı fiillerdir. Onun için kulun cüz’i iradesi harekete geçmeden istenen netice ve sevap meydana gelmez. O hususta ilâhî irade kulların niyet ve isteklerine bağlıdır. İşte bu şekilde Allah’ın emirlerini yerine getirmek için kulların cüz’i iradelerini sarf etmekle yapacakları hizmetlerine Allah’a yardım denilmiştir ki isnad da mecaz,yahut istiaredir. Yani, imandan sonra siz, Allah’ın emirlerini yerine getirmek, rızasına ermek için size şart kılmış olduğ u niyet ve gayretlerinizi sarf etmek suretiyle dininize hizmet ederseniz, “Allah ta size yardım eder.” Sizi düşmanlarınıza galip ve muzaffer kılar.”

 

Allah’ın davasına yardımcı olmada ki limit veya ölçü de Havarîlerin; kim? denince, “Biz Allah davasının yardımcılarıyız.” deyip,Allah davasına yardımcı olmaları seviyesinde yardımcılar olmamızdır.

“Ey İnananlar, Allah’ın yardımcıları olun. Nitekim Meryem oğlu İsa’da havarîlere: “Allah’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimdir?” demişti. Havarîler: “Allah (yolun)’ın yardımcıları biziz.”dediler…

 

İsa(a.s) Allah’a doğru giderken başarıya kavuşmak için bana yardım edecek, benimle beraber O’na kavuşmak isteyecek yardımcılarım kimlerdir? Soru ve isteğine karşılık, “Havarîler,O Allah yardımcıları biziz.” dediler.

 

İşte sizde Ey Mü’minler! İsa’nın Havarîleri gibi Allah’ın yardımcıları olunuz. Peygamber’in davetini kabul ederek, Allah’a tam bir iman ile yardım ediniz.

Havarîyyun, Hz.İa (a.s)’nın, ilk iman eden 12 talebesine denir. Bu 12 havarî, dini yaymak için etrafa dağılmış olduklarından bunlara “Resul-i İsa” (İsa’nın elçileri) ismi de verilmiştir.

“Havar ve haver, lügatte; beyaz, beyazlık manasına gelir.Bu münasebetle şehir kadınlarına beyazlıklarından dolayı “Havariyyat” denilir.

Bezleri yıkayıp çırparak ağartan kassâra, eski Türkçe karşılığı çırpıcıya da havarî denilir.

 

Saf ve temiz dost ve yardımcıya da Havarî denilir.

Büyük peygamberlerin, İsa (a.s)’nın davet emirlerini yerine getirme uğruna yardımcı olanlara da samimî niyet ve temizliklerinden dolayı Havarî denilmiştir.

 

Hz.İsa (a.s) büyük davasını neşretmek, aleme duyurmak için bu Havarîleri çeşitli beldelere dağıtmıştır. Bazılarını Rumîyye’ye, bir kısmını Babil’e, kimini Afrika’ya, kimisini Efsus’a, bazılarını Beyt-i Makdis’e, kimilerini Hicaz’a, kimilerini de Arz-ı Berber ve Havalisine göndermiştir.

 

Bu Havarîler, dünyevî, şahsî hiçbir şey düşünmeden, dünyevî ve şahsî bütün kayıtlardan âzâde olarak, dinin neşri için evlerini, yurtlarını, eşlerini, dostlarını terk ederek diyar-diyar dolaşmışlardır.

Bu seviyede Allah’ın davasına yardımcı olmak, Allah’ın yardımınında bize gelmesine vesile olacaktır.

 

2-Allah davasının neşri için çilekeş olmak, gerektiğinde yurdundan-yuvasından mahrum olup hicret etmekte nusret-i ilahî’nin celbine sebebiyet verecek hususlardandır.

 

Hicrette Efendimiz (s.a.s) ve Hz.Ebu Bekir’in durumunu anlatan ayetler bunun en canlı misalidir:

“Eğer ona yardım etmezseniz, Allah ona yardım eder. Hani o kafirler, onu Mekke’den çıkardıkları vakit sadece iki kişiden biri iken, ikisi de mağarada bulundukları sırada arkadaşına:“Üzülme, çünkü Allah bizimledir.” diyordu. Allah O’nun kalbine sekinet ve kuvvet indirmişti ve onu görmediğiniz bir orduyla desteklemişti. Kafirlerin sözünü alçaltmıştı. Yüce olan Allah’ın kelimesidir ve Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.” Tevbe /40

 

Binbir çileden sonra, Allah için hicret yapan, hicrete mecbur edilen Hz.Muhammed (a.s.m)’e Allah’ın yardımına nasıl mazhar oluşu anlatılmıştır.

Hz.Ebu Bekir ve Hz.Muhammed (s.a.s), her ikisi de mağarada bulundukları sırada Efendimiz Hz.Ebu Bekir’e, “Hiç üzülme, çünkü Allah bizimledir.”diyordu.

 

“Yani, yardımıyla, korumasıyla daima beraberimizdedir, gözeticimiz ve yardımcımızdır. O, yakınlarına sahip çıkacak, onlara hüzün bile verdirmeyecek, nerede olursak olalım bizi koruyacak ve himayesi hep üstümüzde olacaktır.Artık bu kesin iken hüzne yer yoktur.”diyerek arkadaşına teselli veriyordu, O’nu hüzünlenmekten men ediyordu.

 

Rivayet olunduğu üzere, bu sırada müşrikler izleri takip ede ede gelmişler, mağaranın önünde ve üstünde dolaşıyorlardı. Bu anda Hz. Ebu Bekir, korkmuş ve üzülmeye başlamıştı. “Ya Resulullah, ben ölürsem, nihayet bir kişiyim, sıradan bir insanım, fakat sen öldürülürsen Allah’ın dini yok olur gider.” diyerek üzüntüsünün asıl sebebini dile getirmişti.

 

Resulullah da o durumda, yani üçüncüleri Allah olan o ikinin ikincisine “neden şüpheleniyorsun?” “Üçüncüsü Allah olan bu iki için ne diye üzülüyorsun?” Yani durum böyle iken neye endişe ediyorsun, endişen niye? “Üzülme Allah bizimle beraberdir.” dedi. “Allah da derhal ona, o arkadaşının üzerine sekinetini indirdi.” Öyle hüzün içindeki bir anda bile peygamberinin gönlüne herhangi bir hüzün kondurmadıktan başka onun feyzi ile arkadaşı Sıddık´ın hüznünü def´edip kalbine bitmez tükenmez bir huzur ve itminan verdi, rahmetiyle onu hüzünden bir anda uzaklaştırdı.

 

Şöyle bir düşünülsün, Mekke´de Resulullah´ı öldürmek maksadıyla evini dört bir yandan kuşattıkları ve Resulullah´ın onlara görünmeden geceleyin çıkıp Ebu Bekir´in evine gidip, onu da yanına alarak Sevr dağındaki maðaraya gittiği o hicret günleri ne tehlikeli günlerdi …

 

Ve o kadar düşmanın her tarafı didik didik aradıkları iki zatın bir ıssız mağarada saklandıkları korkulu saatler… Ve öyle bir zamanda bile Resulullah´ın arkadaşına “Üzülme, Allah kesinlikle bizimledir.” dediği anlar ve işte böyle bir anda bile Resulullah´ın hiçbir hüznü caiz görmeyen o iman ve yakîn hali, o iman, metanet ve sekineti, ne ilâhî bir kuvvet, ne i´cazkâr bir müjdedir sonra öyle kutsal bir endişe ve hüzünle sızlayan bir gönül, bu müjde üzerine derhal onu tasdik edip ilâhî bir sekinet ile o anda huzura kavuşsun…İşte Sıddık´ın kalbindeki sadakat ve iman… şu nasıl bir sadakat, bu ne kadar yüksek bir iman!..Ve o anda hakka´l-yakîn tecelli eden ilâhî beraberlik ve ilâhî rahmetten inen rabbânîsekinet ne ezeli bir hakikat, ne sonsuz bir rahmet ve nusrettir.

 

3-Saff Suresinde de ifade buyrulduğu gibi, Allah’ın nusretini ve sonra fethini celb etmek için, Allah yolunda malla ve gerektiğinde canla da cihat etmek, i’lay-ı kelimetullah yapmak şartı vardır:

 

“Ey İman Edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi?

Allah’a ve Resulüne inanırsınız, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz sizin için en iyisi budur.

(Eğer böyle yaparsanız Allah) sizin günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerinde hoş yerlere koyar. İşte büyük kurtuluş budur.

Seveceğiniz bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih…Mü’minleri müjdele…”

 

Sadece imanla yetinmeyip, dünyada zilletten, ahirette azaptan kurtulmak için ticaret yapmak…İmanı amel ile, iman ve ameli cihat ile bütünleştirmek…İslam sadece bir imandan ibaret değildir. İslam dendiği zaman akla, iman-amel ve İslam’ın dava cephesi gelir…

Cihat İslam’ın kubbesidir. İslam binasının temeli iman, zirvesi ve en yüksek kubbesi cihattır.

 

Fasıkların, zalimlerin ve müşriklerin hükmü altında esaretle ezilmektense, Allah yolunda ve Hak uğrunda mallarınız ve canlarınızla savaşarak ya şehit ya gazi olmak elbette hayırlıdır.

Cihat içinde ilim lazımdır. Körü körüne hareketle İslam davasına hizmet olamaz.

 

Bu cihadın, ticaretin mükafatıAdn cennetidir. Uhrevîdir.

Mal ve can ile cihattan elde edilen bu ticaretten başka, diğer bir nimet veya ticaret daha vardır, “Ki siz onu seversiniz.” Cihadı hepiniz sevmeseniz ve neticesi olan o büyük kurtuluşu hepiniz takdir edemeseniz bile, diğer neticesi olan şu nimeti hepiniz seversiniz ki o da şudur: “Allah’tan bir yardım”, düşmanlara karşı bir galibiyet, “Ve yakın bir fetih.” İşte cihadın bir meyvesi de budur ki, bundan herkes hoşlanır.

 

4-İslam davası için yapılması gereken her şeyi yaparak, sebepler noktasında bitme ve tükenme noktasına geldiğimiz an, Allah’ın nusreti bizimle beraber olacaktır. Çile, ızdırap, zarara maruz kalmak, sarsılmak, bütün kötülüklerin bize dokunması ve bizler bütün enerjimizi kullandıktan sonra, bize bakan sebepler yönüyle daha yapacak bir şeyimizin kalmadıktan sonra, Allah’ın yardımı bizlerle beraber olacaktır.

 

“Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hali (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hatta peygamber ve beraberinde iman edenler: “Allah’ın yardımı ne zaman?”derlerdi. Bak işte! Gerçekten Allah’ın yardımı yakındır.”

 

“Siz, sizden önce geçen ümmetlerin durumu sizin başınıza hiç gelmeden meşakkatler, sıkıntılar çekmeden bütün ilâhî hükümleri amelî ibadetler ile tatbik etmeden, sırf iman ile, “Dar-ı Selam” olan cennete girivereceğinizi mi zannettiniz? O geçmiş ümmetlerin başına nice sıkıntılar ve çaresizlikler geldi de, sarsıldılar, o kadar sarsıldılar ki, hatta başlarında bulunan Peygamber ve O’nunla beraber iman edenler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek dereceye vardılar. Ancak iyi biliniz ki Allah’ın yardımı mutlaka yakındır. Siz bu iman ve hidayetten ayrılmadıkça, yakında o yardımı görecek, muradınıza ereceksiniz.”

 

Bu ayet gösteriyor ki, düzgün bir biçimde olayların birbirini izlemesi kanunu gereğince, Muhammed (s.a.s) ümmeti, bütün eski milletlerin geçirmiş olduğu bir takım durumlarla yüz yüze gelecek, ayrılıklar görecek, karşı koymalara uğrayacak, sıkıntılar ve zorluklar geçirecek; sarsılmayıp dayananlar, sonunda başarılı olacaklardır.

Bütün bu belalara sabır, sebat ve çabalarla mukabele edenler, ilâhî yardıma erecek, Hakk’ın üstün geldiğini görecek ve umumî barışı sağlayacaklardır.

 

Ve başarılı olabilmek tarihten ibret alıp ona göre korunmalıdır.

 

5-Yukarıda ki şartlara riayet ettikten sonra, onları fiilî bir dua kabul edip, her şeyi yaratan Allah’a kavlî olarak da inayeti, nusreti, yardımı için dua edilmelidir.

 

Hz.Nuh (a.s) tufana kadar 850 sene çile çektikten, kavmi tarafından deli deyip kovulduktan, ayağına zincir, boynuna bukağı vurulup vadi-vadi süründürüldükten sonra, O, ellerini Allah’a kaldırıp dua dua yalvararak, “Yardım Allah’ım yardım” dedi.Allah’ta O’nun duasını kabul buyurdu. O’na yardım etti. Kavmini helak etti.

“Onlardan önce, Nuh’un kavmi de yalanlamıştı. Kulumuzu yalanladılar ve: “Cinlenmiştir.” dediler.Ve (Nuh davetten vazgeçmeye) zorlandı.

 

Bunun üzerine Rabbi’ne “Ben yenik düştüm,bana yardım et!” diyerek yalvardı.

Biz de boşalan bir su ile göğün kapılarını açtık.

Yeri de kaynaklar halinde fışkırttık, derken sular takdir edilmiş bir iş için birleşti.

 

Nuh’u da tahtalardan yapılmış, çivilerle (çakılmış gemi) üzerinde taşıdık.

Nankörlük edilen (kulumuz)e bir mükafat olmak üzere (gemi) gözlerimizin önünde akıp gidiyordu.

Bunu bir ibret olarak bıraktık,ibret alan yok mudur?”

 

ESRARI

1. Sure şeddeli harfleri sayılması ile 86 harftir. “Vestağfirhu” kelimesinin “Vav”ına kadar 63 harf olup peygamberimizin vefat yaşı olan 63’ü gösterir. Hz. Abbas ve Hz. Ebubekir (ra) diğer sahabelerin aksine sure nazil olunca ağlamıştır. Sebebini soranlara “Bu sure peygamberimizi istiğfara davet ederek vefatını haber vermektedir. Buraya kadar surenin harfleri 63 adet olup bu sene peygamberimizin (sav) vefatını bildirir” buyurmuştur. (Bediüzzaman, Rumuzat-ı Semâniye, 2001, s.119)

 

2. “Fesebbih bihamdi rabbike vestağfirhu” kelimeleri hem peygamberlik görevinin üçünü ifade etekle beraber harflerin adedi 21 olup o zamana kadar geçen nübüvvetle görevli 21 seneye işaret eder. Demek sure nazil olduktan sonra 2 sene sonra, nübüvvetin 23. senesinde vahiy sona ermiştir. (Rumuzat-ı Semaniye, 119)

 

3.  Sure Besmele ile “İza Câe Nasrullahi” ayeti 8 kelime ile  ve “Nasrullah” daki 8 harfi ile hicretin 8. senesinde Mekkenin fethine işaret eder.

 

4. “Ennâse yedhulune fi dinillahi efvâcen” ayetinin makam-ı ebcedisi 1222 olup, bu tarihe kadar fütuhaât-ı İslamiyenin gelişerek devamına ve bundan sonra durmasına işaret eder.

Daha bunlar gibi İslam dininin bütün fetihlerine “Fetih Suresi” ile beraber işaret ve imaları vardır. Elbette “Yaş ve kuru ne varsa Kur’anda vardır” hakikatini göstermektedir. (Rumuzat-ı Semaniye, 117-122)

SONUÇ

Nasr Suresinin bahsettiği “Fetih”ten maksat Mekke’nin fethidir. Arap kabileleri Müslümanlığını ilan etmek için Mekke’nin fethini ve peygamberimizin (sav) “Kureyş” kabilesine hâkim olmasını bekliyorlardı. Ne zaman ki Mekke fethedildi ve Kureyş peygamberimizin (sav) risaletini kabul ederek itaat ettiler, topluca Allah’ın dinine girdiler. İki sene içinde fevç fevc Müslüman olarak iman üzere birleşti. (Ebu’l-Fida İsmail b. İbn-i Kesir, Tefsir-i Kebîr, 4:370)

Peygamberimiz (sav) bu sure nazil olduktan sonra “Bana vefatım bildirildi” buyurmuşlardır. (Buhari, Tefsir-i Sure 110/3) Bunu peygamberimizden işiten Hz. Fatıma (ra) ağlamaya başladı. Peygamberimiz (sav) “Ağlama ya Fatıma, ehl-i beytimden bana ilk kavuşacak olan sen olacaksın” (Buhari, Menâkıb, 25) buyurdular. Bu ihbar-ı gaybî-i nebevî aynen vuku bulmuştur.

 

Nasr sûresinin fazîleti

 

Peygamberimiz (sav) buyurdular: “Her kim Nasr Suresini okursa Mekke fethinde Resulullah (sav) ile beraber bulunanların sevabı kadar sevap verilir” (Zemahşerî, Keşşaf, 4:295; Kadı Beydâvî, Tefsir, 6:596) buyurmuşlardır.


Orjinal Link: TEVBE EDENLERİN SİTESİ http://www.tevbe.org/forum/kuran-i-kerimin-tefsiri/44503-nasr-suresinin-faziletleri.html“Kim İzâ câe nasrullahi’yi okursa Mekke-i Mükerreme’nin fethinde hazır bulunup da şehîd olmuş gibi sevâb alır.”
“Ey Cübeyr! Yolculuğa çıktığında arkadaşlarının içinde en iyi durumda olmak sıkıntı çekmemek ve rızık bakamından rahat olmak istersen Kâfirûn Nasr İhlâs Felak ve Nâs sûrelerini oku…”
Fahreddîn-i Râzi buyurdu ki:
“Nasr sûresi mü’minlerin sûresidir. Her mü’min bu sûreyi okuduğunda ALLAHü teâlâ işlerini kolaylaştırır onu düşmanları üzerine gâlip kılar maîşet sıkıntısı çektirmez tevbesini kabul günahlarını affeder.”
Âlimler buyurdu ki:”Fetih sûresini okumaya gücü yetmeyen Nasr sûresini okusun.”

 

    Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Bu HTML etiket ve tanımlayıcılarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

    Affordable Seo PackagesSeo BlogEdu Backlinks