«

»

Ara 09

RÜYALAR

Allah-u Taâla Kurân-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Allah, ölmekte olan canları alır, ölmeyenleri de uykularında (bedenlerinden alıp kendilerinden geçirir); sonra ölümüne hükmettiğini yanında tutar, ötekilerini de belli bir süreye kadar salıverir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (Zümer, 42)

Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)’e soruldu ki cennet ehli uyurmu? Buyurdu ki ‘Hayır, uyku ölümün kardeşidir. Cennette ölüm yoktur’ Yine Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu ‘Uyuduğunuz gibiölürsünüz, uyandığınız gibi dirilirsiniz.’[Büyük Hadis Külliyatı-5, s.414/10125]

…Güzel ahlâklı olan güzel şeyleri düşünür, güzel hülyâlar eder.

Güzel gören güzel düşünür,

güzel düşünen hayatından lezzet alır;

Fena düşünen fena hülyalar görür, hayatın lezzetini kaçırır. (8. Söz’den)

UYUMA ADABI

 

Müslüman bir kimse uyumadan önce abdestli olmalı, Allah’ı zikretmekten gafil olmamalı, Peygamber’e (s.a.a) ve Ehlibeyt’ine (a.s) salâvat göndermeli, kelime-i şehadet getirmeli, sağına doğru uyumalı ve sol elini çenesinin altına koymalıdır. Daha sonra İhlas, Nas ve Felak sureleriyle Ayete’l-Kürsi, Amenerresul ayetlerini ve Kehf suresinin son ayetini okumalı, son olarak da şu duayı dile getirmelidir:

اَلَّذي لا يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْئي في الْأرْضِ وَ لا في السَّمآءِ وَ هُوَ السَّميعُ الْعَليمُ اللهُمَّ اِنّي اَسْئَلُكَ الْعَفْوَ وَ الْعافِيَةَ وَ الْمُعافاتِ في الدّينِ وَ الدًّنْيا وَ الْآخِرَةِ اللهُمَّ اِنّي تَوَكَّلْتُ عَلَيْكَ وَ تَفَأّلْتُ بِكِتابِكَ وَ اَسْلَمْتُ نَفْسي اِلَيْكَ تَبارَكْتَ رَبَّنا وَ تَعالَيْتَ اَنْتَ الْغَنِىُّ وَ نَحْنُ الْفَقيرُ وَ اِلَيْكَ اَسْتَغْفِرُكَ وَ اَتُوبُ اِلَيْكَ وَ رَبَّنا يا رَبِّ مِنْكَ اِلَيْكَ اللّهُمَّ اِنّي اَسْئَلُكَ يآ اللهُ اَنْ تُرِيَثي في مَنامي رُؤْياىَ صالِحَةً غَيْرَ ضآرَّةً

Ellezî lâ yezurru me’asmihi şey’en fil arz ve lâ fissemâ ve huves-semîul alîm, allâhumme innî es’elukel afve vel âfiyete vel mu’âfâti fiddîni ved dunya vel âhireh, allâhumme innî tevekkeltu aleyke ve tefe’eltu bikitabik ve eslemtu nefsî ileyk, tebârekte Rabbenâ ve te’â-leyte entel ğaniyyu ve nehnul faqîr ve ileyke esteğfiruke ve etûbu ileyk ve Rabbenâ ya rabbi minke ileyk, allâhumme innî es’eluke yâ Allâhu en turiyesî fi menâmî ru’yâye sâliheten ğayra zârrah.

[O öyle bir ilahtır ki ne yeryüzünde ne de gökyüzünde hiçbir şey onun ismiyle zarar veremez. O işitendir, bilendir. Allah’ım, senden dinimde, dünyamda ve ahiretimde bağışlanma afiyet ve sıhhat diliyor, sana tevekkül ediyor, kitabından hayır umuyor ve kendimi sana teslim ediyorum. Ey kutlu ve yüce Rabbimiz! Sen ihtiyaçsızsın, bizse muhtacız; senden bağışlanma diliyor, sana dönüyor ve sen(in gazabın)dan sana (sığınıyorum). Ey Allah’ım, uykumda bana zararı olmayan salih (doğru ve faydalı) rüya göster.]

Bu duayı okuduktan sonra ellerini açmalı ve kıbleye doru uyumalıdır.

Uykudan uyandığında Allah’ı anmalıdır. İyi bir rüya görürse Allah’a şükretmeli ve sadaka vermelidir. Kötü bir rüya görmüşse yine sadaka vermeli ve tabirciye müracaat edip gördüğü rüyayı eksiksiz olarak anlatmalıdır.

Hatırlatmak gerekir ki, rüya tabiri güneş doğduğu vakit, vakit namazları tam olarak yerine getirilmeden veya güneşin zeval vaktinde sorulmamalıdır. Ayrıca rüya deliye, cahile ve düşmana anlatılmamalıdır: “(Babası:) Yavrucuğum, dedi; rüyanı sakın kardeşlerine anlatma; sonra sana bir tuzak kurarlar! Çünkü şeytan insana apaçık bir düşmandır.”(Yusuf, 5)

Gördüğünüz bir rüyadan korkarsanız, üç kez İhlâs suresi okuyun, sol elinize üfleyin ve şöyle söyleyin:

“Ey rabbim! Sen güçlüsün, bense aciz; sen âlimsin, bense cahil ve sen her şeye gücü yetensin. Eğer gördüğüm rüya iyiyse, sen onu bana nasip eyle ve eğer kötüyse, benden uzaklaştır!”

 

Rüya nedir?Çeşitleri nelerdir?     

Rüyaya, lügâtlerde; uyku esnasında görülen düş, gerçekleşmesi imkânsız beklenti, gerçekleşmesi istenen umut-gâye, gibi mânâlar verilmiştir.Görülen bazı rüyalar, insanlara ve toplumlara bazı gayeleri aşılarken, bazı gâyeler de insanlar ve toplumlarda bir rüya oluşturur.

Dr. B. Klein adında Amerikali bir bilimadamı gönüllü olarak seçtiği kişileri hipnotize ederek uyutmaya başlamıştır ve belli bir süre sonra uyandırıp rüyalarını dinleyerek, bir rüyanın 20 saniyeyi geçmeyecek kadar kısa sürdüğünü belirlemiştir. Dr. Klein’ın sürdürdüğü bu araştırmanın sonunda en uzun rüyanın 90 saniyeyi geçirmediği ortaya çıkmıştır.

Rüyalara, bütün zamanlarda hemen hemen bütün toplumlar büyük ehemmiyet vermiştir. Bunun en belirgin göstergesi, rüya tâbirleri kitaplarıdır. Rüyanın mânâsı ve mahiyeti hakkında birbiriyle bağlantılı-bağlantısız, birbirini tamamlar- birbirini reddeder mahiyette çok şey yazılıp söylenmiştir. Rüyaların mahiyeti hakkındaki bilgiler çağdan çağa, toplumdan topluma farklılıklar arz etmektedir.

Rüyaların mânâsı ve mahiyeti hakkında Batı’da en yaygın görüş; “Rüyalar, şuurdışı arzuların örtülü olarak dışa vurumundan başka bir şey değildir.” görüşüdür. Daha sonraları Alfred Adler, rüyaların geçmişten çok, geleceğin plânlanmasına yardımcı olma işlevi üstlendiğini ileri sürdü. Batı’da rüyalar hususunda en kapsamlı çalışmaları yapan C. Gustav Jung ise; rüyaları “gizli arzuların ifadesi” olarak tanımlar.

Müslüman toplumlar rüyalara, Batı’dan farklı tarifler getirmiş, farklı mânâlar yüklemiştir. Müslüman toplumlarda rüyalar, özetle; “Allah’ın, melekler vasıtasıyla hakikat veya kinaye olarak kulun şuuraltında uyandırdığı enfüsî idrakler ve vicdanî duygular veya şeytanî telkinlerden meydana gelen karışık hayaller manzumesi…” şeklinde tarif edilmiştir.

“Rüya hakkında Doğu’da ve Batı’da asırlarca süren araştırmaların vardığı sonucu bir cümlede toplamak mümkündür: “Rüya, bir sırrın açığa vurulması; ama eksik terimlerle açığa vurulmasıdır.”

Rüyaları çeşitli şekillerde tasnifleyen ve sadık rüyayı “hiss-i kablel-vukuun fazla inkişafı” olarak tarif eden Bediüzzaman ise, bize sadık rüyaların mahiyeti hakkında önemli bilgiler verir. Yirmi Sekizinci Mektup‘ta, Bediüzzaman: “Sadık rüyalar, doğrudan doğruya mahiyet-i insaniyedeki lâtife-i Rabbaniye âlem-i şahadetle bağlanan ve o âlemde dolaşan duyguların kapanmasıyla ve durmasıyla, âlem-i gayba karşı bir münasebet bulur. O münasebet ile vukua gelmeye hazırlanan hadiselere bakar ve Levh-i Mahfuz’un cilveleri ve mektubat-ı kaderiyenin nümuneleri nev’inden birisine rast gelir, bazı vakıat-ı hakikiyeyi görür. Bazan o vakalarda hayal tasarruf eder, suret libaslarını giydirir, bazıları aynen gördüğü gibi çıkar, bazan ince bir perde altında çıkar, bazan da kalınca bir perde ile sarılır.” der. Yine Bediüzzaman: “‘Uykunuzu bir dinlenme vasıtası kıldık.’ (Nebe,9) gibi birçok ayet, rüyada ve uykuda perdeli olarak ehemmiyetli hakikatler var olduğunu gösterir.” der.

Doğru ve görüldüğü gibi çıkan rüya. Buna “rüyâ-ı sâliha” da denir. Bunun zıddı, Kur’ân tabiriyle “edğasü ahlam-karışık düş”dür.
İnsan yaratılışı itibariyle, uyurken uyanıkmış gibi bazı olaylar yaşar. Bunlar ya gündüzleyin uyanık olduğu sırada etkisinde kaldığı hususlar olabilir veya bir hikmete dayalı olarak görülen rüyalardır. Bunlar gerek sadık rüya olsun gerek edğas olsun bu iki çeşit rüya hakkında bilgi vermektedir: “Allah Teâlâ, insanların Levh-i Mahfuz’daki durumlarını bilen bir grup meleği rüya işiyle görevlendirmiştir. Görevli melek Levh-i Mahfuz’dan aldığı durumları bir takım olaylar ve şekiller haline sokarak ilgili insanın rüyasında kalbine yerleştirir; ki o kimse için bir müjde veya uyarı ya da kınama değerinde olsun. Böylece hikmetli, yararlı veya sakındırıcı bir faaliyet gösterilmiş olur. İlgili melek bu gayret içinde iken, şeytan da insana karşı duyduğu kin ve husumetten dolayı onu uyanık iken rahat bırakmak istemediği gibi, uyku âleminde de rahat bırakmak istemez. Ona bir takım hile ve tuzaklar kurmaktan geri durmaz. Şeytan, insanın rüyasını ifsad etmek üzere ya onu gördüğü rüya hususunda yanıltmak ister veya rüyasından gâfil olmasını sağlamaya çalışır.
Rüyalar genel olarak üzere iki kısma ayrılır:
1- Peygamberlerin ve onlara uyan salih mü’minlerin gördükleri rüyalar bu tür rüyalardır. Yusuf (a.s)’ın gördüğü rüya gibi (Yusuf 12/4). Mümin olmayanlar da bu tür rüyaları görebilirler. Yusuf sûresi 43. Ayetinde bildirilen, Firavunun yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği, yedi cılız başağın da yedi olgun başağı yuttuğunu gördüğü rüyasıyla, Hz. Yusuf’un hapishanede iken iki mahpusun gördüğü rüyalar da bu tür rüyalardır (Haydar Hatipoğlu, Sünen-i İbn Mâce Terceme ve Şerhi, X, 89-90).
2- Kur’ân-ı Kerim’de, “edğasü ahlam (karmakarışık düşler)” (Yusuf, 12/44) diye bildirilen rüyalardır ki; şeytanın uyuyan kimseyle oynamasından, kişinin arzu ettiği veya etmediği bir şeyi çok konuşmasından veya arzulamasından kaynaklanan rüyalardır. Bu rüyalara itibar edilmez.
Müslim’in Enes b. Malik’den rivayetine göre Rasûlüllah (s.a.s) şöyle anlatmıştır:
“Bir gece ben uyuyan kimsenin gördüğü şekilde (yani rüyâda) kendimizi Ukbe b. Nâfi’in evinde imişiz gördüm. “Bize İbn Tâb hurmasından hurma getirdiler: Ben bunu, yükselmenin dünyada bizim için, ahirette akıbetin de bizim için olduğuna ve dinimizin tamamlandığına yordum” (Müslim, Rüya, 18).
Yine Müslim’in Ebû Musâ el-Eş’arî’den rivayetine göre de Rasûlüllah (s.a.s) şöyle anlatmıştır:
“Rüyada kendimi Mekke’den hurmalı bir yere hicret ediyorum gördüm. Bu yerin Yemame veya el-Hecer olacağını zannettim. Ama baktım Yesrib şehri imiş. Bu rüyamda kılıç salladığımı da gördüm. Kılıcın başı koptu. Bir de baktım bu, Uhud savaşı gününde mü’minlerin başına gelen musibettir. Sonra onu tekrar salladım ve en güzel şekline döndü. Bir de baktım bu, Allah’ın getirdiği fetih ve mü’minlerin bir yere toplanmasıdır. Bu rüyada bir takım inekler gördüm, Allah’ın yaptıklarının mutlak hayır olduğuna inandım. Baktım ki bunlar, Uhud gününde mü’minlerden bir cemaattir. Ve hayır ise Allah’ın sonradan getirdiği hayırdır ve Allah’ın bize sonradan Bedir gününde getirdiği sıdkın sevabıdır” (Müslim, Rüya, 20).

“Kıyamet yaklaşınca (ahir zamanda) mü’minin rüyası yalan çıkmaz” (İbn Mâce, Rüya; 9).
Sadık rüyalar yukarıdaki hadiste bildirildiği gibi sevindirici (mübeşşirat) olduğu gibi, ikaz edici de olabilir.
Abdullah b. Ömer (r.a)’den şöyle rivayet edilmiştir: “Rasûlüllah (s.a.s) sağlığında, Ashabdan birisi bir düş gördüğü zaman Resulullaha onu hikaye ederdi. Ben de bir düş görmek ve onu Rasûlüllaha arzetmek isterdim. O sırada ben çok gençtim. Ve Rasûlüllah (s.a.s) zamanının âdeti üzere mescidde uyurdum. Bir kere ben de rüyamda gördüm ki; iki melek beni yakalayıp benimle Cehenneme gittiler. Cehennem kuyu duvarı gibi (taşla) örülmüştü. Onun iki boynuz (gibi iki tarafı) vardı. Burada (Kureyş’ten) kendilerini iyice tanıdığım kimseler vardı. Bunun üzerine ben “Cehennemden Allah’a sığınırım” demeğe başladım. Bu sırada başka bir melek katıldı ve bana “korkma!” dedi. Ben bu rüyamı kardeşim Hafsa’ya anlattım. Hafsa da Rasûlüllah (s.a.s)’e arzetti. Rasûlüllah (s.a.s):
“Abdullah ne iyi adamdır! Fakat gecenin bir kısmında (kalkıp da) namaz kılmayı âdet edinseydi” buyurmuş. Bundan sonra ben gecenin az bir kısmı müstesna olmak üzere uyumadım” (Tecrîd-i Sarih Tercemesi, IV, 28-30).
Mü’minin göreceği sâdık rüyaların başında, Rasûlüllah (s.a.s)’i rüyasında görmesi gelir. Çünkü, onun rüyada görülmesi kesinlikle sâdıktır. Buhârî, Müslim, Tirmizi, İbn Mâce, İbn Hanbel ve Taberanî’nin rivâyet ettikleri bir hadiste Rasûlü Ekrem (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
“Rüyasında beni gören, gerçekten beni görmüştür. Çünkü, Şeytan hiç bir şekilde bana benzer bir surete giremez” (es-Suyuti, Kıtful-Ezharil-Mütenasira, s. 171).
Sâdık rüyayı doğru sözlü kişiler görür ve bu kişilerin rüyası Cenab-ı Hakktan bir müjdedir (Müslim, Rüya, 6).
Sâdık rüyalar genellikle seher vakitlerinde görülür (Tirmizi, Rüya, 3; Dârimî, Rüya, 9).

Umumi olarak İslâm’a göre rüya üç çeşittir.
1- Salih rüya.
2- Şeytanî rüya.
3- İnsanın içinde yaşadığı olaylardan doğan rüya.
Salih rüya vaki olacak olan şeyleri vukuundan evvel fıtrî istidad ile idrak etmekten ibarettir. Peygamber (sav) bununla ilgili şöyle buyurur: Müminlerin rüyası nübüvvetin kırk altı bölümünden bir bölümdür.
Şeytanî rüya insanı korkutup üzüntüden üzüntüye sevk etmek için uyku halinde insanın kalbine verdiği vesveseden ibarettir. Gerek nefisten gerekse şeytandan kaynaklanan bu tür yorumu yapılamııyun karmakarışık rüyalara “ahlâm” veya “edgasu ahlâm” denmektedir.Peygamber (sav) şöyle buyurur: Sizden biriniz sevdiği bir rüya görürse o Allah’tandır. Bunun için Allah’a hamd edip rüyasını söylesin. Hoşuna gitmediği bir rüya görürse o şeytandandır. Şerrinden Allah’a sığınsın ve onu kimseye de açmasın. Yoksa kendisine zarar verecektir.
İnsanın içinde yaşadığı olaylardan doğan rüya ise. insan bir şeyle meşgul olup onunla fazlasıyla ilgilendiği için hakkında rüya görür. Peygamber (sav) bir hadiste şöyle buyurur: Rüya üçdür. Allah tarafından olup müjde veren salih rüya, üzüntü verip şeytandan
gelen rüya ve insanın kendi kendine bir şeyler söyleyip tasavvur ettiğinden meydana gelen rüya.
Yûsuf sûresinde zikredilen Hz. Yusuf un rüyasıyla ilgili âyet ile yukarda zikredilen hadisler bunu ifade ediyorlar. Rüyaların içinde hak rüyalar vardır. Ancak her rüya haktır ve her tabir de doğrudur denilmez. Rüyaya göre hareket ve rüyaya istinad etmek doğru değildir. Hatta fıkıh kitapları beyân ediyorlar: Şeytan her ne kadar Peygamberin suretine giremezse de Şaban’in yirmidokuzunda Peygamber (sav) herhangi bir kimsenin rüyasında yarın Ramazan’ın birinci günüdür oruç tutunuz diye emretse de bu rüya ile amel edilmez. Çünkü rüya ilim olmadığı gibi zabt da edilmez. (Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar II. 300)

Ayet ve hadislerde rüyalar

İslâm âlimlerinin rüya hakkındaki görüşlerinin daha derli toplu olmasının temelinde Kur’an-ı Kerim’in ve Peygamberimiz (sas)’in rüyalar hakkında verdiği bilgiler vardır.

KUR’AN’DA RÜYÂ

Rüyânın yoruma bağlı olarak delil oluşuna dâir Kur’an’da örnekler vardır. Nitekim Yûsuf, İbrâhîm ve Hz. Peygamber’in rüyâları bu türdendir:

1- Hz. Yûsuf’un Yûsuf Sûresinde Anlatılan Rüyâsı

Hz. Yûsuf’un, çocukluğunda on bir yıldızla güneş ve ayı kendisine secde ederken gördüğü rüyâsı, babası Ya’kub (a.s.) tarafından onun peygamber olacağı şeklinde yorumlanmıştı.[ Yûsuf, 12/4]Sâdık rüyâ gören Hz. Yusuf, Kur’an’ın haber verdiğine göre, aynı zamanda iyi bir rüyâ yorumcusuydu. Nitekim hapisteki arkadaşının rüyâsını yorumlaması ve arkadaşının hapisten kurtulması, ardından arkadaşının delâletiyle Mısır melikinin gördüğü rüyâyı isabetle yorumlaması bu türdendir. Bütün bu olaylar, Yûsuf sûresinde detaylarıyla anlatılmaktadır. [Yûsuf,12/36-49]

2- Hz. İbrâhim’in Sâffât Sûresinde Anlatılan Rüyâsı

Hz. İbrâhim’in rüyâsında oğlunu boğazladığını görmesi ve bunu kendisiyle paylaştıktan sonra onu kurban etmek üzere yatırması ve ardından ihsan-ı ilâhî olarak bir koç armağan edilmesi, müteakiben rüyâlarını sadakatle gerçekleştirenlerin mükâfâtlandırılacağının bildirilmesi Hz. İbrâhim’in rüyâ ile imtihanıdır.[es-Sâffât, 37/100-107]

 3- Peygamberimiz’in Feth Sûresinde Anlatılan Rüyâsı

Rasûlullah (s.a.), rüyâsında emniyet içinde ve tıraşlı olarak ashâbıyla birlikte Mekke’ye girdiklerini görmüş ve bu durumu onlara haber vermişti. Bunun üzerine çıkılan seferde o sene fetih müyesser olmamış, Hudeybiye’den geri dönülmüştü. Fetih ancak ertesi sene gerçekleşmişti. Nitekim Peygamberimiz’in (s.a.) bu rüyâsı Feth sûresinde şöyle anlatılır: “Andolsun ki Allah, elçisinin rüyâsını doğru çıkardı. Allah dilerse siz güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir. İşte bundan önce size yakın bir fetih verdi.”[ el-Feth, 48/27]

HADİSLERDE RÜYA

Peygamberimiz’in nübüvvetinin başlangıcı ve ilk altı ayı, rüyâ yoluyla gelen vahiyle olmuştur. Nitekim Allah Rasûlü “Sâdık rüyâ, nübüvvetin 1/46’sı; 46’da biridir”[ Buhârî, Ta’bir, 2, 4, 10, 26]buyurmuştur. Buhârî’nin Bed’ü’l-vahy bölümünde Hz. Âişe vâlidemiz: “Allah Rasûlü’ne vahyin başlangıcı, rüyâ-yı sâdıka şeklinde olmuştu. Gördüğü her rüyâ, “falaku’s-subh”/sabah aydınlığı gibi çıkardı.”[ Müslim, Îman, 73]  diye anlatmaktadır.

Hz. Peygamber gördüğü rüyâları ashâbına anlatır, onlardan rüyâ görenlerin rüyâlarını dinler ve yorumlardı.[ Buhârî, Ta’bîr, 48] Bu durum rüyâ konusuna gösterilen önemi ve atfedilen değeri gösterir. Müslümanlar rüyâ konusuna ilgi duymuşlar, sahâbeden günümüze kadar rüyâ ile ilgili pek çok şey anlatıla gelmiştir. Nitekim Hz. Âişe’den gelen şöyle bir rüyâ vardır. O rüyâsında üç ayın hücresine girdiğini görmüş ve babasına söylemişti. Babası, Rasûlullah’ın onun hücresine defninden sonra kızına: “İşte gördüğün aylardan biri” demişti.[Hâkim, Müstedrek] Ardından Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer de oraya defnedilince rüyâ tam olarak gerçekleşmiş oldu.

Hz. Peygamber ile birlikte nübüvvet kapısı kapandı. Ancak “mübeşşirât” denilen rüyâ-yı sâdıka/sâdık rüyâ kapısı açıktır. Nitekim hadîs-i şeriflerde bunu gösteren rivâyetler vardır.[ Müslim, Rüyâ, 7]

Rüyâ vukûu umumî, hükmü husûsî bir şeydir. Hadislerde zikredildiği şekilde rüyâ genelde üç tür olarak bilinir:

1- Allah’tan olan/Rahmânî rüyâlar. Bu tür rüyâ sahibleri kendilerine misâlî sûretler şeklinde ulaşacak ilâhî bilgileri, rûhânî tecellîleri ve Hakk telkinlerini melekler aracılığıyla telakkî ederler. Bunlara sadık rüyâlar/mübeşşirât denilir. Bunlar açıktır, çoğu zaman tâbire ihtiyaç duyulmadan yol gösterici özellik taşır.

2- Şeytandan olan/şeytânî rüyâlar: Bu rüyâlar adğâsu ahlâm yâni karmakarışık, mânâsız boş şeylerdir ki, bunları anlatmak ve tâbir etmek tavsiye edilmez.

3- Hadîsü’n-nefs yâni kişinin hayâl ve kuruntularından ya da kendi kendisiyle konuşmasından oluşan nefsânî rüyâlar.[ Buhârî, Ta’bîr, 26] Bu tür rüyâlar, görme sırasında görene hâkim olan, sıfat ve baskın hâlin eseri,bir kısım hayâl ve ihtiyaçlar sonucudur. Züğürt adamın hazineler görmesi, tuzlu yemek yiyenin kendini pınar başlarında görmesi gibi. Halk arasında: “Aç tavuk kendini buğday ambarında görür” sözü bu mânâyadır.
Peygamber Efendimiz’i(sallallahu aleyhi ve sellem) rüyada görmek   

“Rüyasında beni gören, gerçekten beni görmüştür. Çünkü, şeytan hiçbir şekilde benim suretime giremez.” [bk. Buharî, Tabir 2, 10; Müslim, Rüya 10; (2266); Muvatta, Rüya 1, (2, 956)]

Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) rüyalarda, bazen sakallı, bazen sakalsız, kimi zaman siyah saçlı, kimi zaman da beyaz saçlı olarak değişik şekillerde görülmesini nasıl izah edebiliriz? İnsan, ne şekil ve surette görürse görsün, hakikaten O’nu görmüş sayılır mı?

Malum olduğu üzere, görüldüğü şekilde gerçekleşen ve te’vîle ihtiyacı olsa da bir mesaj içeren rüyaya “rüya-yı sâdıka” ya da “rüya-yı sâliha” adı verilir. O, insanın mahiyetindeki latife-i Rabbâniyenin doğrudan doğruya âlem-i gayba açılan bir kapı bulması, o açık kapıdan vukua gelmeye hazırlanan hâdiselere bakması ve Levh-i Mahfuz’un cilvelerinden ya da kader mektuplarının misallerinden birini görmesi şeklinde ortaya çıkar. Hayal bazen gördüğü o cilvelere ve mektuplara bir kısım libaslar giydirebilir ama bu türlü bir rüya ya aynen görüldüğü gibi çıkar, ya da bazı te’vîller vesayetinde ciddi mesajlar verir.

Diğer taraftan, daha evvel yaşanan bazı tesirli hadiselerin hayalde bıraktığı izlerin ortaya çıkmasıyla görülen, bir manası olmayan veya varsa da ehemmiyeti bulunmayan, tabire değmeyen karmakarışık rüyalara da Kur’ân’ın tabiriyle, “adgâsü ahlâm” denir.

Hazreti Aişe (radiyallahu anha), ilk dönemde Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e vahyin gelişinin rüya-yı sâliha şeklinde cereyan ettiğini ve O’nun gördüğü bütün rüyaların sabah aydınlığı gibi apaçık olduğunu haber vermektedir. Sultan-ı Rusül’e rüyayı sâdıka şeklinde vahiy gelmesi risaletin ilk altı ayından sonra da kesilmemiştir. Bunun için, İnsanlığın İftihar Tablosu istirahat buyururken, Ashab-ı Kirâm’ın O’nu uykusundan uyandırmaktan ve vahyin kesilmesine sebebiyet vermekten çok çekindikleri nakledilmektedir.

Rehber-i Ekmel’in “Refik-i A’lâ” deyip sevgililer diyarına gidişinden sonra vahiy ve dolayısıyla vahiy olan rüyalar da sona ermiştir. Fakat, her mü’minin görmesi mümkün olan ilham kabilinden sâdık rüyalar bâkî kalmıştır, kıyamete kadar da sâdık mü’minler için bâkî kalacaktır.

Rüyadaki Gerçekten O mu?

Mü’minin göreceği sâdık rüyaların başında, Fazilet Güneşi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) şualarıyla aydınlanan rüyalar gelir. Çünkü, O’nun görüldüğü rüyalar doğruluk üzeredir ve bazılarının bir te’vîle ihtiyacı olsa da hepsi kesinlikle sâdıktır. Ekser hadis mecmualarında rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Sâdık u Masdûk Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Rüyasında beni gören, gerçekten beni görmüştür. Çünkü, şeytan hiçbir şekilde benim suretime giremez.”

İşte bu beyan-ı nebevî ve onun ihtiva ettiği hakikat üzerine ehl-i tahkik farklı görüşler üzerinde durmuşlardır: Bazıları, ister sakallı ister sakalsız, ister uzun ister kısa, ister yaşlı ister genç, ne şekil ve surette görülürse görülsün, bir kimsenin kalbine rüyasında gördüğü kişi hakkında “Bu zat, Peygamberimizdir” şeklinde bir his doğması halinde o zatın Peygamber Efendimiz olduğunu söylemişlerdir. Bazıları ise, Hazreti Rûh-u Seyyid’il-Enâm’ın rüyada kendi sima ve şemâili ile görüldüğü zaman Peygamberimiz olduğunu; aksi halde, şeytanın, Efendimiz’in şekil ve suretinin gayrısında, başka bir suretle ortaya çıkıp “Ben Muhammed’im” diyebileceğini ifade etmişlerdir. İmam Rabbânî Hazretleri, “Efendimiz kendi şeklinde görüldüğü zaman hakkıyla görülmüş olur ki, şeytan O’nu temsil edemez” derken, ayrı bir ekol sahibi olan Muhyiddin İbni Arabî, “Ne şekilde ve surette olursa olsun, “Ben peygamberim” diye kişinin kalbine doğan zat Peygamberimizdir.” demiştir. Cumhur-u muhakkikîn, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin düşüncesine temayül göstermişlerdir.

İmam-ı Nevevî hazretleri de, ister bilinen sıfatları üzere, isterse bilinen vasıflarından başka bir surette görsün, sâlih rüyayı gören kimsenin her iki surette de Mahbûb-u Âlem Efendimiz’i hakikaten görmüş olacağını söyler. Kadi İyâz’a göre ise, Râsul-ü Ekrem’i bilinen sıfatlarından başka bir şekilde görenin rüyası te’vîle, tabire muhtaçtır.

Rüyaya Yansıyan Hüzün

Haddizatında, Habîb-i Edîb Efendimiz’i görmek ne şekil ve surette olursa olsun, alaküllihal bir müjdenin ifadesidir. Yaratılışın en anlamlı nüktesi Hazreti Fahr-i Âlem Efendimiz’in güzeller güzeli cemali, mübarek siyah saçları, siyah sakalı, endamlı bakışları, yüz çizgilerindeki tenasübü ve müstesna bir beşer güzelliği içindeki mahiyetiyle rüyada görülmesi ve bir insanın mir’at-ı ruhuna eşsiz kemal ve cemaliyle aksetmesi o rüyayı gören insan için büyük bir bahtiyarlıktır. Zira, selef-i salihîne göre, rüyada Peygamber Efendimiz’i görmek gamdan sonra feraha, bir sıkıntının akabindeki rahatlığa, nimetlerin artmasına, tevbenin kabulüne, hepsinden öte ahirette şefaate nâil olma ve Cennet’te O’nun gül cemalini açıktan açığa görme yoluna girmeye işarettir.

Nebîler Serveri’nin değişik şekillerde görülmesi ise, bir kısım manaları iş’ar eder. Şayet, Güzeller Güzeli, kendisine uygun ruh güzelliğinin dışa yansıdığı rüya esnasında o güzelliğin bazı yanları gitmiş olarak görülürse, bu durum, rüyayı gören insanın mir’at-ı ruhunda onu tamamiyle aksettirmeye mani bir kısım isin ve pasın bulunduğuna delalet eder. Mesela; bir kimse Allah Rasûlü’nü sakalsız görüyorsa, demek ki, o insanın mir’at-ı ruhunda Rasûl-i Kibriyâ Efendimiz’in sakalını görmesine mani bir kusur var ve bu kusur O’nun güzelliğini bütün olarak müşahede etmesine engel oluyor. Öyleyse, bu insan, Şânı Yüce Nebî’yi rüyasına misafir ettiği için sevinse ve kendisini bahtiyar saysa da, böyle bir eksiklikten dolayı ruh dünyasına çeki düzen vermesi gerektiğini de gözardı etmemelidir.

 

Şu kadar var ki, Ferîd-i Kevn ü Zaman Efendimiz’in şemâil-i hakikiyesiyle görülmemesi sadece vicdanın ve gönlün paslı olmasından değildir. Bazen rüyayı gören zatın veya onun temsil ettiği davanın, hareketin ya da milletin başına gelecek bir kısım musibetlerden ötürü Hüzün Peygamberi’nin mahzuniyet ve mükedderiyeti misal aleminden o şekilde temessül edebilir. Nitekim, Mahzun Nebi, rengi değişmiş, eski elbise giymiş veya bir azası eksilmiş görülürse, bu rüya o yerde dinin zayıflamasına ve bid’atların yaygınlaşmasına delalet eder. Belki, Rasûl-ü Ekrem’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) o rüyada gören kimse Hak katında çok makbul ve mahbub bir insandır, gönül dünyası açısından da kusursuzdur; fakat, Sultân-ı Rusül’ün, sevdiği o insanın nazarına temessülü herhangi bir hadiseye karşı iç âlemindeki durum itibariyle olur. Mesela, mühim işleri omuzunda taşıyan bir zata, İki Cihân Serveri Efendimiz, gözleri yaşlı ve sakalını tıraş etmiş olarak mahzun bir çehre ile zuhur edebilir. Bunun manası -Allahu a’lem- şudur: O zatın, dolayısıyla da davasının başına gelecek bir badireden ötürü, Hakikat-i Ahmediye (aleyhissalatü vesselam) müteessir olduğundan Şânı Yüce Nebî kendi şekl-i hakikisinin dışında görülmüş ve bir bakıma o işi teessürle karşıladığını ifade buyurmuştur.

 

Yine, bir şahıs rüyasında Fahr-i Kâinat Efendimiz’i çok hüzünlü görür; O’nun Uhud’da başından aşağıya kanlar akarken dahi devamlı tebessüm eden mübarek çehresi mahzun, saçı ve sakalı ise dağınıktır. Vâkıa bu saç ve sakal dağınıklığı, Aleyhi Ekmel’üt-Tehâyâ Efendimiz’in mahiyet-i hakikiyesiyle alâkalı değildir; bu hal, Hakikat-i Ahmediye (aleyhissalatü vesselam)’ın kendi cemaati içindeki bir kısım arızaları temsil keyfiyetiyledir ve ümmet-i Muhammed’e yönelmiş bir belanın gelmekte oluşundandır. Bizim halihazırdaki dağınık ve perişan veya ileride dağılacak ve perişan olacak yönümüze nazar etmesi itibariyle Hakikat-i Ahmediye (aleyhissalatü vesselam) hakiki şeklinin haricinde, saçı-sakalı dağınık bir vaziyette temessül etmiştir.

Aynı zamanda, Gönüllerimizin Gülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hüzünlü ve münkesir görüldüğü rüyalar inananları uyarmakta; onları gelmekte olan bir musibete karşı hemen Cenâb-ı Hakk’a iltica etmeye, belalara kalkan olması için sadaka vermeye ve her hayırlı vesileyi muhtemel felaketleri defedici bir paratoner olarak değerlendirmeye çağırmaktadır.

Ayrıca, ümmetinin her haliyle alâkadâr olan Şefkat Peygamberi bazen de müslümanlara ümit vermek, onların aşk ü şevklerini artırmak, gönüllerine inşirah salmak ve bütün heyecanlarıyla bir kere daha vazifelerine sarılmalarını sağlamak için rüyaları şereflendirir.

Evet, Cenâb-ı Hak, sâlih ve sâdık rüyalar vesilesiyle mü’minleri müjdeler, gönüllerini şevke gark eder ve onları muştularla sevindirir.

Allah (celle celâluhu) mübeşşirat ile sizi teşvik ve takdir ediyor olabilir. Bir başka misal; nasıl ana babalar çocuklarının istemediği veya zorla kabul ettikleri bir işi onlara yaptırmak istediklerinde şekerleme, çikolata vs. ile onları teşvik ederler; yani onlara avans vererek dediklerini yaptırırlar; aynen öyle de, küfrün bütün üniteleri ile hayata hâkim olduğu bir dönemde dine hizmet edenlere Cenâb-ı Hak, şekerleme nevinden mübeşşirat ile onları teşvik edebilir.

 

Böyle bir dönemde, yani sokakların çirkefliğinden dolayı çoklarının damarlarındaki kanın, şehevât-ı nefsaniye adına galeyâna geldiği bir dönemde inananların böyle teşvik almaları, rahmetin bir tezahürü olsa gerek.. işin doğrusu, aksi hâlde bu çetin yollarda uzun boylu yürümek çok zordur.

Fakat bütün bunlara rağmen, biz rüya insanı değiliz. Çün­kü çocuğa her zaman şekerleme verilmez.

Meselâ, bir arkadaşınız rüyasında görür ki; Gül-i Rânâ Efendimiz geliyor ve sizin kâkül-ü gülberlerinizden tutarak, alnınızdan öpüyor.. öpüyor ve “Ohh.. sizler Cennet kokuyorsunuz” diyor. Siz “Bu iltifat da neden ya Rasûlallah?” diyorsunuz; O da, “Tam gönlüme göre hizmet ediyorsunuz; adımı dört bir yana duyuruyorsunuz!” buyuruyor.

Bir başka arkadaşınız, âlem-i menâmda O’na mülâkî olunca, “Ya Rasûlallah, üç-beş kişi Senin adına bir yerde toplansa, oraya mutlaka Ashâb-ı Kirâm’dan birini gönderirmişsin, bu doğru mu?” diyor. Gönüllerin Efendisi, bu soruyu tebessümle karşılıyor ve şu cevabı veriyor: “Önceden öyleydi; ama şimdi zaman, âhirzaman. Kardeşlerimin daha çok himmete ihtiyacı var. Artık nerede üç-beş kişi benim adıma bir araya gelirse, onların yanına bizzat ben gidiyor ve ruhâniyetimle aralarında yer alıyorum.”

İşte, her durakta bir sürü hain düşüncenin rengârenk masallar ürettiği, masalların birer büyü gibi dinleyenleri uyuttuğu, bâtıla açık şuuraltlarının aldatan rüyalar gördüğü; küfre şahlık urbalarının, diyânete cadı elbiselerinin giydirildiği, ruhun gözlerine kezzap dökülüp vicdan mekanizmasına civa akıtıldığı, çevrede serpilip gelişen yeşilliklerin çehresine zift serpiştirildiği.. ve her şeyin olduğundan başka gösterilmeye çalışıldığı bir zaman diliminde Rahmeti Sonsuz, bu türlü mübeşşirât ile inananları takviye ediyor, aşk u şevke getiriyor ve gönüllerini ümit şualarıyla şenlendiriyor.. şenlendiriyor ve rüyaların diliyle adeta “Siz hizmetinize bakın; Ben Kimsesizler Kimsesiyim, sizin de kimsenizim, Siz kendinizi değiştirmedikten ve gaye-i hayalinizi terk etmedikten sonra düşmanlığa yenik ruhların hücumları size zarar veremeyecektir. Habîb-i Ekrem hep içinizde, yanınızda, yakınınızda bulunacak ve size müzâhir olacaktır!” diyor, ümitlere fer, dizlere derman ve kalblere inşirah veriyor.

 

Ne var ki, bu türlü rüyaları gören insanlar, ondaki iltifat ve takdirleri kendi üzerlerine almama hususunda âzamî hassasiyet göstermelidirler. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (aleyhi ekmelittehâyâ) sâdık rüya ve murakabelerde tenezzülen asrın garipleri arasında dolaşması, onların müesseselerini ziyaret etmesi ve bazı şahıslara hususi iltifatlarda bulunması iman hizmetinin kerametinden başka bir şey değildir; şahsî meziyet ve şahsî kemalât adına ortaya konan gayretlerle bu takdirlere mazhariyet düşünülemez ve düşünülmemelidir. Alnı öpülen, alkışlanan, takdir ve tebcil edilen şahs-ı manevîdir ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i gören kim olursa olsun, meseleyi bu açıdan değerlendirmelidir.

 

Diğer taraftan, bir insan, Hazreti Rûh-u Seyyid’il-Enâm’la temessülen görüşürken ondan bazı emirler ve haberler de almış olabilir. Bu görüşme esnasında Peygamber Efendimiz’den duyduğuna inandığı sözler eğer şer’î ölçülere muhâlif ise, -işin içinde Hazreti Sâdık u Masduk bulunduğu için bunu farz-ı muhâl çerçevesinde dahi olsa ürpererek söylüyorum- o insan kesinlikle şer’î ölçülere ters düşen o ifadeleri tatbik edemez ve Sultân-ı Enbiyâ ile görüşmesini kendisi için delil sayamaz. Andelîb-i Zîşân Efendimiz’in bir insana rüyasında bazı şeyler söylemesi mümkündür, ancak rüyadaki o sözlerin geçerliliği, Kitap ve Sünnet’te açıklanan, İslam alimlerince yorumlanıp yazılan kurallara uygun olmasına bağlıdır. Peygamber Efendimiz’in misalini bilhassa arz ediyorum ki, diğer büyük zatları görüp onlardan bazı emirler aldıklarını söyleyenler için de bir ölçü olsun. Demek ki, insan temessül etmiş şekilleriyle nebileri ya da velileri görse ve onların sözlerine muhatap olsa, yine hüküm değişmez; söylenenler şer’î ölçülere tatbik edilir ve davranışlar ona göre ayarlanır. Evet, rüyalar Kitap ve Sünnet gibi teşrîin gerçek kaynakları yanında hüccet ve delil sayılabilecek kriter ve kurallar değildir; asıl olan, Kitab’a ve Sünnet’e uymak, rüyaları da sübjektif birer işaret saymaktır.

Dahası, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu rüyasına misafir eden bir kimseye bir sır verilmiş demektir. Bu talihli insan, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) o mukaddes sırrını ulu orta fâş etmemelidir. Şayet, o rüyada iman kardeşlerinin, dost ve arkadaşlarının kuvve-i maneviyelerini takviyeye medar olabilecek bir durum varsa, işte o zaman duyduklarında inşiraha kavuşacaklarını ve aşk u şevke geleceklerini umduğu kimselere onu anlatmasında bir mahzur yoktur. Ne var ki, öyle hâlis bir niyetle sırrını paylaşırken bile nefsin gururuna bâdi olabilecek hususları gizlemek ve mümkünse rüyayı göreni meçhul bir sevgi kahramanı olarak zikretmek en doğru yol olsa gerektir. Zira, Hak kapısının sâdık bendelerine düşen, müşahedelerini anlatmaktan, rüyalarını ve yakazalarını başkalarına söylemekten kaçınmaktır; böyle bir sükûtta hem selâmet hem de ilâhî esrarı ketmetmedeki Hakk’a saygı vardır.

 

Merhum ALİ ULVİ KURUCU ağabey’in rüyalarından bir demet:  

”Rüyamda,bir yerden,evimize geliyorum.Evin önünde bir at var.At,sanki bildiğimiz at gibi değil de,Burak gibi sanki nurdan bir mahluk,parıl parıl yanıyor,bir heykel gibi güzel ve ahenkli…At kapıya bağlanmış.

İçeri girdim.Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz,sahabe-i kiram ile birlikte bize gelmişler.Validem onları davet etmiş.Bu davet üzerine,bize gelmişler.Yukarı katta imişler…

Evimizin içi nurla dolu.Tarife sığmaz,bu güne kadar mislini duymadığım bir rayiha,bir koku var.Gülde,gülşende,sünbülde,karanfilde,zambakta,leylakta ve bildiğimiz bütün çiçeklerde ve esanslarda bulunmayan,manevi,lahuti bir koku var.

Efendimiz,namaz kıldırıyorlarmış.Ben de uydum.Namazdan sonra ellerini öptüm.Gönlümden geçirdiğim suali sordum:

“Ya Rasulallah,geçenlerde ders esnasında Abdullah ibni Abbasın filan zata ettiği bu tavsiyeyi,acaba Peygamber-i Zi-şanımız duysaydı,amcazadesinin bu sözünü kabul mü ederlerdi,yoksa tashih mi buyururlardı diye tereddüdüm vardı.Bu tereddüdü şimdi size soruyorum ya Resulallah…”

Ben böyle deyince Peygamber Efendimiz tebessüm buyurdular;lisan-ı pâkinden,fem-i saadetlerinden şu cevabı aldım:

“El-hükm evvelen lil enbiya sümme lil evliya ve evliya ve Abdullah ibni Abbas minel evliya:Hüküm önce nebilere aittir,sonra velilere aittir ve Abdullah ibni Abbas da o velilerdendir.”buyurdular.”(3/46)

 

*”1942 yılında,Mısırlı yazar Sadik-ur Rafi’inin bir yazısını okumuştum.!Fil leheb ve la yahtarik:Ateşler içinde fakat yanmıyor.’diye,bir takım dindar gençleri anlatıyordu.

“Allahım,bu çocuklar,aristokrat ailelerin çocukları,üniversitede kızlarla birlikte okuyorlar…Fakat bunlar nasıl bu kadar temiz kalmışlar ki,yüzlerindeki nur kalbimi yaktı…”

Yazıyı okuyunca ağladım,abdest alıp iki rekat namaz kıldım ve ‘Allahım,Mustafa Sadik-ur Rafi’inin anlattığı böyle bir gençlik benim milletimde de yetişmeyecek mi?’diye dua ettim.”

O günler çok feyizli günlerdi.O günlerde bir rüya gördüm:

Peygamber Efendimiz,bir köşke ziyarete geleceklermiş.O köşke gittim.Bahçe içinde tek katlı bir köşk…Bahçe,köşkün duvarları,her taraf yeşil çimen…Gönül alıcı,fevkalade güzel,tatlı,tarifi zor bir yeşillik…Tavus tüyü gibi,ördek başı gibi,ömrümde görmediğim bir yeşillik…

Baktım.Osmanlı sarığı ve cübbesiyle,üç tane alim zat,nöbet bekliyorlar. Peygamber Efendimizi onlar karşılayacaklarmış.Bu üç zatın birisi Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi,birisi Zeynelabidin Efendi,ortalarındaki de dedem Hacı Veyis Efendi idi.

‘Peygamberi Zişan geliyor’dediler.

Efendimiz teşrif ettiler.Başlarında altın sarısı bir kumaş üzerine sarılmış nurdan bir sarık vardı.Bu sarıktan,simalarına ve simalarından siyah cübbeleri üzerine,adeta sağanak halinde nur akıyordu.

Kendilerini karşılayan üç alim,sırayla ellerini öptüler.Efendimiz köşke girdi…Ben dayanamadım,rüyamda bayıldım.”

 

*Peygamber Efendimizi görebildiğim üçüncü rüyamda ikinciyi gördüğüm günlerde,Medine-i Münevverede tecelli etmişti:

Rüyada,o sırada oturduğumuz eski evimize geldim.Validem beni karşılayarak;

“Oğlum,senin kütüphaneyi,Peygamberi zişan sallallahu aleyhi ve sellem teşrif ettiler.Fakat şimdi uyuyorlar.’dedi.

Sokak kapısından yavaşça girdim.Seyyidina Osman ibni Afvan radıyallahu anh nöbet bekliyordu…Odamda bir kanepe vardı.Kapıdan içeri baktım. Efendimiz, kanepenin üzerine uzanmış dinleniyorlardı.Seyrine daldım.Cemalini görüyorum, ağlıyorum.

O sırada hafif bir ses oldu.Efendimiz,hemen gülümseyerek kalktılar…Bunu gören bir anne kuş gibi çırpınıyordu.

‘Rahatsız mı oldunuz ya Resulallah,uyuyamadınız mı?’

Efendimiz gülümsediler.Mübarek yüzünde sanki mehtaplar doğuyor;dişlerinde inciler parıldıyordu.

“Hayır Osman,çok rahat etmişim;çok dinlenmişim.”buyurdular.

Bu iki rüyayı gördüğüm günlerde,Doktor Abdurrahim ile ‘Sahih-i Buhari’yi okuyorduk.Bu manevi hallere,Doktorun çok tesiri vardı.”(3/48-49)

*Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize dair gördüğüm dördüncü rüya da 1975 yılında Medine-i Münevverede tecelli etti:

Medine’de bir hurma bahçesine gidiyorumŞıh Abdulgafur Efendi,bahçede gezniyor.Yanına vardım,ellerini öptüm.’Neredeydin?’diye sordu.

“Efendim,Harem-i Şerifte idim.Biraz fazlaca kaldım.”dedim.

“Resulullah Efendimiz burada idiler…”

“Nerede Efendim?”diye sordum.

“Şu karyolanın üzerine uzanıp uyudular,sonra gittiler.”diyerek,hurma yapraklarından yapılmış bir karyolayı gösterdi ve:

“İşte şu yatakta uyudular.”dedi.

Bu,semavi açık renkte bir yataktı.üzerinde açık sema renginde mavi bir çarşaf seriliydi.Çarşafta bir nemlilik vardı.

“Efendim yatağa su mu döküldü?”diye sordum.

“Yok,yok,hava sıcak,Peygamber-i Zişan terlemişti.Onun teridir.”dedi.

Yıllardır”Resulullah Efendimizin teri gül gibi kokar.”diye okurduk…Yatağa yaklaştım.Şıh Abdulgafur Efendi:

“Kokla ya Ali Ulvi,kokla…”dedi.

Göz yaşları içinde yatağa kapandım.Aradan yirmi yıl geçti.Hala o koku ruhumu mesteder.

Hiç bir gülde,hiçbir karanfilde,hiçbir şebboyda,zambakta,bildiğim,gördüğüm herhangi bir çiçekte,ömrüme hakim olan o kokuyu,bir daha duyamadım.”(49-50)

*Şıh Abdulgafur Efendi şöyle buyurmuştu:

-Hatırına bir şey gelmesin;sır olarak söylüyorum.Ben Delhi’den ilk geldiğim günlerde,büyük bir feyz deryası içindeydim.Manen çok zengin idim.Vecd içinde,aşk içindeydim.Şıh Manzur,Şıh Abdullah Şah ve bazı kardeşlerimizle beraber Hazreti Osman rubatında hatm-i hace yapardık…Hatm-ı Hacede Peygamberi zişana salavatı çok getirirdik…Böyle yaptığımız zamanlarda Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin hücre-i saadetlerinden çıkıpta:”Udnu,udnu,udnu!:Yaklaşın,yaklaşın,yaklaşın!”buyurduklarını defalarca gördüm.”(49-50)

 

Merhum Mehmet Oruç Hocaefendi’nin Ölümsüz Ufuklara adlı eserinde, eski İzmir Müftülerinden merhum Hasan Akif Salı beyefendi’nin* naklettiği enteresan bir hadiseyle karşılaştım. Mehmet Oruç efendinin kaleminden aynen naklediyorum.

“İzmir’deyim. İzmir müftüsü Sayın Bay Akif Salı ile konuşuyordum. Bir aralık bana ihtida edenlere(İslam’ı seçenlere) ait defteri açtı ve gözleri yaşlı olduğu halde genç bir çocuğun resmini işaret ederek, “işte hakkıyla Müslüman olan genç” dedi ve ilave etti; “Bu genç Hıristiyan’dı. Ticaret mektebinde okuyordu. Bir gün bana müracaat ederek, rüyasında Hz. Muhammed‘i(Sallalahu aleyhi ve sellem) gördüğünü, kendisini Müslüman olmaya davet ettiğini söyledi ve din-i İslam’ı kabul etmeye geldiğini bana bildirdi. İcap eden muameleyi yaptık, İslam oldu.

Aradan epeyce bir müddet geçmişti. Bu genç yine bir gün geldi. Gözleri yaşararak; “Müftü efendi, dün gece yine Hz. Muhammed’i(aleyhissalatu vesselam) rüyamda gördüm. Bana “oğlum, seni artık yanıma alacağım” buyurdu” diyerek, elimi öpüp gitti ve ertesi gün ruhunu teslim etti.”

Dipnot(*) Hasan Akif Efendi, 1944-1959 seneleri arasında İzmir Müftülüğü vazifesinde bulunmuştur.

http://www.cevaplar.org/index.php?content_view=4908&ctgr_id=27

 Peygamber Efendimiz’i(sallallahu aleyhi ve sellem) rüyada görme duası var mıdır?   

Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamı rüyada hakiki şekliyle görebilmek için düzgün itikada sahip olmak, ibadetleri yapıp haramlardan kaçmak ve çok salavat-ı şerife getirmek lazımdır.

Felahu’s-Sail‘de İmam Cafer Sadık’tan (a.s) şöyle rivayet edilmiştir: “Kim Resul-i Ekrem’i (s.a.a) rüyada görmek isterse yatsı namazından sonra gusül abdesti alıp dört rekât (ikişer rekât hâlinde) namaz kılsın. Her rekâtta bir Fatiha ve bir Ayetel Kürsi okusun. Ardından bin kez salâvat getirsin. Temiz bir elbiseyle yatağa girsin ve sağ elini sağ yanağına koyarak yüz kez şu tespihi söylesin:

سُبْحانَ اللهِ وَ الْحَمْدُ لِلّهِ وَ لآ اِلهَ اِلاّ اللهُ وَ للهُ اَكْبَرُ وَ لا حَوْلَ وَ لا قُوَّةَ اِلاّ بِاللهِ الْعَلِىِّ الْعَظيمِ

Subhânallâh, velhamdu lillâh, ve lâ ilâhe illallâh, vallâhu ekber, ve lâ havle ve lâ quvvete illâ billâhil aliyyil azîm.

[Tenzih ederim Allah’ı, hamd ancak O’na mahsustur, Allah’tan başka ilah yoktur ve Allah (tanımlanabilir her yüce tanımdan) daha büyüktür. Güç ve kuvvet ancak izzet ve azamet sahibi Allah’tandır.]

Ve ardından yüz kez “mâ şâallâh” (Allah’ın istediği olur) desin ve kimseyle konuşmadan uyusun. Böyle yapan bir kimse Allah’ın izniyle rüyada Resul-i Ekrem’i (s.a.a) görecektir.”

Efendimiz’i rüyada görmek için tavsiye edilen bir başka usül;
Akşam yatmazdan evvel, normal namaz abdesti alınır ve iki rekât Allah için namaz kılınır. Namazda her rekâtta Fâtiha’dan sonra üçer yahut yedişer İhlâs (Kul huvallahu ahad) sûresi okunur. Böylece namaz bitirildikten sonra 101 kere:
“Estağfirullah el azim ve etûbu ileyh” istiğfarı; ve bunun akabinde 121 defa:
“Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âli seyyidina Muhammed kad dâkat hiyleti edrikniy ya Rasûlullah” salâvatı okunur.
Bundan sonra Allah’tan,rüyamızda Efendimiz’le görüşmeyi nasip etmesi dua edilir ve kiç kimse ile konuşmadan yatılır.Eğer bir defada çıkmazsa , üç defa yapılması dahi tavsiye edilmektedir…

Bir hikayecik:

Bir gün Rasulullah’ı rüyasında görmek isteye bir talebe hocasının yanına gelerek sorar
-hocam Peygamber efendimizi rüyamda görmek istiyorum fakat bir türlü olmuyor bana bir yol gösterirmisiniz? Der.
Hocasıda;
-akşam yatmadan önce yiyebildiğin kadar bol tuz ye .ve su içmeden yat .der
talebe birden şaşırır;
-ama hocam ne alakası var? Der.
Hocası;
-sen istediğine ulaşmak istiyorsan dediğimi yap der.
Talebe hocasının sözünü dinler yatmadan önce nekadar tuz bulduysa yer ve hiç su içmez.!
Sabah çocuk uyanır uyanmaz hocasının yanına gelir
hocası gülümseyerek;
-ulaşabildin mi istediğine? Der
talebe asık bir ifadeyle ;
-hayır hocam nerede… Bütün gece göller çeşmeler arayıp durdum .der
hocasıda gülerek ;
-işte Resulullahı görmekte böyledir ,tuzlu yedikten sonra suya olan hasretin sana nasıl bütün gece su arattırdıysa ,bunuda gerçekten istersen görmek nasip olacaktır.der

Rüya ve ilham ile amel etmek?
Rüya ve ilhamla amel etmeye gelince;
Rüyalar ve İlhamlar Rabbani ve Rahmani; Şeytani ve Nefsani olabilirler. Bu sebeple aralarını iyi belirlemek gerekir. İslam uleması bu konularda şu üç şartın yerine getirilmesi durumunda amel edilebileceğini, ama hiç kimseyi zorlamanın doğru olmadığını belirtirler.
1-Görülen rüya veya ilham, dinimizin emirlerinden birini kaldırıcı veya yasaklarından birini de helal edici cinsten, yani dine aykırı ve sünnete zıt olmayacak.
2-Rüya veya İlham güvenilir, herkesin itimat ettiği, Ebu Hanife, Şafii, İmamı Rabbani, İmamı Gazali gibi kişiler olmalıdır. Herkes o zatın yalan söylemeyeceği ve dinin esaslarını hakkıyla bilen ve yaşayan birisi olduğunu kabul etmelidir.
3-Rüya ve İlhamla elde edilen bilgiler dinin bir emri gibi kabul edilmemeli. Sadece tavsiye edilebilir. Rüyalar ve İlhamlar birer ikazdır, irşattır. Bağlayıcı ve zorlayıcı olamaz. Bu rüya ve İlhama uyanlar ayıplanmayacağı gibi, uymayanlar da ayıplanmaz.

Rüya, hadisin ifadesiyle ‘mübeşşirat’tandır. Yani o bir muştular kaynağıdır. Allah (cc) rüyalarla bize müjdeler verir. Buna, kendi adımıza ‘şekerleme kabilinden ihsanlar, lütuflar’ diyebiliriz. Elbette rüyanın da bir hakikati var. Ancak soruda, rüyadan ziyade, rüya ile amel edilip edilemeyeceği hususu sorulduğu için, biz de daha çok mes’elenin o yönüne temas etmek istiyoruz. Ayrıca, rüya ile beraber melekûta açılan diğer kapılara da yine bu çerçeve içinde işaret etmenin yararlı olacağına inanıyoruz.
İnsanın mükellefiyetlerini ifa edeceği saha ‘yakaza’ dediğimiz uyanıklık hâlinin devam ettiği zaman ve mekânla kayıtlıdır. Yani uyku ve baygınlık hâli gibi durumlar, mükellefiyet dışı bırakılmışlardır. Bu itibarla da, bunların, ne emredici ne de emir alıcı olarak hükümlere esas sayılabilecek yanları yoktur. Bu cümleden olarak bir insan, rüyasında kelime-i küfür söylese dinden çıkmaz ve baygınlık hâlinde, dinin bütün mükellefiyetlerinden muaf tutulur. Mes’eleye bu zaviyeden baktığımızda; ister müspet, ister menfî ma’nâda, rüyalarla gelen müjde veya ikazların objektif bir değer ifade ettikleri söylenemez. Bu yönüyle de onların bağlayıcı birer delil veya bürhan kabul edilmeleri mümkün değildir. Ancak, şer-i şerife muvafık ve mülayim olan mes’elelerde rüyaların o rüyayı görene özel bir mesaj ifade etmesi -tabiî Kitap ve Sünnet’le çatışmaması bir ön şarttır- söz konusu olabilir. Aksi haldeki rüyaların, hiçbir kıymet-i zâtiyeleri yoktur.
Diyelim ki, üzerine hac farz olan bir insan, bütün şartlar mevcut iken, sırf gördüğü bir rüyayı, hacca gitmemesi gerektiğine bir işaret şeklinde yorumlayarak, bu vecibeyi îfâdan vazgeçmesi kesinlikle doğru değildir ve onun gördüğü bu rüya, onun için asla şer’î bir mesnet ve menat sayılmaz. Çünkü haccın farziyeti Kitap ve Sünnet’le tespit edilmiştir.. ve durumu bu şartlara uygun herkes mutlaka hac farizasını yerine getirme mecburiyetindedir. Ayrıca bu konuda mazeret kabul edilebilecek hususlar da, yine Kur’ân ve Sünnet’in bir uzantısı sayılan fıkıh kitaplarında tespit edilmiştir. Bir insan bir değil yüz defa, bunun aksine rüya görse, yine fıkıh kitaplarında tespit edilen hükümler doğrultusunda amel etmek mecburiyetindedir.
Hele rüyaları başkalarını ilzam etmede kullanmak çok büyük bir hata ve açıkça dinin nasslarıyla savaş demektir. Bununla beraber, rüyaların mübah mes’elelerde, rüyayı görene münhasır kalmak şartıyla, yönlendirici bir fonksiyonunun olduğu da her zaman kabul edilebilir. Yine de bunun, Kur’ân ve Sünnet’te içtihat edilerek çıkarılmış bir hüküm ölçüsünde ağırlığının olduğu söylenemez. Ben şahsen rüyalarla amel hususunda söylediğim bu kanaate, melekût âlemiyle irtibata geçirici diğer yolları da katmak isterim. Meselâ; bir insan, temessülen Efendimiz’le görüşebilir. Farz-ı muhal, bu görüşme esnasında Efendimiz’den ona söylenenler eğer şer’î ölçülere muhâlif ise, -bunu farz-ı muhâl çerçevesinde dahi olsa ürpererek söylüyorum- o insan kesinlikle şer’î ölçülere ters düşen o ifadeleri tatbik edemez ve Efendimiz’le görüşmesini kendisi için delil ve hüccet sayamaz. Efendimiz misalini bilhassa arz ediyorum ki, diğerleri için de bir ölçü olabilsin. Yani insan temessül etmiş şekilleriyle nebileri de görse, velileri de görse hüküm değişmez. Söylenenler şer’î ölçülere tatbik edilir ve davranışlar ona göre ayarlanır. Diğer taraftan melekût âlemiyle irtibatını cinler vasıtasıyla da temin edenler vardır. Şunu kesin ve net bir dille ifade edeyim ki; bu yol, hiç mi hiç yol değildir. Zira, cinler insanlara kıyasla, istidât ve kabiliyet bakımından çok daha düşük varlıklardır. Bunların söylediklerinin her zaman yüzde doksan dokuzunun yalan olma ihtimali söz konusudur. Bu sebeple de onlara dayandırılarak alınacak kararlar da yüzde doksan dokuz nispetinde hep yanlış demektir.
Günümüzde medyumluk moda hâline gelmiş gibidir. Aslında medyumlar kendileri himmete muhtaç insanlardır. Onlardan fayda ummak, insanın kendi kendisini aldatmasından başka bir şey değildir. Cinler çeşitli şekil ve kılıkta görünebilme kabiliyetine sahiptirler. Bu sebeple de, bazı insanları kandırmaları her zaman söz konusudur. Nitekim bu yolla onlar, pek çok insanı kandırıp iğfal etmişlerdir. Hatta bazılarını o denli kandırmışlardır ki; bu zavallılar kendilerini mehdi, hatta peygamber zannetmişlerdir…
Bu konuya, velayet yolundaki vartaları da ilave etmek mümkündür. Ancak bu mes’ele ayrıca tahlil gerektirdiği için şimdilik sadece bu küçük işaret ile iktifa ediyoruz.
Bütün bunlar ve bunlara benzer gerekçelerden dolayı, sorunun cevabını şöyle özetlemek mümkündür:
Gerek rüyalar, gerekse başka yollarla melekût âlemine açılmalar neticesi elde edilen bilgiler veya yorumlanan müşahedeler, insanı ilzam edecek ve bağlayacak değerde hükümler değildirler. Hele şer’î ölçülerle çatışma durumu varsa, kesinlikle onlara itibar edilemez ve bir Müslüman için böyle bir tercih de asla söz konusu olmamalıdır.

Evet, Nebiler Serveri’ne tazimde bulunma, saygı gösterme başka bir mesele, O’nu hüccet ve delil olarak kabul etme, hayatı ve paygamberliği itibarıyla O’na uymak başka bir meseledir. Yoksa, gerek rüya ve yakazalar, gerekse cinleri, şeytanları kullanma yolu ile –hafizanallah– bazı ahvalde inananlar doğru yoldan sapabilir; sapabilir ve kazanma kuşağında kaybedebilirler. Meselâ, Gulam Ahmed, böyle bir handikapın içine düşmüş ve kaybetmiştir. O, Yogizmde ve Hinduizmde, ruha kendi gücünü kazandırma konusunda ileri seviyede biri olduğundan, Müslümanlığın üstünlüğünü bu yolla ortaya koyma yolunu tutmuş ve dilini gırtlağına sokup altı ay bir şey yemeden durmaya çalışmıştır. Güya o, bununla Brahmanlara, Budistlere karşı İslâm’ın üstünlüğünü ortaya koymaya çalışmıştır.. çalışmış ve böyle bir yola girmiştir.

Rica ederim İslâm’ı anlatmanın yolu bu mudur? Ve neticede Gulam Ahmed sırasıyla “Mehdiyim, imam-ı muntazarım, peygamberim!” demiş ve en son hulûl ve ittihada inanarak “Ben Allahım!” demiştir.

İşte, cinleri, şeytanları kullanma insanı doğru yoldan çıkartacak böyle bir inhiraftır. Evet, bu tür meseleleri yani rüyalarla amel etme, yakazalara güvenme, cinleri kullanma.. hep böyle çok masumane, Müslümanlık duygu ve düşünceleri içinde başlar.. başlar ama bir de bakarsınız ki şirazeden çıkmışsınız. Şimdi konuyu, çoklarının dilbeste olduğu bir misal ile biraz daha açayım:

Bize düşen şey, Kitab’a ve Sünnet’e uymaktır. Meselâ siz göklerde gezip dolaşsanız, zaman-üstülük içinde Efendimiz’le buluşsanız, Cenâb-ı Hakk’ın değişik şekilde tecellîleri ile baş başa kalsanız.. işte bütün bunlar, Sünnet’i yaşamanın yanında ceviz kabuğu kadar yer doldurmaz.

O hâlde saf Müslüman olarak kalalım, zeminde yürüyelim. “Rütbeli olmak değil, nefer olmak daha iyidir” diyelim ve insanlardan bir insan olalım. Hz. Ömer Efendimiz kendisine: “Sen Peygamberi memnun ettin, Ebû Bekir’i memnun ettin. Cennet’e gireceksin ve firdevsler senin otağın olacak!” diyenlere acı tebessümle bakar, “Şu dünyaya girdiğim gibi çıksam çok memnun olacağım!” der. Ben de, şahsen bunu bulsam çok memnun olurum.

Sizler tertemiz duygularla yaşar, kılı kırk yararcasına “Kitap ve Sünnet” derseniz, “Şeriat-ı Garrâ”nın elmas düsturlarını, ak yolun prensiplerini hayat düsturu yapar yaşarsanız, Allah da sizi boş bırakmaz, velilere lütfettiğini lütfeder.

Sizin bundan sonra din adına söylenen şeylerin dışında artık alacağınız fazla bir şey kalmamıştır. Gördüğünüz rüya ve yakazalar, şevkinize medar olabilecek şekilde sizi şahlandırıyorsa onunla iktifa etmelisiniz…

Meşhur rüyalar ve rüya örnekleri  

 Rüyayı görenin karakter özelliklerinin azaldığı veya kaybolduğu; kolektif şuurun tanıdığı genel kabule mazhar değerleri ortaya koyan bu rüyalara kolektif rüya denir. Psikiyatriye ilk defa Jung’un soktuğu kolektif rüya kavramı, toplumun ortak şuuraltının ifadesidir. Evet “fertler gibi, toplumlar da rüya görür. Bu rüyalar bir bakıma halin plânlanması, geleceğin tahayyülü ve ideallerin belirlenmesi için yapılan taslaklar gibidir. Bu özellikleriyle bu rüyalar, cemiyetin mevcut tavırlarını tefsir ve gelecekteki hareketlerini tahmin etmeye yardımcı olur.”Kolektif rüyalarda nesiller, bir rüyanın tılsımına takılmış ve onu gerçekleştirme uğruna, hayatları dahil, her şeyi ortaya koymuşlardır. Bu rüyanın gerçekleşmesi çok defa rüyayı gören(ler)in hayatıyla sınırlı kalmamış, koca bir tarih meydana getirmiş ve bir toplumun yaşama gâyesi olmuştur. Kolektif rüyaların en büyük faydası; cemiyeti bir gâyeye kilitlemesi ve bunu gerçekleştirmek için dinamik bir ruh hali sağlamasıdır. Bu sayede milletler, hem başıboşluktan kurtulmuş, hem de asil bir gâye uğruna mücadele etmiş olurlar. Evet, fertlerin rüyaları gibi milletlerin de rüyaları vardır. Bu rüyaların kahramanı bütün bir millet, malzemesi cihan coğrafyası, görülme yeri cemiyetin kolektif şuuraltı, tâbiri de koca bir tarihtir.

Misaller;

1-Fethullah Gülen Hocaefendi anlatıyor :
Tabiri çıkmış bir rüyayı da asrın büyük Çilekeş’inden nakledelim. Şöyle diyor:
“Eski Harb-i Umumiden evvel ve evailinde bir vaka-i sâdıkada görüyorum ki, Ararat Da ı denilen meşhur Ağrı Dağ ı’nın altındayım. Birden o da , müthiş infılak etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: “Ana korkma!” Cenab-ı Hakk’ın emridir; O Rahîm’dir ve Hakîm’dir.” Birden o halette iken, baktım ki mühim bir zat, bana âmirane diyor ki: “İ’caz-ı Kur’an’ı beyan et.” Uyandım, anladım ki bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılabdan sonra, Kur’an etrafındaki surlar kırılacak. Do rudan do ruya Kur’an, kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’an’a hücum edilecek; İ’cazı, O’nun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’cazın bir nevini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet oldu umu anladım.” (Tarihçe-i Hayat)
Rüyalar bütünüyle objektif sayılmayabilir. Ancak rüya gören şahsa göre onun ifade ettiği mananın değişmesi herkesçe kabul edilen bir husustur. Bediüzzaman gibi İslam aleminin mukadderatıyla yakından alakalı ve adeta onunla bütünleşmiş bir insanın gördüğü rüya, bir başkası tarafından da aynen görülse elbette aynı manayı ifade etmeyecektir.
Ancak burada objektif olan bir yön vardır. O da, herkesin rüya vasıtasıyla, misal alemiyle irtibat kurması gerçe idir. Evet herkes bir cihetle misal alemiyle irtibat kurar, bu sayede berzah alemine girer ve her şeyin şu şehadet alemindeki ecsamdan, eşbahtan ibaret olmadığına muttali olur. O alemde de bir kısım acılar duyulmakta ve bir kısım lezzetler tadılmaktadır. Gönül yüce alemlere iştiyak içindedir. İnsan ruhu ve insan kalbi, süfli şeylere karşı, fıtratı icabı tiksinti duymaktadır. Bunu da insan, berzâhî tablolarda daha iyi anlamaktadır.
Bazı rüyalar beşarettir ve bu yolla bir kısım gaybî gerçeklere muttali olunabilir. Yeter ki bu rüyalar, naslara, muhkemata zıd ve muhalif olmasınlar. Evet, dinî kriterlere ters düşmeyen rüyalar, başkasını bağlayıcı olmasa bile gören şahıs için yol gösterici birer rehber sayılabilirler.

Bediüzzaman’ın I. Cihan Harbi yıllarında görmüş olduğu rüya ve o rüyada duymuş olduğu “İcaz-ı Kur’ân’ı beyan et!” şeklindeki sözler hayatının gâyesi olmuştur. Aynı zamanda bu rüyada, günümüz Müslümanına gösterilen bir ufuk vardır: Kur’an’ı anlama ve anlatma ufku… Hayatını bu davaya adayan “altın bir nesil” coğrafyalara, zor şartlara ve her türlü olumsuzluklara takılmadan ufuktan ufuğa koşmaktadır.

2- Osman Gazinin, Edebalı’nın evinde misafirken gördüğü rüya:”Osman Gazi, hane sahibinin yanında yatmaktadır. Edebalı’nın göğsünden bir hilâl çıkar, bu hilâl büyüyerek dolunay halini alır ve Osman Gazinin göğsüne girer. Daha sonra aralarından bir ağaç çıkar, gittikçe büyür, yeşilliği ve güzelliğiyle ziyadeleşir. Bu ağacın gölgesi üç kıta ufuklarını denizleri ve karalarıyla kuşatır. Kafkas, Atlas, Toros ve Emos dağları, bu yapraklar denizinin dört rüknü(direği) gibi görünür. Ağacın kökünden Dicle, Fırat, Nil ve Tuna çıkar. Ovalar ekinlerle dolu, dağlar ormanlarla dalga dalga kaplıdır. Dağlardan çıkan sular, gül ve servi bahçelerinin içinden şırıl şırıl akar. Ovalarda; kubbeler, ehramlar, dikili taşlar, sütunlar, latif kulelerle müzeyyen şehirler görünür. Ağacın dalları altındaki bu muhteşem manzara büyümeye devam ederken aniden şiddetli bir rüzgâr çıkar. Ağacın yaprakları bütün şehirlerin üzerine -özellikle değerli bir yüzük hükmündeki İstanbul’a- doğru yayılır. Osman Gazi yüzüğü parmağına geçirmek üzereyken uyanır.” (Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi)

Rüyalarda yapılan buluşlar  

Rüyalar; tarih boyunca, bazı akımların başlatıcısı, birçok
mucidin ilham kaynağı olduğu gibi, problemlerin çözümünde de yol gösterici olmuştur. Bazı rüyalar vardır ki, bunlar asırlar boyu sürecek bir serüvenin ufkunu işaretler.

Modern Atom Teorisi Nasıl Keşfedildi :
Niels Bohr adlı bir yüksek okul öğrencisi genç, şöyle bir rüya görür :
“Kendisi, güneşin kızgın gazlarla dolu merkezinde duruyor ve gezegenler, ince ipliklerle bağlı oldukları güneşin etrafında dönüyorlardı. Her gezegen Bohr’un yakınından geçerken bir de düdük çalıyordu. Sonra yanan gazlar soğuyup katılaştı, güneş ve gezegenler uzaklaşıp gitti ve Bohr uyandı. Bu rüya, güneş sistemi ile atom yapısı arasında bir benzerlik olduğunu gösteriyordu. Böylece, atomun ilk modern tablosu ortaya çıktı. Ortada bir çekirdek (nucleus) ile bunun etrafında dönen elektronlar… Yani modern atom teorisi, bir rüya ile başlamış oluyordu.”

Rüya Bir Başka İlim Adamının Yardımına Koşuyor :
19. Asrın ortalarında ilim adamlarını hayrete düşüren bir olayın hikayesi bilim tarihinin sayfalarında yerini aldı. Kimya ilminde büyük bir adımın atılmasına yol açan olay, Alman kimyacısı Friedrich August Kekule’nin rüyasıydı.

1850 yıllarında İngiltere’nin sisi eksik olmayan şehri Londra’da çalışmalarını sürdüren Kekule, yorgun argın laboratuarından oteline dönerken otobüste uyuyakaldı. Ve biraz sonra da rüya görmeye başladı. Rüyasında atomlar zıplayıp oynayarak karşısında dans ediyorlar, bazıları da elele verip zincir şeklinde bir halka meydana getiriyorlardı.

Arabanın fren yapmasıyla Kekule uyandı. Fakat rüyası ona çok şeyler öğretmişti. Gördüklerini formül haline getirip defterine kaydetti. Rüyadan yaralanarak ortaya attığı teori ile meşhur oldu ve kimya ilminde de büyük bir hamlenin öncülüğünü yaptı.

Aradan 15 sene geçti. Bir kış günü Kekule, çalışma odasının şöminesinde yanan odunların çıtırtısını dinlerken uyuyakaldı ve yine rüya görmeye başladı. Yine rüyasında atomların hoplayıp zıplayarak dans etmekte olduğunu ve onları birbirine kenetleyen zincirlerin de birer yılana benzediğini gördü. Sonra yılanlardan biri aniden dönerek kendi kuyruğunu ısırdı. Bu esnada da Kekule uyanıverdi.

Böylece karbon atomlarının zincirler şeklinde halkalar meydana getirebileceğini rüya sayesinde fark edebilmişti. Bunun sonucu olarak iç yapısı çözümlenemeyen benzinin yapısı anlaşıldı.

Dante ve İlahi Komedya :
Dante’nin oğlu J. Alighieri, babasının meşhur “İlahi Komedya” adlı eserinin parçalarını toplarken 13 şarkısını bulamıyor. Bütün aramalar boşa çıkıyor. Bir gece rüyasında babasını beyazlar giymiş bir vaziyette görüyor. Dante’nin başında bir ışık, oğlunu hayatında iken oturduğu kendi odasına götürüyor. Eski zaman evlerinin karmakarışık dolapları ile arada kaybolmuş duran, hiç de dolap hissi vermeyen gizli bir yerde bu şarkıların durduğunu gösteriyor. Ertesi gün, rüyasında gördüğü yeri arayıp bulan Alighieri, kayıp olan 13 şarkıyı orada bulur.

Bir Operanın Bestelenişi :
Richard Wagner “Tristan ve İsolde” adlı operasının çok beğenilmesi, olağanüstü bulunması ve kendisine yapılan iltifatlar karşısında samimi bir arkadaşına şu itirafta bulunur :

“- Kıymetli dostum. Bu opera benim dehamın eseri değildir. Rüyamda gördüğüm ve işittiğim sesleri uyanır uyanmaz nota ile tespit ettim. Beğendiğiniz bu müzik, rüyalarımın sesidir. Benim zavallı kafam, böyle bir harikayı asla isteyerek ve düşünerek bulamazdı.”

Yine Wagner, meşhur “Rhinegold” operasını tamamlamış fakat bir bölümünü zihninde tasarladığı gibi besteleyemediğinden rahatsız oluyordu. Nihayet bir gece uykuya dalmak üzere ilen gördüğü rüyadan faydalanarak eserini istediği şekilde tamamlamayı sonunda başardı.

Şeytan Sonatı :

Modern keman yayının mucidi G. Tartini, rüyasında Şeytan’a esir olduğunu görmüştü. Gene bu rüyada Tartini şeytan ile alay etmek üzere, ona bir keman vermişti. Fakat ne görse beğenirsiniz : Şeytan en derin hayallerin bile meydana getiremeyeceği kadar güzel bir sonat çalıyordu. Tartini uyanınca bu müzikten hatırladığı kadarını yazarak, “Şeytan Sonatı’ nı meydana getirdi. Tartini bu rüya hikayesini 1766’da astronom Joseph Lalande’a anlatmıştı.

Beethoven, Mozart, Schumann ve Saint-Saens gibi ünlü kompozitörler, bestelerinin bir kısmını rüyalarında görerek notaya almışlardır.

İcat edici rüya görenler, rüyada gördükleri şeyleri ya doğrudan doğruya kullanmakta veya onlara sembolik bir anlam vermektedirler.

Şairin Rüyası :

Şair Coleridge, Kubilay Han’la ilgili bir kitabı okumakta iken uykuya dalmıştı. Üç saat kadar iskemlesinde öylece uyudu ve bu sırada rüyasında 200-300 satırlık bir şiir yazdığını gördü. Bu rüyada, şiirle ilgili hayaller maddeleşmiş olarak belirmişti. Coloridge uyanır uyanmaz rüyadan hatırladığı satırları yazmaya başladı. Bu sırada bir ziyaretçi geldi., bu nedenle çalışmalarına bir saat ara vermek zorunda kaldı. Sonra rüyanın kalan kısmını yazmak istedi, fakat o satırları unutup gitmişti. İşte Kubilay şiiri böyle meydana geldi.

Korkulu Rüyanın Hayırlı Neticesi :

Mühendis Elias Howe, uzun çalışmalar sonunda dikiş makinesi yapmayı başardı.

İlk yaptığı iğnelerde delik, iğnenin ortasında idi. Fakat, iğne üzerindeki deliğin uygun yere açılmayışı istenilen sonucu vermiyor, ve bunun sonucu olarak dikiş dikmek de mümkün olmuyordu. Howe, gece gündüz beynini buna yoruyor ama bir çıkış yolu bulamıyordu.

Bir gece rüyasında vahşi bir kabilenin eline esir düştüğünü gördü. Kabile reisinin önünde iğnesiz bir dikiş makinesi duruyordu.

-Elias Howe ! diye kükredi kabile reisi. Sana bu makineyi derhal tamamlamanı emrediyorum, aksi halde öleceksin!..

Zavallı Elias’ın dizlerinin bağı çözüldü, elleri titremeye başladı ve yüzünden soğuk bir ter boşandı. Düşünüyor, taşınıyor, makinenin bu parçasındaki eksikliği bir türlü gideremiyordu. Öyle gerçek gibi görünen bir rüyaydı ki, uykusunda avazı çıktığı kadar bağırdı. Esmer tenli cengaverler, onu ölüm meydanına doğru götürmeye başladılar.

İnsan boyunu aşan, yere çakılı kalın gövdeli bir kazığa sıkıca bağlanan Howe her şeyin bittiğini anladı. Kendisinin bile anlayamadığı bir takım dualar mırıldanmaya başladı.

Sonra reisin gök gürültüsünü andıran bir sesle “öldürün” dediğini duydu.

Yerli muhafızın mızrakları gövdesine saplanmak üzere havaya kalktığında,birden bir şey fark etti. Mızrakların ucunda bulunan göz şeklindeki delikler, düşünüp de bir türlü keşfine eremediği dikiş iğnesinin ta kendisiydi. Mızraklar tam göğsüne saplanırken uyandı.

Hemen laboratuarına koşan Howe, böylece rüyası sayesinde dikiş iğnesini de bulmuş ve makinesini çalıştırmıştı.

Rüya tabirlerinde dikkat edilecek hususlar

Kur’an’da rüya hakkında en belirgin bilgiler Hz. Yusuf (as)’un gördüğü ve tabir ettiği rüyalardır. Hz. Yusuf, tabircilerin piri olarak kabul edilmiştir.

İnsanoğlu telkîne açık bir varlık olduğundan, ona dâima iyi güzel şeyler telkîn edilmesi istenmiş, güzel rüyâlarını anlatılması ve bunların güzelce yorumlanması beklenmiştir. Kötü ve istenmeyen rüyâların ise anlatılmaması öğütlenmiştir. Nitekim Ebû Saîd el-Hudrî’den gelen bir hadiste buyrulur: “Biriniz hoşa giden bir rüyâ gördüğü zaman bilsin ki o Allah’tandır. Allah’a hamd etsin ve rüyâsını söylesin. Hoşa gitmeyen bir rüyâ görürse o şeytandandır ve şeytanın şerrinden Allah’a sığınarak “eûzü” çeksin, gördüğünden kimseye bahsetmesin, kendisine bir zararı olmaz.”[ Buhârî, Ta’bîr, 3, 46]

Bu mevzunun meşhurlarından El-Tiflisî bakın tabir ettirmenin adabını nasıl anlatıyor:Rüya gören kimse gördüğü rüyayı tabirciye sormak için yanına gittiğinde önce selam verip oturmalı, Allah’ı yâd ettikten sonra Peygamber’e (s.a.a) ve O’nun tertemiz soyuna (a.s) salâvat getirmeli, Allah’tan yardım dilemeli, daha sonra besmele getirip gördüğü rüyayı hiçbir azaltma ve çoğaltma yapmadan doğru bir şekilde tabirciye anlatmalıdır. Nitekim Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “Doğru konuşanların rüyaları daha doğrudur.”

Genel telakkîye göre rüyâlar yorumlandıkları biçimde tecellî eder. Nitekim rivâyete göre Yavuz Sultan Selîm, Mısır seferine giderken Şam’a uğrar ve orada İbn Arabî’nin kabrini ortaya çıkartıp yaptırdığı gibi hayatta olan kibâr-ı ehlullah ile görüşür. Bunlardan biri Nakşî meşâyıhından olan Muhammed Bedahşî’dir.

Mısır’ın fethi tamamlandığı sırada Sultan bir rüyâ görür ve rüyâsında: “Muhammed Bedahşî sefer kıyâfetiyle gelip kendisine arz-ı vedâ eder.” Sultan rüyâyı musâhibi Hasan Can’a anlatır. Hasan Can da rüyâyı: “Muhammed Bedahşî’nin âhiret âlemine intikâl ettiği” şeklinde yorumlar. Sultan der ki: “Hasan Can, bilmez misin ki rüyâlar nasıl yorumlanırsa öyle çıkar? Yazın bu târihi! Eğer Şeyh bu târihten sonra ölmüşse boynun gitti bil, önce ölmüşse ne âlâ!” Aradan birkaç gün geçtikten sonra Şam vâlisinden bir elçi gelir, bazı hediyeler ve mektup getirir. Mektupta şehrin ahvâli ve şeyhin vefâtı haberleri  yer almaktadır. Mektuptan şeyhin vefât ettiği gecenin rüyânın görüldüğü gece olduğu anlaşılır. Bunun üzerine Sultan, Hasan Can’a bir kese altın verir. Hasan Can keseyi alırken: “Bu, rüyâyı doğru tabir edişimizin karşılığı. Cesâretimize; huzûrunuzda rüyâ yorumuna cür’etimize bir ikrâmınız yok mu?” deyince Sultan güler ve başka atıyyeler verir.[ Hoca Sa’deddin, Tâcü’t-tevârih]

Tasavvufta bazı tarîkatlarda mürîdin rüyâlarını, şeyhine başvurmadan yorumlamaması tavsiye edilir. Çünkü şeyhin bilgi ve tecrübesi daha geniş, Allah’a olan kapısı daha büyük ve açıktır. Mürîdde tecellî eden rüyâ rahmânî ise şeyh buna rızâ gösterir ve gereğinin yapılmasına izin verir. Değilse şüphelerini izâle eder. Bununla birlikte bazı tarîkatlerde rüyâ esbâb-ı ilimden olmadığı gerekçesiyle “rüyâyı bırak, rü’yete bak” ifâdeleriyle bu işe pek itibar etmezler.

Aynı rüya farklı zaman ve yerlerde görülürse, bunun yorumu da farklı olur. Bazen aynı rüyayı değişik insanlarda görebilir, ancak her insanın ruhu ve manevi dünyayı anlayışı, yaşamı farklıdır. Bundan dolayı da yorumu özünden bir şey kaybetmese bile yorumu ve yansıması farklı olur. Zaman zaman başkaları ile ilgili rüyalar da görebiliriz; bizi hiç ilgilendirmeyen bir rüya, bir başka bir başka yakınımızı ilgilendirebilir.

Rüyaları yorumlarken tarafsız olmak, duygulara kapılmamak, karamsarlaşmamak gerekir. Bu arada rüyada sadece bir şekil veya olayı değil, her şeyi birlikte yorumlamalıdır. Rüyadaki renkler de büyük önem taşır.

Bazı rüyalar açık değildir şekillere bürünmüş gizlenmiştir. Bu rüyanın şuur altından geçerken aldığı fotoğraflardan meydana gelen karışık bir şekildir. Rüya yorumu bu karışık şekillerin analizi anlamını taşımaktadır.

Rüyada görülen bazı insanlar tanıdıksa, adlarına da dikkat edilmelidir. Bu adların anlamları da yaklaşan bir durumu haber verebilir.

Örneğin derdi, sıkıntısı olan biri rüyasında adı Necati olan birini görürse sevinmelidir. Çünkü Necati “kurtuluş” anlamına gelmektedir. Bu durumda rüyayı gören dertten, sıkıntıdan kurtulacaktır.Rüyalar tarafsızca yorumlanmalı ve ayrıntılar da değerlendirilmelidir.

Mehdi b. Mensur’un rüyası 

Mehdi b. Mensur bir gece rüyasında yüzünün karardığını gördü. Uyandığında çevresindeki tabircileri toplayıp bu rüyanın ne anlama geldiğini sordu. Tabirciler, bunun anlamını bilemeyince içlerinden biri, “İbrahim b. Abdullah Kirmanî rüya tabirleri alanında hepimizden daha bilgedir; bir de ona sorunuz” dedi. Mehdi b. Mensur’un emriyle İbrahim çağrıldı. Mehdi, gördüğü rüyayı ona da anlattı. İbrahim “Senin bir kızın olacak” dedi. Oradaki herkes bu çabuk cevaba şaşırmıştı. Hemen, “Dayanağın nedir?” diye sordular. İbrahim, çünkü yüce Allah şöyle buyurur, dedi: “Onların birine kızı olduğu müjdelenirse oldukça kızar, yüzü simsiyah olur.”

O gün Mehdi’nin bir kızı oldu. Bunun üzerine İbrahim’e on bin dirhem ikramda bulundu. Bin dirhem de daha sonra ikram etti.

Abraham Lincoln’ün rüyası

Amerika’nın 16’ncı Başkanı Lincoln, 16 Nisan 1865 yılında korkunç bir rüya gördü. Rüyasında, Beyaz Saray’ın çalışanları panik içerisinde sağa sola koşturarak başkanın öldüğünü haber veriyorlardı. Lincoln rüyadan çok etkilenmişti, ter içinde uyandı. Birkaç saat uyuyamadı.

Sabah olduğunda, bu rüyayı eşine ve doktoruna anlattı. O gün gerçekleştirilen kabine toplantısında bile rüyasından bahsetti. Lincoln’ün gün içerisinde azalmadan devam eden kaygılı halini, çevresindekiler bu tür rüyaların kişinin ömrünü uzatan rüyalar olduğu açıklamasıyla gidermeye çalıştılar. Açıklamalar boşunaydı. Aynı günün akşamı korkulan olacaktı.

Lincoln, eşi ve iki arkadaşı, 4 yıllık mücadeleden sonra Kuzey’in zafer kazanması ve iç savaşın sona ermesini kutlamak amacıyla Ford Tiyatrosu’nda “Amerikan Kuzenimiz” adlı oyunu izlemeye gittiler. Oyunun üçüncü perdesinde, Lincoln ve beraberindekilerin bulunduğu tiyatronun Başkanlık Locası’nın kapısı yavaşça aralandı ve sahneden gelen ışıkla elinde parlayan şeyin silah olduğu belli olan genç bir adam, içerideki kimse hareket etmeye fırsat bulamadan, silahtaki kurşunları başkanın başına boşaltmaya başladı. Başkan koltuğa yığılıp kalmıştı. Ölümünü haber veren rüyanın üzerinden daha 24 saat geçmeden, Lincoln’ün rüyası gerçek olmuştu.

 

    Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Bu HTML etiket ve tanımlayıcılarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>